Yüksek Ahlâkı

        Rasûl-i Ekrem Efendimizin üstün ahlâkı da yaradılışı gibiydi, ilk vahy geldikten sonra, "Hirâ-Nûr" dağından Hazreti Hadicenin yanına döndüğü zaman, ilk zevcesi Hadice, kendisini teselli ederken:
        - "Allaha yemin ederim ki, hiç bir vakit, Allah, seni utandırmaz. Çünkü sen, akrabana bakarsın. Borçluların borçlarını verirsin. Fakirlere yardım edersin. Misafirleri ağırlarsın. Doğruları desteklersin. Muhtaçların ihtiyacını hafifletirsin!" demiş, Peygamberimizin ahlâkını özetlemişti: (636).
        Diğer zevcesi Hazreti Âişe de, Rasûl-i Ekremin hal ve şanı hakkında kendisine sorulan suâle:
        - "Rasûlullahın ahlâkı: Kur'andır." diye cevap vermişti. Rasûl-i Ekremin hayatı, Kur'ânın canlı birtablosuydu. Onun şahsında Kur'anın bütün emirleri görülürdü. Kur'ân nasıl insanların ruh ve beden bakımından bütün kuvvetlerini parlatacak en yüksek bir ahlâk mecellesi ise, Rasûl-i Ekremin ömrü de bu yüksek ahlâkın amelî bir sahasıydı. Bu sebepten, müslümanların iki irşad kaynağı var: Biri, Allanın kitabı Kur'ân, diğeri kemal örneği Rasûlullahın hayatı: (637).
        İslâm dini, yüksek ahlâkın temeli olduğu gibi, Rasûl-i Ekrem de:
        - "Ben ancak, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." buyurmuştu: (638).
        Kur'an-ı Kerimde ise:
        - "Muhakkak Allahın Rasûlü: Sizin için, Allahı ve âhiret gününü umanlar, Allahı çok ananlar için en mükemmel numune ve örnektir." buyurulmaktadır: (639).
        Cenabı Hak, Peygamberini güzel ahlâklı olarak yaratmıştı. Rasûl-i Ekrem, fazileti, fazilet olduğu için severdi. Arkadaşlarına karşı sevgisi fazlaydı. Samimî sevgisini gösterebilmek için, arkadaşlarını "aile" isimleriyle çağırırdı. Aralarında otururken, yer seçmez, nereyi boş bulursa, hemen oraya oturur, hiç kimseye karşı ayağını uzatmazdı. Konuşurken, sözünü ağır ağır söyler, dinliyenler, onları ezberliyebilirlerdi. Fakat, hiç bir zaman sözlerine amirlik süsü vermez, faydasız söz söylemez, şahsı için büyük sözler kullanmazdı.
        Vakarlı ve mütevazi idi. Haşin değildi. Güler yüzlü, tatlı sözlüydü. Kimseye fena söylemez, kimseye fena muamele etmezdi.
Bütün hareketlerinde ve işlerinde itidal (ortalama) den ayrılmaz, bir yere giderken, sağa sola dönmeden acele ederek doğru yoluna gider, yanındakiler geri kalırlar, hattâ Ona yetişmek için koşmak zorunda kalırlardı.
        Ashabın yanına geldiği zaman, kimsenin, kendisi için ayağa kalkmasını istemezdi: - Acemlerin yaptığı gibi yapmayınız!" demiş, "Kendisinin de bir Allah kulu olduğunu herkes gibi yiyip içtiğini" sözlerine eklemişti.
        Bir gün adamın biri elini öpmek istemiş, o zaman Rasûl-i Ekrem, elini çekmiş. "Bu da acem âdetidir." buyurmuştu.
        Karşılaştığı bir kimseye ilk selâmı Rasûl-i Ekrem verir, musafaha (el sıkma) için, daha evvel davranarak elini uzatırdı. Musafaha esnasında, hemen elini çekmez, kulağına fısıldayanların sözü bitmeden, yüzünü çevirmezdi. Bir tarafa dönerken vücuduyla dönerdi.
        Rasûl-i Ekrem, münakaşayı sevmez, lüzumundan fazla konuşmaz, kendisini ilgilendirmeyen işlere karışmazdı. Yalnız bütün halkı faydalandıracak meselelerle uğraşırdı. Kimseyi tenkid etmez, kimseye hakarette bulunmaz, başkalarının sırlarını anlamağa çalışmazdı.
        Ağzından ömründe bir defa bile fena bir söz çıkmamıştı. Konuştuğu zaman, sözün en tatlısını, en güzelini söylerdi. Konuşurken, bütün ashab, başlarını eğerek sözlerini dinlerdi.
        Peygamberimiz yalandan, yalancılardan nefret ederdi. Biri konuşurken, onu dikkatle dinler, kimsenin sözünü kesmezdi. Herkes güldüğü zaman, Rasûl-i Ekrem, yalnız tebessüm ederdi. Kendisine kaba söz söylendiği zaman, onu sabırla karşılar, şahsını medhedenleri dinlemekten hoşlanmazdı.
        Bir gün, kendisini ziyaret eden bir adam, Rasûl-i Ekremin sözlerini dinledikten sonra:
        - "Allahın ve sizin istediğiniz olur!" deyince hemen:
        - "Sen, Allaha şerik (ortak) koşuyorsun! Yalnız Allahın istediği olur, de!" ihtariyle adamın sözünü düzeltmişti.
        Hazreti Peygamber, kimseyi azarlamamış, hiçbir müslümana adiyle lanet etmemiş, hayatı boyunca hiç bir kadına hizmetçiye, cariye ve köleye veya hayvana fena bir muamelede bulunmamış, hiç kimsenin haram olmayan recasını reddetmemişti: (640).
        Ashâbdan Hazreti Enes:
        - "On yıl Rasûl-i Ekremin hizmetinde bulundum. Bana bir defa bile "Öf!" dediğini duymadım." dedi.
        Rasûl-i Ekrem, kendisine fenalık edenlerden intikam almazdı. "Uhud" gazasında yaralanarak yere düştüğü zaman, arkadaşlarından biri, düşmanlara "beddua" etmesini hatırlatmış, o zaman Peygamberimiz:
        - "Ben dünyaya Allahın gazabını istemek için gelmedim. Ben âleme rahmet olmak için gönderildim. Ey Allahırri!Kavmimi doğru yola ulaştır. Çünkü onlar, câhillerdir." diye dua etmişti.
        Mekkeli müşriklerden intikam almak için, en büyük fırsat, Mekkenin fethi günüydü. Halbuki, ö gün, Rasûli Ekrem: yıllarca kendisine ve bütün müslümanlara her türlü işkenceleri yapmaktan çekinmemiş olan bütün Mekkelileri affetmişti. Peygamberimizin en sevgili amcası Hazreti Hamza'yı öldüren Vahşî ile Hamza'nın ciğerlerini çiğneyen Hind (Ebûsüfyanın karısı) bile affa nail olmuştu.
        Rasûl-i Ekrem, şahsına karşı yapılan suikasdleri bile affederdi. Yalnız Allahın emirlerine karşı gelenler, lâyık oldukları cezayı görür, devlet düşmanlarına aman verilmezdi.
        Rasûl-i Ekremi ilk görenler, Onun vakarı ve heybeti karşısında titrer, fakat, onunla arkadaşlık yapanlar ise, Ona meftun olurdu.
        Adamın biri, bir gün, Hazreti Peygamberi ziyarete gelmiş, huzurunda titremeye başlamıştı. Bu halini gören Rasûl-i Ekrem:
        - "Arkadaş Titreme. Ben bir melik (hükümdar) değilim. Ben Kureyşten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum!" demişti: (641)
        Kendisine tekrim sıfatlarının kullanılmasına müsaade etmezdi. Yine birgün, başka bir adamın, kendisine:
        - "Efendimiz, en hayırlımız, en hayırlımızın oğru!" gibi hitaplarda bu-. lunduğunu görmüş:
        - "Ey insanlar! Allahtan korkunuz! Şeytana uymayınız! Ben, yalnız, Ab-dullahın oğlu Muhammed'im! Allanın kuluyum. Allah, beni Peygamberlikle şereflendirdi. Bana bundan fazla tazim göstermenizi istemem!" sözleriyle mukabelede bulunmuştu: (642).
        Yolda giderken erkek, kadın ve çocuk, kim olursa olsun, tesadüf ettiği herkese selâm verirdi. Fukarayı sever, her akşam, mutlak bir fukarayı, pek basit olan sofrasına alır, diğer fakirleri de ashabına, misafir olarak dağıtırdı. Rasûl-i Ekremin, ömründe bir defa bile, bir fakiri geriye çevirdiği görülmemişti. Kıtlık zamanlarda bile, kendisi aç dururken, muhtaçları doyururdu. Sadaka almaz, hemen dağıtır, yalnız hediye kabul ederdi.
        Rasûl-i Ekrem, dilencilerden de, dilencilikten de hiç hoşlanmazdı. İnsanlığın varlığı için, devamlı olarak çalışmanın lüzumunu bildirir, "Çalışmak bizden, muvaffakiyet Allahtandır." derdi. Kendisi de; Peygamberlik vazifesiyle beraber, hiç bir iş yapmaktan çekinmezdi. Ev işlerinde zevcelerine bile yardım ederdi. Misafirlerine kendisi hizmet eder, onları ağırlamak için elinden gelen her şeyi yapardı:
        - "Milletin efendisi, onlara hizmet edendir" buyurmuştu: (643).
        Dullara, öksüzlere, âcizlere karşı sevgisi çoktu. Yollarda durur, şikâyetleri dinler, onları teselli ederdi. Hele çocuklara karşı muhabbeti pek fazlaydı. Yolda karşılaştığı çocukları okşar, severdi:
        - "Allah, çocukları kimlere sevdirirse, onlar da çocukları hakkıyle severlerse ateşten kurtulurlar."
buyurmuştu: (644).
        Bir gün, Hazreti Peygamberi, bir çocuk severken gören bir bedevî:
        - "Siz, çocukları çok seviyorsunuz! Benim on tane torunum var. Bir tanesini bile kucağıma alarak sevmedim." deyince, Rasûl-i Ekrem:
        - "Allah seni şefkat duygusundan mahrum etmiş!" cevabını vermişti: (645).
        Yine bir gün, Rasûl-i Ekrem, zevcesi Hazreti Âişenin odasında istirahat ediyordu. O gün bayramdı. Dışarıda kız çocukları oynuyor, şarkı söylüyordu. Bu sırada ortaya gelmiş bulunan Hazreti Ebûbekr, çocukları azarlamak istemiş; fakat uykusundan uyanan Hazreti Peygamber, Ebûbekre karşı:
        - "Bırak oynasınlar! Bugün onların bayramıdır." buyurmuşlardı.
        Köleler, kendilerine "Köle!" diye hitap edilmesinden üzülüyorlardı. Rasûl-i Ekrem, kölelere: "Evlâdım!", cariyelere "Kızım!" diye seslenilmesin! emir buyurdu. Hazreti Peygamberin eline bir köle geçse, onu hemen azad ederdi. Hattâ azadlı kölesi "Zeyd"i evlâtlığa bile almıştı.
        Peygamberimiz, ince ruhlu bir insandı. Felâkete uğrayanları ayırdetmez, hasta ziyaretine gider, cenazelerde yürürdü. Kendisini davet eden köle bile olsa, dâvetine icabet ederdi.
        Rasûl-i Ekremin karşısında: Müslüman ve hıristiyan, dost ve düşman farkı yoktu. Zengin ve fakir, büyük ve küçük, efendi ve köle diye ayırmazdı.
        Rasûl-i Ekrem'in hayası çok fazlaydı. O zaman, bütün dünyada ve Ara-bistanda edeb ve hayaya, ahlâka ehemmiyet verilmezdi. Arablar, çıplak yıkanırlar. Kâ'beyi çırıl çıplak tavaf ederlerdi. Rasûlüllah, puta tapıcıların bu kötü âdetlerinden nefret ederdi:
        - "Yıkanırken örtününüz! Vücudunuzu örtünüz!" demiş: (646).
        - "Haya (utanmak) îmânın bir bölümüdür." buyurmuştu: (647). Kendisi, son derece utangaçtı.
        Rasûl-i Ekrem çok sahî ve cömert idi. İbni Abbâs der ki: Rasûl-i Ekrem, insanların en âlicenabıydı. Hele Ramazan ayında Onun keremine ölçü olamazdı. Ömründe, bir dilenciyi reddetmemişti. Daima, kendisi:
        - "Ben, ancak dağıtıcıyım. Veren Allahtır." derdi: (648).
        Bir gün, adamın biri gelmiş, otlakta keçileri sayan Rasûl-i Ekremden birkaç keçi istemiş, Peygamberimiz de ona bütün sürüyü vermişti: (649).
        Bazen, Peygamberimiz birinden bir şey satın alır, sonra onu yine o adama hediye ederdi.
        Hazreti Ebûzer der ki:
        Bir gece, Hazreti Peygamberle birlikte bir yoldan geçiyordum. Rasûl-i Ekrem, bana döndü: "Ebûzer, dedi, bütün Uhud dağı altına çevrilse de benim olsa, onun bir dinarını bile, üç gece yanımda tutmazdım. Yalnız borcumu ödeyecek kadar ayırırdım." buyurdu: (650).
        Rasûl-i Ekrem, insanların en cesuruydu. Düşmanlarından, hiç bir zaman korkmamıştı. Hayatını yoketmek için suikasdler tertip olunurken, O, Mekkede gece ve gündüz korkusuzca dolaşırdı. Medineye hicret için, bütün arkadaşlarına izin verdiği halde, kendisi, Mekkede, düşmanlar arasında, yapayalnız kalmıştı. Hicret esnasında, Rasûl-i Ekremi bulmak, Kureyşin vâdettiği büyük mükâfatı almak için "Sevr" mağarası önüne, azılı eşkiya geldiği zaman, hicret arkadaşı Hazreti Ebûbekr telâşa düşünce, Rasûl-i Ekrem:
        - "Korkma! Allah bizimle beraberdir." buyurmuştu.
        Hazreti Ali diyor ki:
        - "Bedir'de, muharebe bütün şiddetiyle devam ediyordu. Biz, Peygamberimizin arkasına sığınmıştık. Hepimizin en cesuru o idi. Düşman saflarına en yakın yerde O bulunuyordu." (651). Uhud gazasında, bozgunluk başlamış, İslâm ordusu, adeta düşman tarafından tuzağa düşürülmüştü. O zaman,Rasûli-Ekrem, bozulan askerini toplamak için, en yüksek sesiyle haykırıyor, şahsını tehdit eden bütün tehlikeleri hiçe sayıyordu.
        Yine Huneyn gazvesinde, savaşın başında müslüman ordusu bozulmuş kaçıyordu. Rasûl-i Ekrem ise, bindiği katırını ileriye, daima ileriye, düşmana doğru sürüyordu. Yanındakiler ise, kendisini bırakmak istemiyorlardı: (Mekkeli olmayan müşriklerle yapılan harbler: Huneyn Gazvesi maddesine bakınız!). Hazreti Enes:
        - "Bizim hepimizin en cesuru, Hazreti Resuldü." demişti.
        Rasûl-i Ekrem, cesur olduğu kadar da merhametliydi. Merhameti, yalnız insanlara değil, hayvanlara karşı da fazlaydı. İhtiyarlara da, gençlere de aynı hürmeti yapardı.


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz