![]() |
İrtihâli Nebinin Yaptığı Tesirler
Rasûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin vefatı, İslâm dünyası için
büyük bir felâket, müslümanlar için kara bir gün idi: Yer yer ihtilâller,
isyanlar başgösterdi. İslâm âleminde ufuklar karardı. Korkunç bulutlar görüldü.
Bütün Arap Yarımadası temelinden sarsıldı. Müslümanlık büyük bir tehlike
geçiriyordu.
Önce, İslâmın başşehri Medine'de
ashab arasında şaşkınlık belirdi. Sonra, halifelik meselesi, tehlikeli
olabilecek bir hâl aldı. Fakat, Hazreti Ebûbekrin halife seçilmesi, hem bu
durumu düzeltmiş, hem de "Üsâme Ordusu"nun Suriye ye gönderilebilirlesin!
sağlamıştı.
Hicazın büyük şehirlerinden Mekke'de
Vali "Attâb" idi. Emîr Attâb, ne yapacağını şaşırarak saklanmıştı: (600). O
zaman ortaya: "Âmir oğlu Süheyl" atıldı. Kâ'be kapısında durarak:
"Ey Mekke ahalisi! diye söze başladı.
Kureyşîlere hitab etti. Siz, müslümantıkta geciktiniz. Bari "Müslümanlıktan
ayrılma" işinde, başkalarına ona-yak olmayın! Allahtan korkun! İslâm dini pek
yüksektir. Gaflete uymayın! Kazandığınız müslümanlık şerefini muhafaza edin!"
dedi (601). Bu suretle Mekke'de ayaklanma olmadı.
Mekke gibi Tâifde de isyan hareketi
görülmedi. Kureyşîler gibi, Sekîf kabilesi de İslama itaattan ayrılmadı.
İmânlarından dönmedi. Ancak, Arabistanda, (Medine, Mekke ve Tâiften başka)
müslümanlığa karşı gelmeyen bölge kalmadı.
Müslümanlığın doğusuyla menfaatleri
bozulan, nüfuzları kırılan, eski mevkilerini kaybetmiş bulunan bazı kimseler
fırsat bekliyorlardı. Rasûl-i Ekrem
Efendimizin ölümü, bunlara aradıkları
fırsatı verdi: Arab yarımadasında yer yer yalancı peygamberler (mütenebbîler)
türedi. Tehlikeli ayaklanmalar başgösterdi.
Birçok Arab kabileleri arasında
görülen bu isyanlar başlıca iki gruba ayrılmaktadır: Birinci grubu teşkil
edenler İslâm dininden çıkmak (irtidad), şeri-atin bütün hükümlerini inkâr
etmek, eski dinlerine dönmek istiyenlerdi.
İkinci grup ise: Müslümanlıktan
büsbütün çıkmak fikrinde değillerdi.
Bunlar:
- "Biz namaz kılarız. Fakat zekât
vermeyiz!" diyorlar, ibâdetin bir kısmını kabul ettikleri halde, diğer kısmını
inkâra kalkıyorlar, irticaa (gericiliğe) sapıyorlardı. Müslümanlıktan büsbütün
uzaklaşmak isteyen birinci kısım (mür-tedler), yalancı peygamberlere katılarak
onların topluluklarını artırmışlardı.
"Mütenebbî" denilen bu yalancı
peygamberlerin bir takımı, Rasûl-i Ekrem Efendimizin son senelerinde görülmüş,
bir takımı da ölümünden sonra ortaya çıkmışlardı. Bunlar, "din" perdesi altında
"siyasi" maksatlar arayan şahıslardı. Kendi kabilelerini, yalnız kendi nüfuzları
altında bulundurmayı düşünüyorlardı. Kureyşten daha çok olan kendi adamlariyle
maksatlarına daha kolay ulaşabileceklerini umuyorlar, Kureyşîlerin bütün Arab
yarımadasını ellerine geçirmelerine tahammül edemiyorlardı.
Zekâttan kurtulmak isteyen ikinci
kısım, mürteci'ler ise, Rasûl-i Ekrem-den sonra, Medine'de kurulmuş olan merkezî
devlete bağlanmak istemiyorlardı. Halbuki, zekât farîzası, müslümanlığın ilk
temellerindendi. Devlet maliyesinde en büyük yeri vardı. Çünkü Rasûl-i Ekrem
toplanan zekât ile: fakirlere, muhacirlere, zekât toplayan memurlara,
borçlulara, kimsesiz yolculara bakar, köleleri azad eder, müslümanlığa yeni
girenlere yardım ederdi: (602). Müslümanlığa karşı, Arabistanın çeşitli
bölgelerinde başgösteren bu ayaklanmalar çeşitli sebepler yüzünden çıkmış,
irticaın kara bulutları her tarafı kaplamıştı. Halbuki müslümanlık, en büyük
inkılâp, en yüksek insanlık diniydi. Tabiat kuvvetlerini tanrılaştıran, bu
kuvvetler karşısında diz çöktüre-rek insanlığın şerefini alçaltan "puta
tapıcılığı" yıktı. İnsanlara bütün varlıkların üstünde, ancak Tek Allah'a
"kulluk" edilmesini öğretti. Tabiat kuvvetlerinin, tapılmak için değil, insan
zekâsının onlardan faydalanması için yaratılmış varlıklar olduğunu
bildirdi(603). Renk, dil, soy farkı gözetmeksizin bütün insanların eşit olduğunu
anlattı: (604). İnsanlar arasında sınıf farkını kaldırdı. Ruhanî papaz sınıfına
yer vermedi: (605). Şahıslar arasındaki üstünlüğü yalnız bilgide aradı: (606)
Herkese bilgiyi farz (mecburî) kıldı: (607)- İnsanlar arasında adaleti, şefkati
emretti: (608). Çalışmayı: (609), doğruluğu esas tuttu: (610) Temizliği imandan
saydı: (611). Müslümanlara, yapmağa mecbur oldukları bütün vazifelerin
sınırlarını gösterdi.
Yüksek esasları, Rasûl-i Ekrem
tarafından öğretilen "İslâm dini", Arab-lar için pek yeniydi. Müslümanlığa henüz
girmiş bulunan bazı Arab kabileleri, bu dinin yüksek düsturlarını
kavrıyamamışlar, akıllarına sığdıramamışlar, kalbleriyle ona bağlanamamışlardı.
Fakat, menfaatlerini eski dinlerinde görüyorlardı.
Halife Hazreti Ebûbekrin ilk
devirlerinde, müslümanlığa karşı yapılan bu isyan hareketleri, kelimenin tam ve
hakikî anlamıyle büyük ve korkunç bir irtica (gericilik) hâdisesiydi. İslâm dini
için bu irtica hâdisesi, büyük bir tehlike olabilirdi. Çünkü, asiler az ve
mahdut değildi. Sayıları milyonlara varıyordu. Allahın birliğine bağlı kalan
mü'minler ise, bu mürtecilere karşı koyacak halde değillerdi. Müslümanların
varlıkları, kuvvet kaynağı, yalnız: "Medine, Mekke, Tâif" ahalisine dayanıyordu.
Çünkü bu üç şehirde ayaklanma hareketi görülmedi.
Bundan başka Medine'de ashabın büyük
bir kısmı, Üsame ordusuyla Suriye'ye gönderilmiş, bu suretle, İşlâmın ilk devlet
merkezi, asilerin saldırışlarına karşı açık bir halde bırakılmıştı.
Büyük bir devlet reisi olan halife
Ebûbekir, herşeyden önce, müslümanlığın temelini korumayı düşünüyordu.
Müslümanlık temeli ise, "İslâm birliği" idi. Rasûl-i Ekremin ölümü münasebetiyle
vermiş olduğu nutkunda:
- "İçinizde Muhammede tapanlar varsa
iyi bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Allaha ibâdet edenler varsa, iyi bilsin ki,
Allah bakîdir, asla ölmez!" sözleriyle müslümanları Allahın varlığında toplamak,
birleştirmek istemişti.
Halife seçildiği zaman söylemiş
olduğu hutbesinde de:
- "Sizin içinizde kuvvetsiz
olanlarınız benim yanımda kuvvetlidir. Kuvvetli olanlarınız da kuvvetsizdir."
demiş: (612), müslümanlıktaki hakikî eşitliğe işaret eylemişti. Hutbesine son
verirken:
- "Ben, Allaha ve Resulüne itaat
ettikçe, siz de bana itaat ediniz!" demek suretiyle de müslümanları körükörüne,
kendi şahsına değil, müslümanlığın anayasası olan Kur'anın emirlerine bağlamak
istemişti: (613).
Hazret-i Ebûbekr içinde bulunduğu
siyasî buhranın büyüklüğünü herkesten daha iyi görüyor ve anlıyordu. Fakat büyük
tehlikeler karşısında, zerre kadar yılgınlık göstermedi. Hattâ, devlet merkezi
bulunan Medine'nin her zamandan fazla, kuvvete, askere muhtaç bulunduğu bir
sırada "Üsâme" ordusunu Şam tarafına gönderirken asla tereddüt etmedi. Çünkü
Üsâme ordusunu, Rasûl-i Ekrem hazırlamıştı. Hattâ Üsâme ordusunun "Medine"de
bırakılması fikrini ileri sürenlere karşı:
- "Arslanların beni gelip kapacağını
bilsem, yine Üsâmeyi bekletemem!" diyordu.
Üsâme de, ordusunun Medine'de bırakılmasını düşünmüştü. Şayet bu ordu harekete
geçerse o zaman Medine, asilere karşı müdafaasız kalabilirdi. Hazreti Ebûbekr
ile Medine'de bulunan Rasûl-i Ekremin zevceleri ve müstumanlar emniyette
değillerdi. Hattâ, başkumandan Üsâme, düşüncesini halifeye bildirmek üzere,
karargâhtan Hazreti Ömeri bile göndermişti.
Ayni zamanda Üsâme ordusunda,
muhacirler de, ensâr da bulunuyordu. Ensârın bir kısmı, Üsâmenin genç olduğunu
ileri sürerek Hazreti ömere başvurmuşlar, başkumandanlığa daha yaşlı bir zatın
getirilmesini istemişlerdi. Halbuki, Üsâme yalnız genç değildi; fazla olarak, "Zeyd
gibi" azadlı bir zâtın oğluydu.
Hazreti Ömer, Üsâmenin müsaadesiyle,
Hazreti Ebûbekrin yanına geldi. Üsâmenin fikirlerini anlattı. O zaman Üsâmenin
bu fikirlerine karşı Hazreti Ebûbekr şöyle davrandı:
- "Üzerime bütün kurtlar saldırsalar,
yine Üsâmeyi gönderirim. Yalnız başıma da kalsam, yine Üsâmeyi gönderirim.
Çünkü, Rasûl-i Ekremin emri böyledir." dedi. Ensârın isteğine gelince:
- "Ya Ömer! Benden Rasûl-i Ekremin
tâyin etmiş olduğu bir kumandanın azlini mi istiyorsun!": (614) diye haykırdı.
Derhal Medine dışındaki karargâha gitti. Üsâme ordusunun hemen hareket etmesini
emretti. Bu suretle, büyük halife Hazreti Ebûbekr ne büyük bir devlet adamı
olduğunu göstermiş oldu. Halifenin büyüklüğü, Üsâme ordusunu geçirme meselesinde
de görüldü. Bu büyük insan, bir devlet başkanı sıfatiyle, Üsâme ordusuna talimat
verirken, şu dikkate şayan sözleri söylemişti:
- "Sizler! dedi. Yabancı ülkelerde
savaşacaksınız! Sakın zulmetmeyiniz! Haksızlık yapmayınız! Şeriatın çizdiği
haddi aşmayınız! Hiç kimsenin azasını kesmeyiniz! Çocuklara, kadınlara
dokunmayınız! İhtiyarları, hastalan öldürmeyiniz! Kiliselerde, manastırlarda
ibâdetle uğraşanları, kendi hallerine bırakınız! Dişi hayvanları boğazlamayınız!
Meyve ağaçlarını yakmayınız! Hurmalıkları kurutmayınız! Ancak silâhla size karşı
koyanlarla harb ediniz!" emrini verdi.
Halife Hazreti Ebûbekrin son derece
insanca olan bu nasihatleri Kur'anı Kerimin cihad (savaş) hakkındaki yüksek
emirlerine uygundu. Esasen, Rasûl-i Ekremin gavzeleri (savaşları) de böyle
yapılmıştı.
Hazreti Ebûbekr bundan sonra, ordu
kumandanı Üsâmeye ayrıca dönerek:
- "Rasûl-i Ekremden aldığın emirleri
tamamiyle yerine getirmelisin!" demeyi de unutmadı: (615).
Böylece Üsâme ordusunu geçirirken
halife yürüyor, Usâme ise hayvanın üstünde bulunuyordu. Bu hali farkeden Üsâme
dayanamadı:
- "Ya siz de binin veyahut ben
ineyim!" dedi. Atından indi. Onu Ebû-bekre takdim etmek istedi. Fakat, Ebûbekr
kabul etmedi:
- "Allaha yemin ederim ki, ne sizi
indiririm, ne de ben binerim! Allah yolunda, ayağım bir saat olsun tozlansın!"
diye cevap verdi. Üsâme at üzerinde ilerliyor, halife yaya olarak yürüyordu.
Yalnız, halife, Üsâme ordusundan
ayrılırken Hazreti Ömerin kendisine bırakılmasını istedi. Çünkü Ömer Rasûl-i
Ekrem tarafından Üsâme ordusuna verilmişti. Halbuki, o zaman Ebûbekr, müslüman
bir cumhurreisi bulunuyordu. Üsâme ise, Hazreti Ebûbekrin yanında bir çocuk
mevkiindeydi. Fakat büyük halife, orduda mutlak itaatin bulunmasını istiyor,
disiplinin bozulmamasına son derece dikkat ediyordu. Onun için, Usâme'den izin
istedi. Üsâme de müsaade etti. Hz. Ömeri yanında alıkoydu. Ömerle birlikte
Medineye döndü.
Üsâme ordusunun Suriye seferi
ikibuçuk ay sürdü. Halifenin Üsâme ordusunu göndermesi, müslümanlar üzerinde pek
büyük tesir yaptı. Onların manevî kuvvetlerini artırdı.
***
Halbuki o sırada, irtidat (dinden ayrılma) meselesi ile irtica (isyan)
hareketleri, birdenbire alevlenerek genişlemiş ortalığı dehşet kaplamıştı.
Hemen, halifenin başkanlığında bir
meşveret meclisi toplandı. Fakat, tedbirli ve ihtiyatlı hareket ediliyordu.
Alınan kararlar da çok yerindeydi: Üsâme ordusu dönünceye kadar, asiler üzerine
varılmıyacak, yalnız müdafaa tertibatı alınacaktı. Ancak, ashâbdan bazısı, hâlâ,
tereddüt içindeydi:
- "Namaz kıldıkları halde zekât
(vergi) vermek istemiyenlerle nasıl harb edilebilecek? Çünkü, bunların, Allaha
da, Peygamberine de îmânları vardı. Hattâ, bu meselede Ömer bile şaşırmış:
- "Lâ ilahe illallah Muhammedün
Resûlullah" şehâdet kelimesini söyleyenlere nasıl kılıç çekeriz?" sözüyle
tereddüdünü ortaya koymuştu: (616).
Vakıa zekât tahsilinden vazgeçildiği
takdirde, bu çeşitlerini, isyan kafilesinden ayırmak da mümkün olabilecekti.
Fakat, halife Ebûbekir böyle düşünmüyordu:
- "Vallahi, namazla zekâtı
biribirinden ayıranlarla harb ederim. Rasûl-i Ekreme (zekât olarak) verilen bir
deve dizbağı veya bir dişi keçi oğlağını bile bana vermekten kaçınanlarla, elim
kılıç tuttukça, savaşırım!" demiş: (617), bu suretle hem celâdet göstermiş hem
de bütün tereddütleri gidermişti.
Halifenin rü'yetindeki büyük isabeti
daha sonra Hazreti Ömer takdir etmiş:
- "Meğer Cenabı Hak, Hazreti
Ebûbekr'in göğsünü açmış, ona doğruyu göstermiş, çünkü ben de doğrunun bu
olduğunu anladım ve bildim!" (618) demişti. Hattâ Ebûbekrin vaktiyle Rasûl-i
Ekremle birlikte yapmış oldukları büyük hicretteki hizmetiyle "irtica"
hâdisesindeki bu metanetine işaret ederek:
- "Vallahi, Ebûbekrin bir gecesiyle
bir günü, Ömerden ve Ömer'in soyundan hayırlıdır." sözleriyle, hayranlığını
açıklamıştı: (619).
Öte yandan isyan hareketleri (irtidat
gailesi) büyüdükçe büyüdü. Tehlikeler çoğaldıkça çoğaldı. Yemende ve diğer
yerlerde bulunan müslüman memurlar vazifelerini bırakarak kaçıyorlar, uzak ve
yakın her yerde kara haberler geliyor, her tarafa dehşet salıyordu.
Asiler, cür'etlerini artırdıkça
artırdılar: O derece ki, İslâmın başşehri Medine üzerine yürümeğe kalktılar. Az
kaldı, Peygamber şehrini bile ele geçireceklerdi. Fakat bütün bu tehlikeler,
buhranlar karşısında halife Ebûbekrin metaneti hiç gevşemiyordu. Medinelileri
Mescide topladı. Medine içinde de, dışında da mümkün olabilen bütün tedbirleri
aldı. Geçitleri tutturdu. Beraberinde bulundurduğu ihtiyat kuvvetleriyle bizzat
kendisi, iki asi birliğini tepeledi. Bu suretle, Medine'yi muhakkak olan büyük
bir felâketten kurtardı.
Tam bu sırada, Üsâme ordusu da
Suriye'den zafer kazanarak dönmüş, parlak merasimle karşılanmıştı. Müslümanların
yüzleri gülmüş, geniş bir nefes alabilmişlerdi.
Artık, mürtedler (dinden çıkanlar)
ile mürteciler (asiler) in haklarından gelmek, cezalarını vermek, köklerini
kazımak zamanı gelmişti. Fakat, Hazreti Ebûbekr çok tedbirli bulunuyor, akıllıca
adımlar atıyordu. Yanında bulundurduğu en değerli kumandanlarla işbirliği yaptı.
Asilere karşı onbir askerî birlik hazırladı. Her birliğe en muktedir bir zâtı
kumandan tayin etti. Onbir kumandana ayrı ayrı onbir sancak verdi. Bunları,
asilerle savaşmak için, Arabistanın çeşitli, semtlerine gönderdi. Adaletten
ayrılmamalarını da tenbih etti.
Tayin edilen bu onbir kumandan
arasında: -
Hâlid bin Velid gibi, İkrime bin
Ebûcehl.Amr bin As gibi değerli şahıslar bulunuyordu. Hz. Ebûbekrin eşsiz
dehası, bilhassa, kumandanları seçmede görüldü.
Halife, yalnız askerî birlikleri
hazırlamakla, onları geçirmekle kalmadı. Aynı zamanda kendisi de devesine bindi.
Medine dışına çıktı. Savaşa katılmak istiyordu. İşte o zaman, insanlık tarihi,
eşine pek az rastladığı büyüklük tablo-suyla karşılaştı: Rasûl-i Ekremin damadı
ve amcasının oğlu Hazreti Ali ortaya atıldı. Hazreti Ebûbekrin bindiği devenin
yularına sarılarak:
- "Nereye Yâ Ebâbekr diye seslendi.
Sana, Rasûl-i Ekremin Uhud günü söylediğini tekrarlarım: "Kılıcını kınına sok!
Nefsinle bizi acıklı etme! Vallahi, sana bir hal olursa, İslâm bir daha düzenini
bulamaz. Müslümanlar bir daha kendini toplayamaz!" sözüyle, çok samimî bir
ihtarda bulundu: (620). Diğer ashab da, Hazreti Ali'yi tasdik edince, Hazreti
Ebûbekr Medine'ye döndü.
Daha dün, halifelik meselesinde,
Hâşimîlerin namzedi olduğu için Hz. Ebûbekrin karşısında "rakîb" olarak görünen
Hazreti Ali, şu temiz hareketiyle, rûhan ne kadar yüksek bir zâttır. Bu büyük
adamın, bu asîl saygısını kazanan Hazreti Ebûbekr de ne kadar büyük, ne rütbe
yüksektir. Çünkü Hazreti Ali:Riyave tabasbus gibi küçüklükleri bilmeyen ve
yapmayan temiz kalb-li bir zâttı. Halife Ebûbekri savaştan çekmek istemesi:
"Sana bir hal olursa, İslâm bir daha intizamını bulamaz!" demesi, çok samimî
idi. Hazreti Ali, bu sözleriyle, büyük bir hakikate işaret ediyor, Rasûl-i
Ekremden sonra, müslümanlığın yaşıyabilmesi için, Hazreti Ebûbekrin varlığına
ihtiyaç bulunduğuna inandığını gösteriyordu.
Büyük halife, az zaman içinde bu
korkunç isyan ve irtica ateşini söndürdü. Hem yalancı peygamberleri ortadan
kaldırdı, hem de irticai kökünden temizlemeye-muvaffak oldu.
Yukarıda gördük: (Peygamberimizin
hastalanması maddesine bakınız!) Yalancı peygamberler, başlıca, Yemende: Esved,
Esedoğülları kabilesinden, Tuleyha, Temîm kabilesinden: Seccâh adında bir kadın,
Yemâmede: Hanî-feoğullarından: Müseylime gibi cesur müşriklerden dört beş
kişiydi. Bunlar, birtakım cahilleri kandırmışlar, mezheplerine sokmuşlardı.
Bunlardan Esve-di Ansî daha önce meydana çıkmış, Rasûl-i Ekremin vefatından bir
gün evvel, Müslüman ordusu tarafından öldürülmüştü.
Esved: Müslümanlığı kabul etmiş
bulunan Yemen valisi "Bâzân"ın ölümünden sonra, Bâzânın oğlunu öldürüp karısıyle
evlenerek Yemene hâkim olmuştu. Esved, konağını ve şahsını en sadık adamlarına
muhafaza ettiriyordu. Bu sebepten üzerine gönderilen müslüman askerler,
kendisini bir türlü ele geçiremiyorlardı. Sonunda karısı ile işbirliği yaptılar.
Geceyarısı konağına girdiler. Odasında öldürdüler.
Başı kesilirken Esved pek fena
bağırır, çirkin olan sesi de pek fena çıkarmış. Gürültüye koşup gelen
muhafızlar, içeri girmek istedikleri zaman, karşılarına karısı çıkar:
- "Aman! Odaya girmeyin! Şamata
etmeyin! Kendisine vahy (!) geldi. Belki şaşırır!" der, muhafızları savarmış:
(621).
Ertesi sabah oldu. Müezzinler
minarelerde "Ezanı Muhammedi"yi okuyunca, hakikat anlaşıldı. "Hayye Alesselah
nidası, halkı cami'e çağırdı. Yemen şehirleri tekrar İslama girdi. Esvedin
katlinden bir gün sonra Rasûl-i Ekrem irtihal buyurmuş ve fakat vefatından önce
vak'ayı ashabına müjdelemişti.
Yalancı peygamberlerden biri de
Tuleyha idi. İbni Haldûna göre, Tuley-ha taraftarlarına birçok yahudi de
katılmıştı. Medine'ye ilk akın yapanlar ve Hazreti Ebûbekr tarafından
püskürtülen asiler, Tuleyha taraftarlarındandı: (622)
Tuleyha üzerine, Hazreti Ebûbekr,
Velîd oğlu Hâlidi gönderdi. Hâlid ordusu, ta Medineye kadar akın eden bu sahte
mütecavizler üzerine şiddetle yürüdü. Onları tarumar etti. Tuleyha, karısını
atına aldı ve kaçtı. Tuleyhanın bozulması üzerine, birçok kabileler, Halide baş
vurdular. Müslüman olduklarını ve müslümanlığa sebat ettiklerini bildirdiler.
Tuleyha bozulduktan sonra, Hazreti
Hâlid, Nüveyre oğlu Mâlikin üzerine gitmek emrini aldı.
Mâlik yalancı peygamberlerden
değildi. Fakat, asilerin ve mürtecilerin en kuvvetlisiydi. Vaktiyle, Rasûl-i
Ekrem, Mâliki, Temîmoğulları, kabilesine memur olarak göndermişti. Mâlik,
vazifesine ihanet etti. Yalancı peygamberlerden "Seccâh" adındaki kadının
tarafına geçti. Onunla işbirliği yaptı.
Tarihçi Belâzürînin verdiği bilgiye
göre: Velîd oğlu Hâlid, Temîmoğulla-rıyle savaştı. Onları itaat altına aldı.
Mâlik de yakalandı ve Hâildin emriyle öldürüldü. (Velîd oğlu Hâlid notuna
bakınız!) Seccâh Yemâme havalisine gitti, Müseylime ile birleşti.
Yalancı peygamberlerin en azılısı
Müseylime idi. İslâm tarihine "Müseylimetülkezzâb" olarak geçti. Müseylime
Yemâmede bulunuyordu. Benî Hanîfe kabilesindendi. Önce, üzerine Hazreti Ebûbekr
tarafından, İkrime ordusu gönderildi. Fakat kumandan İkrime, kendisine verilen
yardım kuvvetini beklemeden acele hareket etmiş, Müseylimenin üstün kuvvetleri
karşısında bozulmuştu.
O zaman, halife Hazreti Ebûbekr,
yalancı Müseylime üzerine Hazret-i, Hâlid! gönderdi. Hâlid ordusu ile Müseylime
ordusu karşılaştı: "Yemâme Savaşı" görülmemiş derecede şiddetli ve kanlı
olmuştu. Müseylimenin askerleri, Hâlid ordusunun üç misliydi. Savaşın
başlangıcında bozgunluk, müslümanlar tarafında görüldü. Hattâ düşman, Hâildin
çadırına kadar bile ilerlemişti. O zaman Hâlid, askeri kudretini ortaya koydu.
Büyük bir kumandan olduğunu gösterdi. Ordusunun maneviyatını düzeltti.
Müseylimeyi mübazere meydanına çağırdı. Fakat Müseylime, Hâlidin teklifini kabul
edemeyince, taraftarlarının gözünden düştü. Artık, zafer Müseylime için
kaybedilmişti. Müseylime gerilemeye başladı. Gerileye gerileye, duvarlarla
çevrili bir bahçeye girdi. Arkasından müslümanlar da akarak içeri girdiler.
Müseylime ile taraftarlarını kılıçtan
geçirdiler. Sahte peygamber Müseylime, Habeşli Vahşî tarafından öldürüldü.
Vaktiyle Vahşî, Uhud gazasında Rasûl-i
Ekremin amcası Hz. Hamzayı harbesiyle şehid etmişti. Şimdi de ayni harbe ile
Müseylimeyi öldürmeye muvaffak olmuştu: (Hazreti Hamza notuna bakınız!).
Yemâme muharebesinde müslümanlar,
ikibinden fazla şehîd vermişlerdi. Fakat, Müseylime ordusundan kurtulanlar pek
az olmuş, hemen hemen ordunun hepsi öldürülmüştü. Yirmibin ölü vardı. Müslüman
şehîdler arasında yetmişten fazla kurrâ, (Hafızı Kur'ân) bulunuyordu. Bu hal,
Kur'an'ı Kerimin toplanmasına sebep oldu. Rasûl-i Ekremin ölümünden hemen bir
iki ay sonra, çıkmış olan bu irtica ve irtidat hareketleri yıldırım süratiyle
bastırıldı. Katiller cezalarını buldu. Diğerleri affedildi. Az zaman içinde
bütün Arab yarımadası itaat altına alındı. İslâm birliği tekrar kuruldu. Semt
semt valiler gönderildi. Beytülmal (Hazine) varidatı "Medine"ye akmağa başladı.
Artık, Hazreti Ebûbekr, bütür memlekete hâkim oldu Halifelik Ebûbekrde yerleşti.
Her şey, herkes, Rasûl-i Ekrem devrindeki hale dönmüş oldu.
M.Zekâ Konrapa
![]() |