Zühdî Yaşayışı

        Allah'ın Resûlü'nün gayet sâde bir hayâtları vardı. Bulduğunu yer, bulduğunu giyer ve yer üstüne oturmaktan çekinmezlerdi. Vefatları ânında İslâm devletinin sınırları Aden'den Suriye'ye kadar genişlediği halde O'nun elbisesinde iki tane yama vardı.
        Bir kere da'vet için Peygamberimiz Hz. Ali'nin evine geldiğinde Hz. Fatma'nın duvarları örtülerle süslediğini görmüş ve yemek yemeden geri dönmuştu. Hz. Ali niçin döndüklerini sorunca, O da:
        - Süslü yere girmek bize yakışmaz! buyurmuşlardı.
        Yine bir sefer dönüşü Hz. Âişe -radıyallahu anha- nin, tavanı örtülerle süslediğini görünce bunları çıkartmıştı.
        Yine bir defa kendilerine ipekten bir elbise hediye edilmiş, Resûl-i ek-rem -sallallahu aleyhi ve sellem- onu sırtına alarak namaz kılmış, fakat namazdan sonra:
        - Takva sahibi olanlar böyle şey kullanmamalıdır diyerek çıkarmıştı.
        İbn Mes'ud -radıyallahu anh- der ki, "Bir gün Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- 'in odasına girdim. Hasır üzerinde uyumuş, hasır da mübarek vücudlarına iz yapmıştı.
        - Yâ Resûlallah! Hasırla aranıza sizi koruyacak bir örtü edinsek, dedim. Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- :
        - Dünyâ ile o kadar ilgim yok. Onunla ben, bir ağaçla, altında bir miktar dinlendikten sonra orayı terkedip giden bir yolcu gibiyiz buyurdular.
        Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- 'in mektebi zühd ve kanaat medresesidir ki günde bir dirhemle idare eden, Allah'ı ve O'nun kullarını en fazla memnun ederek vilâyet ve memleket idare eden büyük idareci valîler ve velîler yetiştirmiştir.
        İbn Hişâm'ın, Zeyd b. Eşlem -radıyallahu anh- 'den rivayetine göre; Allah'ın Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem-, Üseyd oğlu Hattâb -radıyallahu anh- 'ı Mekke'ye vâli ta'yîn etmiş ve maaş olarak da günde bir dirhem takdîr buyurmuştu.
        Yeni (vâli) halka bir hutbe irâd ederek dedi ki:
        - Ey insanlar! Allah (c.c.) bir kimsenin bir ihtiyâcını giderdi. Resûlullah bana günde bir dirhem veriyor. Benim, kimsenin atiyyesine ihtiyâcım yoktur."
        Bu hitabe bize, asgarî geçimini bir dirhemle te'mîn eden ve bununla yetinerek hayâtını daha ulvî bir da'vaya bağlamak isteyen yüksek inşânı gösteriyor.
        Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-, bir gün mescidden çıkmış, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer -radıyallahu anhüma-ya rastlamış ve kendilerine niçin dışarı çıktıklarını sormuşlardı. Onlar da "açlıktan" dediler. Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
        - Ben de öyle buyurdular.
        Üçü birden Ebû Heysem -radıyallahu anh- 'in evine gittiler. Ebû Heysem -radıyallahu anh- derhâl bir bıçak istedi ve bir koyun boğazladı. Hurma ağacında asılı olarak muhafaza ettiği tatlı sudan da getirdi. Sofra'ya oturdular, yediler ve o sudan içtiler.
        Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- :
        - Bu günün de taamından sorguya çekileceksiniz." buyurdular.
        Çok sevdikleri kerîmeleri Hz. Fâtıma-radıyallahuanha-da fakir yaşamakta, eliyle un değirmeninden un, kuyudan su çekmekte idi. Hattâ bu yüzden ellerinin yaralandığı olurdu. Bir gün babası Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'tan esîrler içinden kendisine yardımcı istedi. Fakat Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- kabul etmedi ve Hz. Ali -radıyallahu anh- e:
        - "Ehl-i suffe böyle fakir yaşarken siz buna nasıl talip olabilirsiniz?" buyurdu.Utbe oğlu Avn: "Zenginlerle konuşur arkadaşlık ederdim. Benimkinden iyi elbisesi veya biniti olanlara gönlüm meylederdi. Bu yüzden benden kederli kimse yoktu. Nihayet Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- 'ın, "Sizlerden biri, yaratılış ve malca kendisinden üstün bir kimse görünce, bir de kendisinden aşağısına baksın. Bu Allah'ın üzerindeki ni'metlerini küçümse-memeniz için gereklidir." buyurduklarını duyunca fakirlerle dostluk etmeğe başladım ve ferahladım." demiştir.
        Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-, dünyâ ni'metlerine heves-kâr değildi ve
        - İnsanoğlunun bu dünyâ'da muhtaç olduğu şeyler; ikâmet edeceği bir ev, giyeceği bir elbise, kendini besleyecek yemek ve sudur." buyururlardı.
        Yine Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâb'ına göre zenginlik ile fakirliğin ölçüsü şu Hadis-i Şerifti:
        - "Kim mâl ve canından emin, bedeni sıhhatli ve bir günlük yiyeceğe sâhib olursa sanki bütün dünyâ onun olmuş gibidir."
işte bu Allah Resûlü'nün, insanlığa ve ashâb'ına öğrettiği zühd ve kanâattir.
        Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-, zenginlik ve servetten korktuğu kadar fakirlikten korkmaz, lüzumsuz para biriktirmekten hiç hoşlanmazlardı. Kendileri: "Borç ödemek maksadından gayri evinde iki altının yanına üçüncüyü ilâve etmediklerini..." anlatırdı.
        Ebû Ümmâret'ül-Ensârî -radıyallahu anh- anlatıyor: "Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- 'in yanında dünyâdan bahsedildi. Buyurdular ki:
        - Duymuyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Bezâze (giyim ve zinette i'tidâl) îmândandır, sade giyim îmândandır."
        Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- yemesinde de zühd ve kanâat ehli idi. Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: "İnsanoğluna belini doğrultacak bir kaç lokmacık yeter!" buyurmuşlardır.
        Hizmetçileri Enes -radıyallahu anh- diyor ki, "Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- 'e yufka, has ekmek pişirildiğini ve Onun mükellef masa üzerinde yemek yediğini hiç bilmem."
        Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- 'in zühd anlayışı şu idi:
        - Dünyâda zühd, helâli haram kılmak ve malı zayi' etmek değildir. Fakat Zühd, Allah (c.c.)'in elinde olana, kendi elinde olandan fazla güvenmek, mâlca bir musibete uğradığında, giden mâldan ziyâde musibetin sevabına gönül vermektir.
        Kurduğu devlet, dünyanın en kudretli devleti haline geldiği ve kendisi bu devletin zahiren ve bâtınen başkanı bulunduğu halde yine yaşayışında hiçbir değişiklik olmamış, yine dünyaya iltifat etmemişti. Yerde oturur, çoğu zaman altına minder dahi koymazdı. Zenginlikten çok fakir olarak yaşamayı sever, sabaha kadar açlıktan beli bükülse yine ertesi gün oruç tutmaktan vaz geçmezdi. "Benim için dostlarım "ülü'l-azm" peygamberlere kavuşmaktan, onların sabrettiklerini sabretmekten daha şerefli birşey yoktur." buyururdu. Fakir ve zâhidâne yaşayışı bulamadığından veya olmadığından değil dünyaya değer vermediğindendi.


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz