![]() |
Peygamberimizin Hastalanması
Rasûl-i Ekrem'in Vedâ Haccı, Peygamberlik vazifesinin sona ermiş olduğunu
gösteriyordu. Çünkü Hazreti Peygamber, Vedâ Nutkunu Vedâ Hac-cında söyledi.
Ashâbiyle vedâlaştı. İslâm dini bu Hacda kemâlini buldu. Son âyet burada geldi.
Kur'an-ı Kerîm Veda Haccında tamamlandı.
"Nasr" Sûresinin gelişini ve son
Kur'ân âyetinin bildirilmesini ashab, Rasûl-i Ekremin vefatı zamanının yaklaşmış
olduğuna işaret saymışlar, bu sebepten ağlıyanlar bile olmuştu.
Rasûl-i Ekrem, Vedâ Haccından sonra,
Mekkeden Medine'ye döndü. Sekiz yıllık hasretten sonra, Uhud şehîdlerini ziyaret
etti. Namazlarını kıldı: (546). Evvelce, bu şehîdlerin cenaze namazları
kılınamamıştı. Hastalanmasından bir gece önce, Medinenin "Cennetülbekî'"denilen
mezarlığına gitti. Ölüler için duâ etti:
- "Ey Büyük Allahım! Burada
yatanlardan mağfiretini esirgeme" dedi. Hayatta bulunanlarla nasıl vedâlaşmış
ise, ölülerle de bu suretle vedâlaşrmış oldu.
Mezarlıktan geri dönerken,
beraberinde bulunduğu azadlısı, sahabeden "Ebû Muveyhib"e şunları söylemiş:
- Bana, dünya hazineleri
anahtarlariyle, cennetin anahtarları uzatıldı. Bunlar arasında muhayyer
bırakıldım. Ben, Allahıma kavuşmayı, cennette yaşamayı seçtim." buyurmuştu:
(547)
Bekî' mezarlığından dönüşünde Rasûl-i
Ekrem hastalandı. Evvelce Hay-berde yahudiler tarafından yedirilen zehirli koyun
eti, yüzünden tutulduğu geçici bir hastalık gibi bir takım rahatsızlıkları hariç
tutulursa, Peygamber Efendimiz o zamana kadar, büyük bir hastalık geçirmemişti:
(548). Esasen Rasûl-i Ekremin yaşayış tarzı, kendisini hastalıktan
uzaklaştıracak mahiyette idi. Az yer, sade bir hayat yaşardı. Tertemizdi. Beş
vakitte namaz için abdest alırdı: (549). Bununla beraber, İlâhî vahyin
tesirleri, başlangıçtanberi, çeşitli düşmanlarından gördüğü türlü kötülükler,
Peygamberlik vazifesinin ağırlığı gibi çeşitli yönlerden, pek sağlam olan vücudu
yıpranmış bulunuyordu.
Artık, Rasûli Ekrem, hayatının sona
ermiş olduğunu anlamıştı. Bu noktaya da zaman zaman işaretlerde bulunuyordu. Bu
sebepten, Hazreti Peygamberin hastalanması, ashabını, ciddi olarak endişeye
düşürmüştü.
Hastalığından bir gün evvel, Rasûl-i
Ekrem büyük bir ordu hazırladı. Bu ordu, Suriye sınırına gidecek, Arab
yarımadasının üst tarafını emniyet altına alacaktı. Peygamberimiz, güney
sınırından ziyade kuzeyi, Bizansa ve İrana bağlı olan Suriye'yi, Mısırı ve Irakı
düşünüyordu. Vakıa Vedâ Haccından sonra, rahatsızlığı haberi etrafa yayılınca,
birtakım yalancı peygamberler türemişti. Yemende: Esved, Yemâmede: Müseylime,
Esedoğulları diyarında: Tuleyha gibi, peygamberlik dâvasına kalkışanlar olmuştu.
Fakat Rasûl-i Ekrem, bunların hiçbirine ehemmiyet vermedi. Yarımadanın bütün
ahalisi, Allah'ın dinine girmiş olduğu için, bir iç tehlike yoktu. Yarımadanın
şurasında burasında görülen bir takım irtica (geriye dönüş) hareketleri,
Rasûlüllahı zerre kadar rahatsız etmiyordu. Çünkü, yeni din kökleşmiş ve bütün
yarımadaya hâkim olmuştu.
Ancak, Rasûl-i Ekrem, hristiyanlığın
hâmisi, asrının en büyük devleti, Bizansı ihmal etmiyordu. Hattâ "Tebük" seferi
bile bu maksatla yapılmıştı. Yirmiüç yıl devam eden "Peygamberlik" devrinde
Rasûl-i Ekrem, en son olarak hazırladığı Suriye ordusuna "Üsâme'"y'\ başkumandan
tâyin etti. Sancağı kendisine teslim ederken:
- Babanın şehîd olduğu yere git!
Düşmanları atlara çiğnet! Hareketinde acele et! Zaferden sonra oralarda çok
bekleme! Yolda delilsiz gitme!. buyurdu: (550).
Üsâme, sancağı aldı. Medine dışına çıktı. Bir fersah (bir saatlik) mesafede
"Cüruf" mevkiinde ordugâh kurdu. Askerini orada topladı. Ancak, Üsâme çok
gençti. Henüz yirmi (veya yirmiyedi) yaşındaydı. Vaktiyle "Mute" faciasında
şehîd düşen, Rasûl-i Ekremin azadlısı ve evlâtlığı başkumandan Zeyd'in oğluydu.
Muhacirlerden ve ensârdan pek çok zevat orduya verilmiş, Üsâmenin emrine
girmişti. Büyük Peygamberimiz bu hareketiyle, müslüman-lıktaki hakikî müsavatın
temellerini bir kat daha kuvvetlendirmek istemişti. Aynı zamanda, gençleri büyük
işlere karıştırmayı, onları büyük sorumluluğa alıştırmayı düşünmüştü.
Ancak, Rasûl-i Ekremin hastalığı ağırlaşınca, Üsâme ordusu da hareketini
geciktirmek zorunda kaldı. Şu kadar var ki, Hazreti Ebûbekir ile Hazreti Ömerin
Üsâme ordusuna verildiği rivayeti doğru değildir. İbni Teymiye bu rivayetleri
kat'î bir şekilde yalanlamaktadır: (551). Hadisler de, Şeyhülislâm Ah-med ibni
Teymiyetülharanî (ölümü:728/1327) ye hak verdirmektedir. Çünkü, Peygamberimizin
hastalığı esnasında, Hazreti Ebûbekrin, Hazreti Rasûl-i Ekrem'e vekâleten,
ashaba imamlık yaptığında hiç şüphe yoktur. Peygamberimiz tarafından Ebûbekir
Medine'de alıkonulmuştu.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Hicretin onbirinci yılı,
Safer ayında hastalandı. Sancağı kendi eliyle "Üsâme"ye teslim ettiği günün
ertesi günü sabahı, bir baş ağrısiyle uyandı: (19 Safer 11/6325. Buna bir de baş
dönmesi katıldı. Hastalık, zaman zaman şiddetleniyor veya hafifliyordu. Bu
suretle, 19 Saferden 1 Rabîulevvele kadar, tam onüç gün sürdü. Bu müddetin ilk
beş gününü: Zevcesi Hazreti Meymûnenin odasında, son sekiz gününü de, diğer
zevcelerinin muvafakatiyle, Hazreti Âİşenin hücresinde geçirdi. Bu suretle,
vefatına kadar, Ebûbekrin kızı Hazreti Âişe, bu Büyük İnsanın hizmetinde,
devamlı olarak bulunmuş oldu.
Hastalığının ilk günleri hem ıztırap çekiyor, hem de ateşi düştükçe camie
çıkıyor, cemaate namaz kıldırıyordu. Fakat, sonraları sıhhati müsade etmedi.
Camie çıkamaz oldu. O zaman "İmamlık" vazifesini, vekil olarak Hz. Ebûbekre
bıraktı.
Rasûl-i Ekremin hastalığı humma "fiyevr" idi. Kendisini, soğuk suyla, tedavi
ederek hafiftendiriyordu. Gerek imamlık vazifesini ve gerekse cemaate
nasihatlarını, hep hastalığının hafiflediği, ateşinin düştüğü zamanlar yapardı.
Hattâ, vefatına rastladığı son pazartesi günü sabahı da hastalığı böyle bir
hafiflik göstermişti.
Peygamberimizin hastalığı esnasında Amcası Abbâs daima yanında bulunurdu.
Kaldırmak gerekirse, bir tarafına Abbâs, öbür tarafına da Ali veya Üsâme
girerdi. Fakat, Hazreti Ali daima huzurda bulunmazdı: (552). Hastalığının ikinci
günü: bir tarafında Abbâsın oğlu Fadl, diğer tarafında Hazreti Ali oldukları
hald'e, Rasûl-i Ekrem camie çıktı. Minbere oturdu. Hamdü senadan sonra, sözüne
başladı:
- Ey Nâs! Kimin arkasına vurmuş isem, işte arkam! Gelsin vursun! Ben de kimin
hakkı varsa, işte malım! Gelsin, alsın! Burada mahcup olmak, âhirette mahcup
olmaktan hayırlıdır. Yanımde en sevgiliniz, benden hakkını isteyen veya bana
hakkını halâl edendir. Benden hak alınmalı ki, Rabbime temiz bir ruhla
kavuşabileyim!"
demişti.
Hutbeden sonra, öğle namazı kılındı. Rasûl-i Ekrem, yine minberde göründü. Aynı
sözlerini tekrarladı. O zaman ortaya bir adam çıktı. Üç dirhem alacaklı olduğunu
söyledi. Hemen ödendi.
Rasûl-i Ekremin hastalığı ilerledikçe, zaman zaman bayılma halleri de görülmeye
başladı. Vefatından beş gün evvel bir Perşembe günü: Evinde ashâbdan bazıları
toplanmıştı. Yatağının etrafında bulunanlara:
- Bana (kâğıt ve kalem gibi) yazacak
bir şey getiriniz. Size bir kitap (vasiyetname) yazdırayım ki, bundan sonra
yolunuzu şaşırıp helake düşmiyesiniz demişti.
O zaman, ashab arasında bir münakaşa başladı. Kimisi vasiyetname lehinde, kimisi
aleyhinde konuştu. Hazreti Ömer:
- Muhakkak Rasûl-i Ekremin hastalığı ağırlaşmıştır. Elimizde Kur'ân var. Allahın
Kitabı bize yeter!" deyince gürültü arttı. "Acaba baygınlık tesiriyle mi
söylüyor?" sorunuz! denildi. O zaman Rasûl-i Ekrem:
- Beni kendi halime bırakınız! Benim şu içinde bulunduğum (Allaha dönüş!) halim,
sizin beni meşgul etmek istediğiniz şeylerden hayırlıdır. Haydi
kalkınız!"buyurdu: (553).
Bu mesele Sünnîlerle Şiîler arasında büyük bir ihtilâfa yol açmıştı (554).
Şiîlere göre; Rasûl-i Ekremin yazdırmak istediği vasiyetname: "Ali" hakkında
idi: (555). Fakat, hakikat bu vasiyetnamenin "Ebûbekr" için olacağını
göstermektedir: (556). Daha sonra vefatına yakın:
- Müşrikleri Arabistan'dan çıkarınız! Dünyanın her tarafından gelecek (Müslim ve
gayrimüslim) elçilere, benim yaptığım gibi, ikramda bulununuz!" diye vasiyet
etmişti: (557).
Medine dışında karargâh kurmuş olan "Usâme ordusu" hazırlanıyordu. Fakat, bir
türlü yollanamadı. Çünkü, Rasûl-i Ekrem hastalandı. Hastalığı da gün geçtikçe
ağırlaşıyordu. Aynı zamanda münafıkların devam eden dedikodusu da araya
karışmıştı. Vasiyetname meselesinin münakaşa edildiği gün, öğleye doğru,
kendisinde biraz iyilik gören Rasûl-i Ekrem, vücuduna bol bol sular döktürdü,
duş yaptı. Hemen giyinerek cemaate gitti. Hz. Ali ile amcası Hz. Abbâsın oğlu
Fadl, koltuğuna girerek camie çıkmasına yardım etmişlerdi.
Rasûl-i Ekrem ashabına namaz kıldırdı. Namazdan sonra, minberin alt basamağına
oturdu. Bir hutbe okudu. Başında boz renkli bir sarık görülüyordu. Hamd ü sena
ettikten sonra, sözüne şöyle başladı:
- Ey Nâs!
Üsâme ordusunu yola çıkarınız! Üsâme gibi pek genç bir zâtın kumandanlığa tâyini
için birşeyler söylediğinizi duydum. Evvelce, babası
"Zeyd"in emirliğine de itiraz etmiş, aynı şeyleri söylemiştiniz. Allaha yemin
ederim ki, Üsâmenin babası kumandanlığa lâyıktı. Kendisini çok severdim: Zeyd,
nasıl kumandanlığa layıksa ve bana en sevgili ise, babasından sonra oğlu Üsâme
de o makama lâyıktır. O da sevimli kimselerdendir. Ona itaat ediniz!" buyurdu.
Ey Nâs!
Peygamberinizin irtihalini düşünerek telâş etmişsiniz! Dünyada hiçbir Peygamber
yoktur ki, ümmeti içinde daimî olarak yaşamış olsun. Benden evvelki
Peygamberlerden biri, ebedî olarak kaldı mı? Biliniz ki, ben de Rabbime
kavuşacağım. Muhakkak ki, siz de Allahınıza kavuşacaksınız! Dünyada hiç kimse
kalmaz. Herşey Allahın arzusuna bağlıdır. Allahın takdir buyurduğu zaman, ne öne
alınır, ne de o zamandan kaçılır! Sizinle buluşacağımız yer: "Kevser Havuzu
kenarı"dır. Herkim Havuz kenarında benimle buluşmak isterse, elini ve dilini
günahlardan sakınsın. Sizin bir daha puta tapıcılığa dönmenizden korkmuyorum.
Endişe ettiğim şey, sizin dünya işlerine dalarak, servete boğularak
yek-diğerinizin kanını dökmenizdir. işte, o zaman, siz de evvelki milletler
gibi, helak olursunuz!" (558)
Ey Nâs!
Allah, kullarından birini dünya hayatiyle âhiret hayatını tercihte serbest
bıraktı. Fakat bu kul âhiret hayatını seçti."
deyince, Hazreti Ebubekr ağlamaya başladı. Çünkü, orada bu sözün mânâsını
anlayan yalnız o idi. Rasûl-i Ekrem, bu beyaniyle kendisinin öleceğine işaret
ediyordu. O vakit,
- "Ağlama, yâ Ebâbekr!"
diye onu teselli etti.
- "Arkadaşlık, mâlî fedakârlık gibi her bakımdan bana en faydalı olan
Ebûbekr'dir. Kendime bir dost edinmek isteseydim, muhakkak o dostum, Ebubekr
olurdu. Lâkin İslâm dini hepimizi kardeş yaptı. Din kardeşliği, şahıs
kardeşliğinden üstündür."
sözleriyle, Ebûbekre olan sevgisini açıkladı. Hattâ,
- "Camie açılan, Ebûbekrin kapısından başka bütün kapıları kapayınız!" emrini
verdi: (559)
- "Sizden evvelki milletler, Peygamberler ve Evliyanın mezarlarını birer ibâdet
yeri yapmışlardı. Sizi böyle bir şey yapmaktan menederim." dedi. (560).
Minberden indi. Doğru, zevcesi Hazreti Âişenin hücresine gitti. Fakat, ashabın
endişesi üzerine tekrar Mescide döndü. Yine Hazreti Ali ile Fadl koltuğuna
girmişlerdi. Yine minberin alt basamağında durarak en son hutbesini (nutkunu)
söyledi, ensârı muhacirlere vasiyet etti:
- Ey Muhacirler! Size ensâr hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Onlar
benim hâs cemaatimdir. Onlar, vaktiyle, sizi evlerine misafir etmediler mi? Her
bakımdan, sizi nefislerine tercih etmediler mi?
Ey Nâs! Bugün halk Medine'de çoğalıyor. Müslümanların sayısı günden güne
artacak. Fakat, ensâr azalıyor. Günden güne azalacak. Sonunda ensâr, undaki toz
gibi kalacak. Onlara karşı yapacağınız vazifenin günü, bugündür. Müslümanların
işini üzerine alacak olanlar, onların fikirlerinden faydalanmalı." (561) dedi.
- "Ashabım!
İlk muhacirlere de hürmet etmenizi vasiyet ederin: Bütün muhacirler de
birbirlerine hayırlı olsunlar! Her iş, Allah'ın izniyle olur. Allah'ın iradesine
galebe etmeğe çalışanlar, sonunda mağlûp olurlar. Allah'ı aldatmak isteyenler,
muhakkak aldanırlar." (562) buyurdu.
Evvelce, Ebûbekr'den memnunluk gösteren Rasûl-i Ekrem, şimdi de:
- Ömer benimle hiledir. Ben, onunla bileyim. Benden sonra Hak, ömerle
beraberdir."
sözleriyle, Hazreti Ömerden hoşnutluk gösterdi ve bütün ashâbiyle halâllaştı. Bu
son hutbesinden sonra, minderden indi ve bir daha o makamda görünmedi. Yine
geldiği odasına döndü.
Bir yatsı vaktiydi: Namaz vakti girmiş, ezan da okunmuştu. Rasûl-i Ekrem,
namazın kılınıp kılınmadığını sordu. Cemaatin kendilerini beklemekte olduğu
söylenince:
Hemen yıkandı. Hazırlandı. Fakat ayağa kalkamadı. Düştü, bayıldı. Ayıldıkt an
sonra, namazı yine sordu. Aynı cevabı alınca: Tekrar yıkandı, fakat tekrar
bayıldı. Bu hal üç defa tekerrür etti. O zaman:
- Söyleyin Ebûbekre! Cemaate namazı kıldırsın! emrini verdi.
Hazreti Âişe, babasının imamlık yapmasını istemiyordu. Babası adına mazeret
beyan etti. Fakat, Rasûl-i Ekrem, verdiği emrini üç defa tekrarladı:
- "Söyleyin Ebûbekre! Namazı kıldırsın!"
Bunun üzerine, Hazreti Ebûbekr, Rasûl-i Ekrem adına, cemaate üç gün imamlık
yaptı. Ebûbekrin bu imam vekilliği: Bir Perşembe günü akşamı yatsı namaziyle
başladı, pazartesi günü sabah namazına kadar devam etti. Bu üç gün içinde (Bir
vakti: Perşembe, beş vakti: Cum'a, beş vakti: Cumartesi, beş vakti: Pazar, bir
vakti: Pazartesi olmak üzere) on yedi vakit namaz kıldırmış oldu:(563).
Rasûl-i Ekrem Efendimizin cemaate en son kıldırdığı namaz ise: Perşembe günü
"Akşam namazı" oldu. (564).
Ölümünden iki gün evvel, bir Cumartesi günü idi: Suriye ordusu başkumandanı
Üsâme geldi, cepheye gitmek üzere Rasûl-i Ekremle vedâlaştı. Fakat, ordu hareket
edemedi. Çünkü, Pazartesi günü Peygamberimizin hastalığı şiddetlenmişti.
Pazarı Pazartesiye bağlayan ölüm gecesi, ateş düşmüş, hasta çok rahat bir gece
geçirmişti. Ölüm günü olan Pazartesi sabahı: Rasûl-i Ekrem başını bağladı.
Yattığı odanın Mescide açılan kapı perdesini kaldırdı. Camie çıktı. Hazreti Ali
ile Hazreti Fadl yine kendisine yardım etmişlerdi. Ebûbekr, cemaate sabah
namazını kıldırıyordu. Ashabına baktı. Onların namazda saf bağlayarak ibâdet
halinde bulunduklarını görünce, memnun oldu, tebessüm etti. Rasûl-i Ekremin
camie gelişini gören müslümanlar da, Onun iyileştiğini sanmışlar, sevinçlerinden
namazlarını bozacak hale gelmişlerdi. Hattâ Hazreti Ebûbekr bile, mihrabdan
çekilmek istemiş, fakat, Rasûl-i Ekrem, yerinde durması için eliyle işaret
etmişti. Sol tarafında durarak, oturduğu yerde Ebûbekre uydu. Namazını kıldı.
Rasûl-i Ekremin son namazı bu oldu.
Namazdan sonra, cemaate döndü. Onlara nasihatlerde bulundu: (565). Rasûl-i
Ekrem, bu son konuşmasında mühim bir noktaya temas etmiş, müslümanian "puta
tapıcılık"tan sakınmaya davet eylemişti:
- Kendi peygamberlerine ve birtakım evliyaya aid mezarları birer "ibâdet yeri"
haline sokan yahudilerle hıristiyanlara uymayınız!" dedi.
Allah, yehud ve nasârâyı (hristiyanları) rahmetinden uzak kılsın! Bunlar,
Peygamberlerinin mezarlarını birer ibâdet yeri hafine soktular."
buyurdu: (566). Yahudilerle hristiyanların, Peygamber mezarlarına karşı
gösterdikleri, "puta tapıcılık" derecesine varan hürmetlerinden, mabedlerindeki
resim ve heykeller yüzünden müşrikliğe giden hareketlerinden ümmetinin uzak
kalmasını istedi.
Rasûl-i Ekremin Mescide son çıkışı bu oldu. Ashab, Onun yüzünü bir daha
göremedi.
Odasına döndüğü zaman, perdeyi indirtti. Artık, Rasûl-i Ekrem takatsizdi. Benzi
kansız, yüzü bembeyazdı: (567)
Pazartesi günü, gün ilerledikçe, Rasûl-i Ekremin bayılması arttı. Zevcesi
Hazreti Âişe başucunda duruyor; Kızı Hazreti Fâtime babasının ıztıraplarına
müteessir olmuş, hüngür hüngür ağlıyordu. Rasûl-i Ekrem, ona bakarak:
- Kızım! dedi, Baban bugünden sonra, hiç ıztırap çekmeyecek!"
diye onu teselli etti. O gün, öğleye kadar, kendisine, sık sık bayılmalar
geliyor, çok ıztırap çekiyordu. Fakat, halinden asla şikâyet etmiyordu. Yalnız,
yanında ufak bir su kabı bulundurmuştu. Arasıra iki elini bu kaba batırıyor,
yüzünü ıslatıyordu.
- La İlahe İllallah! Ölümün de şiddetleri var! Yâ Rabbi! Ölüm korkularına
dayanmak için bana yardım et!"
diyordu. Sonra elini kaldırdı. Ruhunu teslim edinceye kadar Allahına yalvardı:
- Allahım Beni affet! Beni Refîkı A'lâya (Peygamberlere, sadık kullara,
şehîdlere sâlih insanlara) ulaştır!
duasını tekrarlıyordu:(568). Rasûl-i ekremin başı, bu sırada Hz. Âişe'nin
kucağındaydı ve Onun son dakikasını anlatırken diyor ki:
- "Başı kucağımda olan Peygamberin gittikçe ağırlaştığını anlıyordum. Yüzüne
baktım. Gözleri dimdikti. Dudakları:
- Belki Refiki A'lâyı (en yüksek yoldaşın yoldaşlığını) tercih ederim." diyordu:
(569).
Bütün bunlardan Rasûl-i Ekremin, Huzuru İlâhîyi özlediği anlaşılıyordu:
(570)
Bu duayı üçüncü defa tekrarında eli düştü: (571). Gözleri tavana dikili kaldı.
Zevcesi Hazreti Âişe, Rasûl-i Ekremin başını şefkatle kaldırdı. Yastığa yatırdı.
Alnından öptü. Hâtemül Enbiyâ (Peygamberlerin sonuncusu) Hazreti Muhammed
Mustafâ'nın mübarek rûhu artık, mukaddes âleme uçmuş, Yüce Allah'ına kavuşmuştu
(1 Rabîulevvel 11/27 Mayıs 632 Pazartesi). Ay senesi hesabiyle tam: Altmış üç
yaşında idi: (572).
M.Zekâ Konrapa
![]() |