![]() |
Müslümanlığın Bütün Arabistanda Yayılışı
Hicretin altıncı yılı imzalanan Hudeybiye muahedesiyle müslümanlığın siyasî
varlığı, Kureyş kabilesi tarafından resmen tanınmıştı. O tarihten başlı-yarak,
Medine'ye, Arab kabileleri tarafından sefaret heyetleri gelmeğe başladı. Rasûl-i
Ekrem de asrın büyük devletlerine, komşu hükümetlere mektuplar yazıyor, elçiler
gönderiyordu. Onları İslama davet ediyordu. İslâmın, Hudey-biyedenberi devam
eden bu siyasî varlığı, sekizinci Hicret yılında, Mekke'nin fethiyle hakikî bir
devlet mahiyetini kazanmış oldu. Mekke, puta tapıcı Arabların din merkeziydi.
Her yıl, buraya, Hac mevsiminde, Arab yarımadasının her tarafından ahali akını
olurdu. Arab kabileleri, müslümanlarla Kureyşîler arasındaki siyasî ve askerî
mücadelelerin geçirdiği bütün safhalarını yakından takip ediyorlardı. Hele
Mekke'nin müslümanlar eline geçmesi ve puta tapıcılık kalesinin yıkılışı, Kureyş
kabilesinden mühim bir kısmının İslama girişi, Arab kabileleri üzerinde pek
büyük tesir yaptı. Çünkü, evvelce Rasûl-i Ekrem, herhangi bir kabileye başvursa
"önce kendi kabilesi olan Kureyşîler! ikna etmesi" cevabiyle karşılanırdı.
Dokuzuncu Hicret yılında yapılan
Tebük Seferi, büyük İslâm ordusunun, Bizans gibi, o devrin en büyük cihan
imparatorluğuna karşı meydan okuması, İslâmın kudretini dostuna da, düşmanına da
tanıtmıştı. Aynı zamanda, Müslümanlığın bütün Arabistanda yayılmasına da sebep
oldu. Tebük Seferinden sonra, artık, Arab kabileleri Medine'ye mümessiller
gönderiyorlar, Rasûl-i Ekremin önünde, İslama boyun eğiyorlardı. Halbuki,
evvelce, Rasûl-i Ekrem, İslâm dinini yayabilmek için, etrafa, kabilelere
mürşidler, muallimler (öğretmenler) gönderiyordu.
Sekizinci Hicret yılında yapılan
muhasarada, Rasûl-i Ekreme karşı koyan Tâif ve Tâifliler, Tebük seferinden
sonra, dokuzuncu Hicret yılında, herkesten evvel bir heyet göndererek Rasûl-i
Ekreme itaat etmişti.
Arab kabilelerinin göndermiş
oldukları mebuslar (mümessiller( En ziyade Hicretin dokuzuncu senesi içinde
gelmişlerdi. Bu yüzden dokuzuncu Hicret yılına: "Senetülvüfûd = Elçiler Yılı"
denildi: (491).
Vefd (elçi) kelimesinin cem'i olan "vüfud"
sefaret şeklinde gelen heyetlere verilen bir isimdi. Bu heyetler, Medine'ye
Arabistanın en uzak yerlerinden meselâ: Yemenden, Hadramuttan, Bahreynden,
Ammândan, Suriye ile İran hududundan geliyorlar, bağlılıklarını Rasûl-i Ekreme
bildiriyorlardı.
Arab yarımadasının her tarafından
mümessil heyetler gönderen Arab kabileleri pek çoktu. Sayıları, yetmişi
geçiyordu. İlk gelen heyet, yirmidört kişilik Hevâzin kabilesinin
mümessilleriydi. Bu heyet, sekizinci Hicret yılında, Tâif muhasarasından sonra,
Rasûl-i Ekremle, "Ci'râne" mevkiinde buluşmuşlardı. Son gelen heyet de: İkiyüz
kişilik "Neha" kabilesi mebuslarıydı. Bunlar da: Onuncu Hicret yılında, Medineyi
ziyaret için, Yemen bölgesinden gelmişlerdi.
Demek oluyor ki, Medine'ye gelen
kabile mümessilleri, en ziyade, Hicretin sekizinci, dokuzuncu ve onuncu
yıllarında Rasûl-i Ekremi ziyaret etmiş bulunuyorlardı.
Bu mümessil heyetler, ya müslüman
olmak için veya İslâm dinine girdiklerini bildirmek için veyahut kabul etmiş
oldukları İslâmın esaslarını öğrenmek için Medineye gelmiş bulunuyordu.
Medine'ye herhangi bir mümessil heyet
geldiği zaman, Rasûl-i Ekrem, hemen en iyi elbisesini giyer, o heyeti nezaketle,
sevgiyle, kabul ederdi. Bunlara çadırlar kurdurur, ziyafet verir, ikramlarda
bulunurdu: (492). Herkesin haline ve tavrına, her kabilenin âdetine ve
an'anesine göre, onlarla sohbet ederdi (493) Bazan da misafirlerini zengin
ashabın evlerine gönderir, onların da mi-safirseverlik duygularının çoğalmasına
gayret ederdi. Dönüşlerinde heyetlerin yol masrafını verir, onları münasip
hediyelerle yerlerine gönderirdi. Onuncu Hicret yılında mümessil heyetler için
Medine'de bir misafirhane bile hazırlandı: (494). O tarihtenberi, kabile
mümessilleri bu misafirhanede kalırlardı.
Rasûl-i Ekrem, müslümanlığı kabul
eden her kabileye, birer mürşid ve muallim de verirdi. Bu mürşidler, islâmın
temel kaynaklarını öğretirlerdi. Bunlar, aynı zamanda gezici birer "fıkıh
hocası" idi.
Halka hem İslâm fıkhını (i'tikad,
ibâdet ve ahlâk) öğretirler, hem de kabileleri medeniyete (insanlığa)
sokarlardı. Kabilelerin isteği üzerine onlara valiler de gönderilir, oralarda
hükümetler bile kurulurdu: (495).
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, müslümanlığı
kabul etmiş olan kabilelşrden "zekât ve sadaka" toplama işini düzene koydu. Bu
vazife için de müstakil bir daire ayrıldı. Kabilelere tahsildarlar gönderildi.
Her müslümanın vermesi "dînî farîza" olan "zekât", Beytülmâlin başlıca gelir
kaynağı oldu: (496).,
Müslümanlık, Arab yarımadasının her
tarama yıldırım süratiyle yayıldı. İslâm dini, Arabistan'ın en ücra köşelerinde
bile duyuldu.
Hicretin dokuzuncu ve onuncu
seneleri, müslümanlığın yayılma yılları oldu. Bu yarımadanın en uzak ve yakın,
her tarafından halk, deniz dalgaları gibi, fevc fevc Medine'ye akıyor, İslâm
dinine girmekte biribirleriyle rekabete kalkışıyorlardı (497).
- Allahın yardımı erişerek zafer
geldiği ve sen de insanların fevc fevc (kafile kafile) Allahm dinine girdiğini
gördüğün zaman teşbih et, Rab-bine hamdeyle ve mağrifetini dile. Çünkü Allah
tevbeleri kabul edicidir.
Medine'ye gelen kabileler arasında
hristiyan ve mûsevî olanlar da vardı: "Benî Necrân" ile "Benî Hanife" hristiyan
kabilelerinin meşhurlarıydı. Bunlardan Mecran hristiyanları, yetmiş kişilik bir
temsil heyeti göndermişlerdi. Medine'ye gelen heyetlerden en ziyade dikkati
çeken de, Necrân hristi-yanlarını temsil eden bu yetmiş kişilik heyet oldu.
Heyetin başında:Abdüimesih ile Abdülhârıs bulunuyordu. Bunlar, katolik
mezhebindeydi. Hicaz ile Yeman arasında uzanan zengin Necrân vadisi, uzun
yıllardanberi, hıristiyanlık propagandasının merkezi haline gelmişti. Diğer
kabile mümessilleri, müslüman evlerinde misafir edildikleri halde, Necrân
temsilcileri, Peygamber mescidinde misafir edilmiş, orada, kendi dînî
merasimlerini" icra etmelerine müsaade olunmuştu.
Ancak, Necrân heyetf, kendilerine
gösterilen geniş müsamahaya rağmen, İslâmlığı kabule yanaşmadılar. Yalnız, Rasûl-i
Ekremle bir anlaşma yaparak yurtlarına döndüler. "Kimseye tecavüz etmedikleri
takdirde, kendileri de asla tecavüze uğramayacaklardı.
Bununla beraber, hristiyanlık, Arabistan'da dikiş tutturamadı. Çok geçmeden
yerini müslümanlığa bırakmış oldu.
"Necid"de "Yemame" kabilelerinden Benî Hanife kabilesi de Medine'ye bir heyet
gönderdi. Müslümanlığı kabul etti. İçlerinde meşhur "Müseylime" de vardı.
Kabilesiyle birlikte Medine'ye gelmiş bulunan Müseylime, dönüşünde
müslümanlıktan ayrılarak "irtidad" etti, sonra da peygamberlik dâvasına kalktı.
Tarihte, kendisine, "Müseylimetülkezzâb = Yalancı Müseylime" adı verildi.
Bunlardan başka," Benî Esed" kabilesinin şeyhi Tuleyha, Yemen kabilelerinden "Ans"
kabilesinin şeyhi "Esved-i Ansî" de Medineye gelmişler, îmân ederek müslüman
olmuşlardı. Dönüşlerinde her ikisi de, Müseylime gibi, irtidad ederek (müslümanlıktan
çıkarak), peygamberlik sevdasına tutulmuşlardı. Fakat Rasûl-i Ekremden sonra,
Hazreti Ebûbekr -radıyallahu anh- devrinde, bütün mürtedler (mürteciler) gibi,
bu yalancı peygamberler (mütenebbîler) de cezalarını buldular, ortadan
kaldırıldılar: (11/632).
Rasûl-i Ekremi ziyaret eden kabilelerden: "Necid" ile "Bahreyn" arasında "Benî
Temîm" kabilesi eşrafı, en fasîh şairlerini bile getirmişlerdi. Rasûl-i Ekremin
huzurunda müslümanlarla şiir müsabakasına girmişler, mağlûp olunca, müslümanlığı
kabul etmişlerdi. İbni Esîrin bildirdiğine göre, "Benî Temîm" adına söz söyleyen
hatip Utarit idi. Müslümanlar adına Sabit oğlu Kays konuşmuş, Benî Temîm
hatibini susturmuştu. "Benî Tayy" kabilesi, müslümanlığa karşı, itaatsiz bir
tavır takınmış olup puta tapıcılıkta İsrar ediyordu.
Bir taraftan zekât ve cizye tahsildarları memleketi dolaşırken, diğer taraftan
da, çoğunlukla müslümanlığı kabul etmiş olan yerlerde putları kırmak için askerî
birlikler gönderiliyordu.
Hazreti Ali, ikiyüz kişilik (bir rivayette: üçyüz) bir askerî birlikle "Benî
Tayy" kabilesine aid eski bir mabedi yıkmağa memur edilmişti. Kabile başkanı,
bir tecavüze uğradıklarını sandı. Müslüman birliğini, kendi topraklarından
geçirmek istemedi. Aralarında bir çarpışma oldu. Kabile başkanı "Adiyy", seha-sıyle
Arab şairlerine konu olan meşhur "Hâtem Tâî"nin oğluydu. Suriye'de Gassanî
Arablarına sığındı. Kabilesinin birçok eşrafı, Hazreti Ali birliği tarafından
esir edilerek Medine'ye götürüldü: (498). Esirler arasında başkan Adiy-yin
hemşiresi ve Hâtem Tâînin kızı Sefâne de bulunuyordu. Sefâne, kendisinin
Peygamber huzuruna götürülmesini istedi. Resûl-i Ekremin huzurunda şöyle
konuştu:
- Yâ Resûlallah! Babam ölmüş. Tek akrabam, kardeşim dağlara kaçmış. Hürriyetmii
kazanabilmek için fidye vermeğe de iktidarım yok. Kurtuluşum için Senin yüksek
lûtfuna sığınıyorum. Babam Hâtemin adını duymuşsunuzdyr. Sahî bir adamdı.
Kabilesinin emîriydi. Esirleri kurtarır, kadınların ırzını korur, fukarayı
besler, felâkete uğramışlara yardım eder, hiç bir isteği reddetmezdi. Ben de
Hâtemin kızı Sefâneyim." deyince Rasûl-i Ekrem, dayanamadı:
- "Hâtemin kızı serbesttir. Babası âlicenap bif adamdı. Cenabı Hak, merhametli
olanları sever. Ömrünü puta tapıcılar arasında geçiren bir adam için, Allah'ın
merhametini dilemek caiz olsa, senin babana rahmet okurdum. "
buyurdu: (499).
Hâtemin kızıyle kabilesi eşrafı
serbest bırakıldı. Kendilerine kıymetli hediyeler verildi. Hâtemin kızı
Suriye'ye gitti. Kardeşi Adiyyi buldu. Rasûl-i Ekremin gösterdiği yüksek
semahati anlattı. Kardeşini Medine'ye gönderdi. Adiyy, Rasûl-i Ekremin huzuruna
girdi. İslâm dinini kabul etti. Rasûl-i Ekrem de, Adiyyi kabilesine gönderdi.
Başkanlığını iade eyledi. Adiyy kabilesine döndü. Onlara puta tapıcılığı
bıraktırdı. Bu suretle, "Beni Tayy" kabilesi de müslümanlığı kabul etmiş oldu:
(500).
Yine bu esnada, meşhur Arab şairi: "Züheyr
oğlu Kâ'b" (Kâ'b ibni Züheyr) de müslümanlığı kabul etmişti. Kâ'bın babası:
Züheyr idi.
Züheyr: İslâmdan önce, cahiliyye
devri şairlerindendi. Şiirleri müsabakayı kazanan "Muallâka ashabı "ndandı.
Kâ'be duvarına asılı yedi muallâka-dan birinin de sahibi Züheyr idi. Kasidesi,
üçüncü dereceyi almıştı. Züheyrin iki oğlu vardı: Buceyr, "Kâ'b. Buceyr, daha
evvel islâm dinini kabul etmiş bulunduğu halde, kardeşi Kâ'b, müslümanlığı kabul
etmediği gibi, müslümanlar aleyhinde tahrikleriyle tanınmış bir şairdi. Kâ'b,
Rasûl-i Ekremi de, islâm dinini de, İslâm inancını da zehirli hicviyeleriyle
tezyif ederdi. Buceyr, Kâ'b'a İslama girmesi için pek çok tavsiyelerde
bulunmuştu.. Fakat, bir türlü ikna edememişti. Sonunda Kâ'b, Rasûl-i Ekremin
âlicenaplığına sığınmaya karar verdi. Medineye geldi. Şehre geceleyin girdi.
Ertesi sabah gizlice Mescide sokuldu. Diz çökerek oturdu. Rasûl-i Ekreme:
-"Yâ Rasûlallah! Geçmişine tevbe
ederek İslâm dinini kabul eden "Kâ'-b"ı, huzurunuza müslaman olarak getirsem,
kendisini affeder misiniz?" diye sordu. Rasûl-i Ekrem'den:
- "Evet!" cevabını alınca, kendisini
tanıttı: Kâ'b ibni Züheyr" olduğunu bildirdi. Etrafında oturanlardan birkaçı,
Kâ'bı öldürmek için, Rasûl-i ek-remden müsaade istedi. Fakat Resûlullah:
- "Hayır! Kâ'b affolundu." buyurdu.
Bunun üzerine Kâ'b, Arab şiirinin bir şaheseri sayılan bir kaside inşâd eyledi,
huzurda okudu. Bu kasideye "Bâ-net Suâd" kasidesi denir. (Suâd, şairin
sevgilisinin adıydı.) Kaside, elliyedi veya ellidokuz beyittir. Şâir,
Peygamberimizi metheden beyite gelince, Rasûl-i Ekrem arkasından çıkardığı
hırkasını Kâ'ba hediye etti. Şair bu beytinde:
"Peygamber, dünyayı nurlandıran bir
meş'aledir, Her fenalığı mahveden Allanın kılıçlarından biridir. " diyordu:
(501).
Rasûl-i Ekrem, bürdelerini (Hırkai Seâdetini) şaire giydirdiği için Kâ'bın "Bânet
Suâd" kasidesi "Kasîdei Bürde" veya "Kasîdei Bür'e" adlarıyle şöhret buldu. (Bürde:
Hırka, Bür'e: Şifâ verici mânâlarına gelmektedir): (502).
Artık, Arabistan'da, müslümanlara
karşı duracak hiç bir kuvvet kalmadı.
İki yıl içinde, şurada burada yaşayan mûsevîlerden ve hristiyanlardan başka,
bütün Arab yarımadasına yalnız İslâm dini hâkim oldu. Her tarafta, ancak, "Tevhîd
alâmeti" olan "Allahüekber" sadası yükselmiş bulunuyordu. Bu parlak başarı,
insan kudretinden ziyade, Allahın tevfiki eseriydi: (503).
M.Zekâ Konrapa
![]() |