Rasûl-i Ekremin Terikesi (Tereke)

        Rasûl-i Ekremin "terike" olarak bıraktığı maddî mirası yoktu. İrtihal ettikleri zaman ; altın ve gümüş cinsinden hiç bir parası çıkmadı. Yalnız, bir gümüş mühür vardı. Üzerinde "Muhammedün Resûlullah" ibaresi yaziliydi. Bu mührü, Rasûl-i Ekremden sonra, halifelerden Ebûbekr, Ömer ve Osman Hazretleri de kullanmışlardı.
        Oturduğu sedirin ayakları ağaçtandı. Rasûl-i Ekrem, bunun üstünde yatardı. Vefat ettikleri zaman, bu sedirin üzerine konulmuş, namazı'kılınmıştı.
        Bunlardan başka, Rasûl-i Ekremin bıraktıkları: Birkaç parça silâh ile bir beyaz katırdan ibaretti. Rasûlullahın Medinede: Bir bağ ile Fidek ve Hayber arazisinde hissesi vardı. Rasûl-i Ekrem bu araziyi sağlığında "vakf" etmişti. Kendisi de, bunların mütevellisi idi. Bu araziden çoğunun geliri; elçilere, misafirlere, borçlulara sarfedilirdi. Fidek geliri üçe ayrılırdı: Bunların iki parçası, umumi olarak müslümanlara; bir parçası: Rasûl-i Ekremin zevcelerine verilirdi.
        Rasûl-i Ekremin eşi Cüveyriye'nin kardeşi (Peygamberimizin kayınbiraderi) Huveyris oğlu Âmir der ki:
        - Rasûl-i Ekrem, vefat ettiği zaman: ne bir dirhem, ne bir dinar, ne bir köle, ne bir cariye, ne de bir şey bıraktı. Yalnız beyaz esterini (katır), silâhını ve tasadduk ettiği arazi parçasını terketti." (623).
        Âmirin bu sözünü, Hazreti Âişenin rivayeti de teyid ediyor: (624). Şu hale göre, Rasûl-i Ekrem irtihal ettikleri zaman, bütün bırakmış olduğu eşya: bindiği hayvan, kullandığı silâh, bir de toprak parçasıydı.
        Esasen Rasûl-i Ekrem, Hazreti Âişenin yanında bulunan birkaç âletini, ölümünden önce tasadduk etmişti. Peygamberimizin mirasçıları ise: Kızı Fâ-tıme ile muhterem zevceleri ve amcası Hazreti Abbâs idi.
        Rasûl-i Ekremin zevceleri, Mü'minlerin anneleriydi. Bu sebepten hiç kimse ile evlenemezdi. Bunlar, yaşadıkları müddetçe, kendilerine ayrılmış olan odalarında bırakılmışlar, verilmekte olan hisselerini almışlardı.
        Ancak, Hazreti Peygamber Efendimizin kızı Hazreti Fâtıme, Halife Ebû-bekre haber gönderdi. Babasının Medine'de Fidekte ve Hayberde bırakmış olduğu topraklardan miras hissesi istedi. O zaman halife, kendisine şu hadise dayanarak cevap verdi:
        - "Rasûl-i Ekrem, Biz Peygamberler, miras bırakmayız. Her ne bırakırsak sadakadır." buyurmuştu: (625). Ben Resûlullahın yaptığını değiştiremem!" dedi. Hazreti Fâtımaya bir şey vermeğe razı olmadı.
        Bu h'adisi, Hazreti Ebûbekrden başka birçok ashab, hattâ Rasûl-i Ekremin zevceleri bile rivayet etmişler, "Kütübi Sahîha" ile "Müsned"ler ve bütün hadîs kitapları nakletmişler ve kaydeylemişlerdi. Şu halde, bu hadîsin, yalnız Hazreti Ebûbekr tarafından rivayet olunduğunu söylemek de yanlıştır: (626)
        Hazreti Ebûbekr, Hazreti Fâtımaya haber yollamış:
        - "Ben, Peygamberin hali f esiyim. Onun hayatında kimlere ne miktar nafaka veriliyor idiyse, yine vereceğim. Senin masrafını da, işlerini de görmek vazifemdir. Rasûl-i Ekremin akrabasına bakmayı, yemin ederim ki, kendi akrabama bakmaktan daha fazla severim." Hazreti Fâtıma, Hazreti Ebûbekrin bu cevabı üzerine sükût etmiş ve miras lâkırdısını bir daha ağzına almamıştı: (627).
        Hazreti Fâtıma'nın, miras yüzünden halife Hazreti Ebûbekre gücendiği ölünceye kadar Ebûbekrle konuşmadığı, zevci Hazreti Ali'nin de, Hazreti Fâ-tıma'nin ölümüne kadar altı ay Ebûbekre bey'at etmediği yolunda çıkarılan şayialar, verilen bilgiler doğru değildir.
        Rasûl-i Ekrem uğrunda varını yoğunu feda eden Hazreti Ebûbekr, Peygamberin kızı Hazreti Fâtıma hakkında haksızlık yapamaz, Rasûl-i Ekremin tuttuğu yoldan da ayrılmazdı.
        Bu mesele üzerinde sünnîlerle şiîler arasında eskidenberi ihtilâf hâsıl olmuştu. Şiîlere göre, bu arazi, Rasûl-i Ekremin şahsına aiddir. Onun vârisleri arasında taksim olunması icap ederdi. Sünnîlere göre, Rasûl-i Ekrem, bu arazinin mütevellisiydi. Arazi, Onun şahsına aid değil, umumun idi. Bu araziyi Ona aid farz edecek olsak bile, Rasûl-i Ekrem onu vakfetmişti. Çünkü, Rasûl-i Ekrem: -"Peygamberlerin mirası yoktur. Metrûkatımız sadakadır." demişti. (628)
        Rasûl-i Ekrem Efendimiz, dünya hayatından, kimseye bir şey bırakmadan âhirete göçtü. Dünyaya nasıl geldiyse, öylece de gitti. Fakat, insanlığa en büyük mânevi mirasını, "İslâm dinini" bırakarak gitti. Bu yüksek hakikati, büyük İslâm Türk şairimiz: Mehmed Akif, ne güzel ifade etmişti: (629).

BİR GECE

        Ondört asır evvel, yine bir böyle geceydi, Kumdan, ayın ondördü bir öksüz çıkıverdi. Lâkin, o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi. Nerden görecekler; göremezlerdi tabiî: Bir kene zuhur ettiği çöl, en sapa yerdi: Bir kerre de, mamure/ dünya, o zamanlar Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi. Sırtlanları geçmişti beşer, yırtıcılıkta; Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi! Fevzâ bütün afakini sarmıştı zeminin, Salgındı, bugün şarkı yıkan tefrika derdi. Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz, Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi! Bir nefhada insanlığı kurtardı o masum, Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi! Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi; Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi, geberdi! Âlemlere rahmetti, evet Şer'-i Mübîni, Şehbalini adl istiyenin yurduna gerdi. Dünya neye sahipse, Onun vergisidir hep, Medyun Ona cem'iyyeti, medyun Ona ferdi. Medyun O masuma bütün bir beşeriyyet... Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile hasret

Hilvan: 11 Rabiulevvel 1347
Mehmet Akif (630)


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz