![]() |
Dünya Devletlerini ve Komşu Hükümetleri İslama Dâvet
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Mekkeli müşriklerle Hudeybiye barış andlaş-ması
yapmıştı (6/628): (459).
Hudeybiyeden Medine'ye dönüşünde ashabını topladı:
- "Ey Nâs! Cenabı Hak, beni âleme
rahmet olmak üzere gönderdi: (460) Dikkat ediniz, İsânın havarileri gibi,
ihtilâfa düşmeyiniz. Kalkınız, benim adıma, hakikati ilân ediniz!" buyurdu:
(461).
İslâm dinini her tarafa yaymak,
Peygamberliğini bütün dünyaya bildirmek zamanının artık gelmiş bulunduğunu
anlattı. Çünkü Rasûl-i Ekrem, yalnız Arabların peygamberi değildi. "Müslümanlık,
bütün dünyanın hayrı için gönderilen yüksek bir davettir. Müslümanlık din
birliğidir. Müslümanlık, bütün insanları birbirine bağlıyacak, bütün dünyayı
kaplıyacak îman birliğidir. Müslümanlık, bir Arab daveti, bir Arab birliği, bir
Arab dini değildir. Müslümanlık insanlık dinidir, islâm birliğidir. Bu İslâm
birliğine ilk giren millet de Arablar oldu: (462). Arablar, kendisinden ancak
İlâhî vahyi dinlemek için Hazreti Peygamberin etrafında toplanmışlardı." (463).
Hudeybiye muahedesi, iki taraf
arasında sulhu ve emniyeti sağlamıştı. Rasûl-i Ekrem, yaşadığı devrin büyük
devletlerine: (Bizans Kayserine, İran Kisrasına), komşu hükümetlere: (Habeş
Necâşisine, Mısır Azizine), Arab beyliklerine: (Gassânî Beyliğine, Yemâme
Beyliğine) gönderilmek üzere kâtiplerine mektuplar yazdırdı. Altı devlet
başkanını İslama davet etti. Bütün mektuplar "Hâtemi Nebevi" denilen bir mühürle
mühürlendi. Bu gümüş Peygamber mührünün üzerinde: "Muhammedün Resûlullah"
ibaresi vardı: (464).
Hicretin yedinci yılı, Muharrem
ayında (628) yazılmış olan bu mektupların her biri, ayrı ayrı, Resulü Ekremin
elçileri vasıtasiyle gönderildi. Sefirlerin bir takımı Hayberin fethinden önce,
diğer takımı da sonra, yola çıkarıldı. Resulü Ekremin gönderdiği elçileri
şunlardı:
1) Ashabdan Dihyetülkelbî:
Bizans İmparatoruna,
2) Huzâfe oğlu Abdullah: İran
Kisrasına,
3) Ümeyye oğlu Umeyr: Habeş
Necâşisine
4) Beltea oğlu Hâtıb: Mısır
Azizine,
5)
Vehb oğlu Suca': Ğ assan Emirine,
6) Umeyr oğlu Selît: Yemâme
Melikine, gönderildi.
1) Bizans İmparatorlarına "Kayser" İran Şehinşahlarına da "Kisra"
denirdi. O zaman Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğunda "Herakliyüs, İrakliyüs"
sülâlesi (610-717) bulunuyordu: (465). İmparatoru da "Herakliyüs" idi.
Konstantiniyye (İstanbul), Doğu Romanın başşehriydi. (Huleyfetülkelbîoğlu) Dih-ye,
Rasûl-i Ekremin mektubunu götürdüğü zaman Bizans İmparatoru Hirakl (Herakliyüs),
Kudüste bulunuyordu. İranlılara karşı kazandığı parlak zaferden dolayı: (466)
minnettarlığını bildirmek için, büyük bir ihtişam içinde Kudüse gelmisti.
Kayserin geçeceği yerler halılarla döşenmiş, ayakları önüne de çiçekler
serpilmişti: (467).
Mektup, İmparatora, Gassanîlerin
emiri Haris eliyle verildi. Gassanî Arab Beyliği, Suriye'de Bizansın himayesi
altında bulunuyordu. İdare merkezi "Bus-râ - Havran" idi. Rasûl-i Ekremin
mektubunu da, elçisini de imparatora bildiren Haris, Hazreti Peygamber aleyhinde
harekâtta bulunmak üzere imparatordan izin istemişti. Fakat imparator, bu izni
vermedi. Yalnız, İranlılara karşı kazanılan zafer münasebetiyle Kudüste
yapılacak merasimde Harisin bulunmasını faydalı gördü: (468).
Kayser Herakliyüs, Rasûl-i Ekremin
elçisini çok iyi karşıladı. Mektubu aldıktan sonra, o havalide Ârablardan bir
kimse varsa, huzuruna getirilmesini istedi. Hudeybiye mütarekesinden sonra,
Suriyeye gitmiş olan Kureyşîlerden bir ticaret kafilesi "Gazze"de bulunuyordu.
İçlerinde de müslümanlığın amansız düşmanı "Ebûsüfyan" vardı.
İmparator Hirakl, o gün otağının
bütün ihtişamiyle parlamasını emretti. Tacını giydi, tahtına oturdu. Bizansın
büyük devlet adamları, piskoposlar, bütün rahipler sıra sıra imparatorun
etrafına sıralanmışlardı.
Arab tacirleri, imparatorun huzuruna
getirildi. Bunlar, oarlak merasimle karşılandı. Kayser, Peygamber hakkında bilgi
edinmek istiyordu. Kendilerine şöyle hitap etti:
- "İçinizde, Peygamberlik dâvasına
kalkan bu zâta, soyca en yakın kim var?" diye, Kureyş kafilesine sordu. Hemen
Ebûsüfyan ileri atıldı:
- "Onun en yakını benim! diye cevap
verdi. Mekke'nin devlet başkanı Ebûsüfyan, o zaman henüz müslüman değildi. Rasûl-i
ekrem hakkında, Kayserle aralarında dikkate lâyık bir konuşma yapıldı: (469).
Ebûsüfyan, orada yalan söyliyebilecek bir durumda bulunmuyordu. Arkasında duran
kafile arkadaşlarından çekinmişti: (470). İmparator, Ebûsüfyana şu soruları
sordu:
- "içinizde Peygamber ailesinin
mevkii nasıldır?"
- "Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem- asîl bir ailedendir.
- "Ondan evvel, aileniz içinde
Peygamberlik iddiasında bulunan oldu mu?"
- "Hayır, olmadı."
- "Aileniz içinden hükümdar çıktı
mı?"
- "Hayır çıkmadı."
- "Yeni dine girenler, kavmin eşrafı
mı, zayıfları mı?"
- "Çoğunlukla eşrafı değil, halkın
zayıfları."
- "Ona tâbi olanlar artıyor mu,
eksiliyor mu?"
- "Artıyor."
- "Onun dinine girr^Kten sonra, çıkan
var mıdır?"
- "Hayır yoktur."
- "Peygamberlik dâvasından önce, bu
zâtın hiç yalan söylediğini görmüş müydünüz?"
- "Asla!".
- "Taahhüdlerinde, sözünde durmadığı
hiç oldu mu?"
- Hayır. Ancak, biz şimdi onunla bir
mütareke halinde bulunuyoruz." Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz!
Muahedeye riayet edip etmiye-ceğini göreceğiz.
- "Onunla hiç harb ettiniz mi?"
- "Evet, ettik."
- "Netice, ne oldu?"
- "Harb tâlii nöbetledir. Bazan O,
bazan biz galip gelirdik."
- "Peygamberin size emirleri,
tavsiyeleri nelerdir?"
- "Yalnız Allaha kulluk ediniz, Ona
şerik (ortak) koşmayınız, dedelerinizin dinini bırakınız! diyor, namaz kılmayı,
zekât vermeyi, iffetli olmayı, doğru söylemeyi, akrabaya saygılı olmayı
emrediyor."
Bundan sonra, İmparator (Herakliyüs)
tercümanı vasıtasiyle sözlerine şöylece devam etti:
- "Peygamberin sülâlesini sordum.
Asîl bir aileden geldiğini söylediniz. Peygamberlerin soyu daima asîl olur.
Evvelce ailesi içinden hiç kimse böyle bir dâvada bulundu mu? dedim.
Bulunmadığını söylediniz. Böyle olsaydı, Muhammedin -sallallahu aleyhi ve sellem-
davetini eski bir dâvanın devamı sayardım. Ailesi içinde hükümdarlık eden bir
kimse gelmiş mi? dedim. Gelmedi, dediniz. Bundan da Onun servet ve saltanat
arkasında koş-madığnı anladım.. Evvelce Onun bir yalanını tuttunuz mu? sorumun
cevabı: "Hayır!" oldu. Onun yalan söylemediğine şehâdet ettiniz. İnsanlara yalan
söylemeyen, Allaha karşı da yalan söylemeye cesaret edemez. Ona uyan-, lar,
halkın eşrafı mı, yoksa zayıfları mı? diye sordum; zayıf insanların kendisine
tâbi olduğunu beyan ettiniz. Peygamberlere ilk uyanlar, daima öyledir.
Arkadaşları artıyor mu, eksiliyor mu?
soruma da: Daima artıyor, dediniz. Hak dinde daima böyle olur. Onun dinine
girenlerden beğenmemezlik yüzünden çıkanlar oluyor mu? sualime de: - Hayır,
olmuyor, karşılığını verdiniz. İmân kalbde kökleşince, bir daha çıkmaz. Hiç
kimseyi aldattı mı? dedim; Peygamberin kimseyi aldatmadığını itiraf ettiniz.
Hakîkî peygamberler böyledir. Sizi, neye davet ettiğini sordum. Peygamberin sizi
Allah'tan korkmağa, Allaha kulluk etmeğe, Ona ortak yapmamağa, çağırdığını,
söylediniz. Eğer bu sözleriniz doğruysa, ben de size haber vereyim ki, pek yakın
zamanda, şu ayaklarımın bastığı yerler o zâtın olacaktır: (471). Ben, bu
Peygamberin geleceğini biliyordum. Fakat, Onun Arabistandan çıkacağını
zannetmiyordum. Arabistan'a gi-debilsem, Onunla görüşmek için her türlü zahmete
katlanırdım. Yanında olaydım, kendi elimle Onun ayaklarını yıkardım, suyunu
dökerdim: (472)" demiştir.
Ondan sonra, Bizans İmparatoru Hirakl,
Rasûl-i Ekremin İmparatora göndermiş olduğu mektubunu okuttu. "Besmele" ile
başlanmış olan bu mektubunda Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle diyordu:
"Allahın kulu ve Peygamberi Muhammed
-sallallahu aleyhi ve sellem-den Rumun büyüğü "Hirakl"e. Doğru yolda gidene
selâm olsun. Bundan sonra, ben seni Islama davet ediyorum. Islama gir ki,
selâmette kalasın. Allah sana ecrini iki kat versin. (Hem isa'ya hem de muham-med'e
îmân ettiği için). Eğer kabul etmezsen bütün halkın vebali senin boynunadır.
"'(473)
Rasûl-i Ekrem, Kur'anı Kerîmden şu âyeti de mektubuna eklemişti.
- "Ey Ehli Kitâb! Sizinle aramızda
birleşeceğimiz doğru bir söze geliniz! Allah'tan başkasına ibâdet etmiyelim. Ona
hiç bir şeyi ortak yapmayalım. Allahtan başka biribirimizi rab edinmiyelim.
Şayet (Ehli Kitâb) yüzçevirirse (Ey Ehli İslâm) onlara deyiniz: Şahid olunuz,
biz müslümanız!" (474).
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bu
mektubuyla ehli kitabı (yahudilere hristi-yanları), ondört asır önce, Tek Tanrı
inancında birleşmeye davet etmiş bulunuyordu.
İmparatorla Ebûsüfyan arasında
yapılan bu konuşmalardan, toplantıda hazır bulunan papazlar son derece
hiddetlenmişlerdi. Rasûl-i Ekremin bu mektubu ise, onları büsbütün çılgına
çevirdi. Halbuki, İmparator Hirakliyüsün kalbinde müslümanlığa karşı büyük bir
duygu peydah olmuştu. Memleketin büyük din adamlarını müslümanlığa imale etmek
istemiş, fakat, bunlarda en ufak bir temayül göremediği gibi, tersine olarak,
aleyhine bir cereyanın belirdiğini sezmiş, mevkiinden çekinmiş, hemen sözünü
değiştirerek samimi duygusb-nu açıklıyamamıştı. Yalnız, Rasûl-i Ekremin elçisini
güzel bir karşılıkla geri çevirdi.
Resûlullah'ın, Kur'âna dayanarak,
ehli kitaba yapmış olduğu bu teklif kabul edilmiş olsaydı, insanlık dünyası,
için, ne büyük kazanç olacaktı!
Bütün dinler arasında müşterek bir
imân esası konulacak, bütün insanlar arasında kardeşlik kurulacak, bütün din
ihtilâfları kalkacaktı! (475).
2) Bizansın komşusu ve rakibi
"iran"da o esnada "Sâsânî" sülâlesi vardı, iran Şahı "Husrev Perviz" idi. İranın
devlet merkezi: "Medayin" şehriydi. O zaman, İranlılar, "mecusîlik" denilen
"ateşe tapma" mezhebindeydı.Ateş-perestlik mezhebi: Mîlâddan tahminen altı asır
önce, "Zerdüşt" adında bir filozof tarafından ortaya konmuştu. Zerdüşt
mezhebinde iki tanrı vardı: Hürmüz, Ehrimen.
Hürmüz: Aydınlık, temizlik, hayr
tanrısıydı. Ehrimen: Karanlık, pislik şer tanrısı sayılırdı. Ateş, her şeyi
temizlediği için, Hürmüzün mümessiliydi. Ateşe tapmak bundan ileri geliyordu.
Hürmüze "Ahuramazda" denildiği için, Zerdüşt mezhebine "Ahuramazda"nın adından
dolayı "Mazdeizm" adı verilmiştir. Zerdüşt veya Mazdeizm mezhebinin kutsal
kitabı da "Avesta" idi.
Rasûl-i Ekrem, iran hükümdarını
İslama davet için, mektubunu ashâbdan: "Huzâfe oğlu Abdullah" vasıtasıyle
göndermişti. Bir rivayete göre Abdullah, Rasûl-i Ekremin mektubunu bizzat
kendisi, şaha Medayinde verdi.
Diğer bir rivayete göre de, Rasûl-i
Ekrem, mektubunu Bahreyn emiri, o zaman İrana bağlı bulunuyordu. Setir Abdullah,
mektubu, Bahreyn emiri "Mün-zir"e verdi. Münzir de Rasûl-i Ekremin mektubunu
götürdü, iran Kisrasına sundu. "Besmele" ile başlayan bu mektubunda da Rasûl-i
Ekrem şöyle buyuruyor:
- "Allahın Peygamberi Muhammed'den
Fâris (Iran)in büyüğü Kisraya. Doğru yola gidenlere. Allaha ve Onun Peygamberine
inanan/ara selâm, Allahtan başka tanrı olmadığına, benim de bütün insanları
inzar (korkutarak menetmek] için, gönderilen Peygamber olduğuma şeha-dt't
ederim. Müslüman ol ki, selâmet ve seâdeti bulasın! Eğer kabul etmezsen, bütün
mecûsîlerin günahı hep senin boynuna olsun." (476).
İran Kisrasına gönderilen Rasûl-i
Ekremin mektubunda, Peygamberimizin adı, iran Şahının isminden evvel yazılmıştı.
İran hükümdarlarına yazılan mektuplarda, kisraların isimleriyle başlanması
İranda bir âdetti. İran Şahı Hus-rev Perviz çok mağrurdu, ihtişam ve debdebeyi
seven bir hükümdardı. Dünyada hiç bir hükümdar adının kendi isimden önce
yazılmasına dayanamazdı. Hele Mekkeli bir muhacirin, kendisi gibi, azametli bir
hükümdara eşit bir muamele yapmasını küstahlık saymıştı.
Abdullah, bu mektubu sunduğu zaman
Husrev, hiddetle bozuldu. Saltanat gururu onu doğru yoldan ayırmıştı:
- "Bana karşı bu küstahlığa cür'et
eden kimdir? Kimdir o adam ki, ismini benim ismimden evvel yazmak cesaretini
gösteriyor?" dedi. Kıpkırmızı kesildi. Hiddetle mektubu parça parça etti. Fakat,
Peygamberimizin mektubunu yırtarken, kendi adını da parçalamıştı. Elçiyi de
hakaretle huzurundan çıkardı. Peygamber elçisi, Husrevi bu derece hiddetli
görünce, hemen geri döndü. Gördüğünü de Rasûl-i Ekreme anlattı. Ö zaman
Peygamberimiz sakin bir halde:
- "Kisranın devleti de öylece parça
parça olacak.'" buyurmuştu'.(477).
Çok geçmeden de Rasûl-i Ekremin bu
beyanı yerine geldi: (478).
Husrev, Rasûl-i Ekremin mektubunu
yırttıktan ve elçisine hakaret ettikten sonra, hemen İranın "Yemen" valisi "Bâzân"a
emirler vermiş:
- "Hicazda Peygamberlik dâvasında
bulunan adamı (veya başını) derhal göndermesini" istemişti. Perviz, Bizansa
karşı uğradığı mağlûbiyetin acısını, bu suretle çıkaracağını umuyordu: (479).
Yemen Valisi Bâzân da Rasûl-i Ekremi
tevkif için Medineye iki adam göndermişti. İranlıların yanında Arabların hiç bir
kıymeti yoktu. İran askerinin herhangi bir Arabi yakalayıp götürmesi basit ve
adî bir olaydan ibaretti.
Bâzânın adamları Medineye geldi.
Peygamberimize maksatlarını açıkladılar. iran Şahının emrini yerine
getireceklerini bildirdiler, kendileriyle beraber gitmesini, aksı takdirde İran
askerlerinin bütün Hicazı yerle bir edeceklerini sözlerine eklediler. Halbuki,
iran Şahı Husrev Perviz, tam o sırada, oğlu "Şirveyh" tarafından sarayında
öldürülmüştü.
O zaman Rasûl-i Ekrem bunlara:
- "Geri Yemene dönünüz! Bâzâna haber
veriniz: Hükümdarları Kisra. iran'da öldürülmüştür. Husrevin payitahtında,
yakında İslâmın hâkim olacağını da söyleyiniz!" buyurdu.
Müslümanlığı kabul ederse Bâzânın
yerinde "Yemen"de bırakılacağını ilâve eyledi.
Henüz İranlılar varmadan, Husrevin
öldürülmesi haberi, İrandan Yemene varmış bulunuyordu. Esasen Yemen, İranın
Bizansa yenildiğini, Kureyşin Peygamberle barış yoluna girdiğini biliyordu.
Bütün bu sebeplerden, Bâzân, hemen İslâm dinini kabul etti. Mevkiini korudu.
Yemende Rasûl-i Ekremin ilk valisi oldu.
3) Habeş Necâşîsine
(hükümdarına), Peygamberimizin mektubunu Ümeyye oğlu Amr götürmüştü.
Rasûl-i Ekremin elçisini en iyi karşılayan Habeş Necâşîsi Adhame oldu.
Amr ashabın bahadırlarındandı. Elçilik vazifesini pek iyi idare etmişti. Rasûl-i
Ekrem, Adhame'ye yolladığı mektubunda:
- "Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahın Elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem- den Habeş Meliki Necâşîye. Ey Melik! Müslüman olmanı dilerim. Ben senin
namına (Melik, Kuddüs, Selâm, Mü'min, Mühey-min olan) Allaha hamd ve sena
ederim. Ve şehâdet ederim ki, Meryem oğlu, İsâ, Allahın ruhu ve kelimesidir.
Allah, o kelimeyi ve ruhu (çok temiz ve afif olan) Meryem'e nefhetti ve bu
suretle, Meryem, /saya hâmile oldu, ve böylece Allah, ruhuyla ve nefhiyle İsâyı
yarattı. Nasıl ki, Âdemi de Allah, yed-i kudretiyle yaratmıştır. Ey Melik seni,
eşi ve ortağı olmayan bir Allaha îmâna ve Ona ibadete ve bana uymaya, Allah'dan
gelen şeylere îmâna davet ediyorum. Çünkü ben, Allah'ın elçisiyim. Seni ve
askerini azız ve celîl olan Allaha davet ediyorum. Size ben tebliğettim ve
nasihat eyledim . Siz de nasihatimi kabul ediniz! Doğru yola gidenlere selâm
olsun!" buyurdu: (480).
Rasûl-i Ekremin bu mektubuna, Necâşî şöyle cevap verdi:
- "Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahın Resulü Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem- 'e, Necâşî Adhame tarafından Yâ Nebiyyallah! Selâm sana ve Allahın
bereketi senin üzerine olsun. O Allah ki kendisinden başka hakikî ma-bud yok.
Ancak O var. Yâ Resûlallah! Hazreti İsâ hakkındaki beyanı hâvi mektubunuz bana
vâsıl oldu. Yerin ve göğün Râbbine yemin ederim ki, Hazreti İsâ da kendi
hakkında zikrettiğiniz şeylerden fazla bir şey söylememiştir. Onun tebligatı da
hep buyurduğunuz gibidir. Bize tebliğe memur olduğunuz "İslâmın esaslarını"
öğrendik. Amcan oğlu (Cafer Tayyar) ile diyarımıza hicret eden ashabla tanıştık.
Ben şehâdet ederim ki, Sen Allahın Resulüsün.
Sözünde sadıksın. Geçmiş peygamberleri tasdik ediyorsun. Yâ Resûlallah! Ben,
Zât-ı Risâletlerine bey'at ettim. (Sizden önce) Amcan oğluna da bey'at edip onun
delaletiyle, âlemlerin Rabbi Allah Teâlâya îmân ederek müslüman
oldum.."(481).
Necâşî, Rasûl-i Ekremin mektubunu okuduğu zaman, yanında, Habeş muhacirlerinden
Hazreti Ca'fer vardı. Ebûtâlibin büyük oğlu Ca'ferin huzurunda müslümanlığı
kabul etti: (482). Rasûl-i Ekremin talebi üzerine de Ha-beşistanda bulunan
muhacir kafilesini iki gemiye bindirerek gönderdi. Ca'ferin başkanlığında
bulunan bu ikinci muhacir kafilesinin Habeşistandan dönüşü Hayberin fethi
zamanına rastlamıştı. Rasûl-i Ekrem, bu iki hâdiseden (Hayberin fethi ile
Ca'ferin gelişi) son derece sevinç duymuştu: (Hayberin Fethi maddesine
bakınız!).
4) Mısıra da Rasûl-i Ekremin mektubunu götüren Hâtıb oldu. Ashâbdan Ebûbeltea
oğlu Hâtıb da, elçi olarak, Mısır valisi Mukavkısa gönderilmişti. O zaman Mısır
hükümeti, Doğu Roma (Bizans) imparatorluğuna bağlı bulunuyordu. Mısır Meliki,
Bizans İmparatorları tarafından tayin edilirdi. Mukavkıs, İskenderiyede
otururdu. Mukavkısa mektubu Hâtıb, İskenderiyede verdi. Rasû-li Ekremin bu
mektubunda da:
- "Bismillahirrâhmânirrahîm. Allahın kulu ve Resulü Muhammed -sallallahu aleyhi
ve sellem- den Kubt milletinin büyüğü "Mukavkıs"a. Seni İslâm camiasına ve
dinine davet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmete eresin ve müslüman ol ki, Allah
mükâfatını iki kat vere (hristi-yanlık ve müslümanlık mükâfatı). Eğer bu
davetimi kabul etmezsen, bütün Kubt kavminin günahı boynuna olsun!" buyurulmuş
(483). Bizan-sın mektubuna konulan Kur'ân âyeti de bu mektuba eklenmişti (484).
Bizarısın Mısır valisi Mukavkıs, Habeş Necâşîsi gibi davranamadı, müslümanlığı
kabul edemedi. Fakat, İran Kisrası gibi de, Rasûl-i Ekremin mektubunu yırtacak
derecede çirkin harekette bulunmadı. Hattâ, İmparator Hirakliyüsten daha ileri
gitti. Elçi Hatibi saygı ile karşıladıktan başka, Resû-lullaha kıymetli
hediyyeler bile göndermişti. Devrin an'anesine uygun olarak gönderilen bu
hediyyeler arasında iki cariye ile bir de binek hayvanı vardı: (485) Mukavkıs,
Rasûl-i Ekreme bir de Arabca mektup yazmıştı. Mısır valisi, cevabî mektubunda:
- "Abdullahın oğlu Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- 'e Kubtîlerin büyüğü
Mukavkıstan. Sana selâm. Mektubunu okudum. Dediğini ve davetini anladım. Bir
Peygamber daha kaldığını biliyordum. Fakat, Onun Şamdan, çıkacağını
zannediyordum. Elçine ikram ettim. Sana, Kubtîler arasında yüksek mevkii bulunan
iki kız ile bir elbise, bir de binmek için binek hayvanı gönderiyorum" diyordu:'
<486).
***
5) Suriyede Gassanî Arablarının başkanı Hâris'e, elçi olarak, Rasûl-i Ekrem "Şucâ"\
gönderdi. Suca' Bedir gazilerindendi. Bütün gazvelerde Rasûl-i Ekremle birlikte
bulunmuştu. Gassanî Meliki Ebû Şemmer oğlu Haris, Samda, Bizans imparatorunun
bir vâlisiydi. Samın Belka şehri, Gassanîlerin hükümet merkeziydi. Suca, Rasûl-i
Ekremin mektubunu, Ebû Şemmer oğlu Harise verdiği zaman, Haris, Samın Guta
şehrinde bulunuyordu. Rasûl-i Ekrem bu mektubunda da:
"Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahm Rasûlü Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-
den Ebû Şemmer oğlu Harise. Doğru yolda gidenlere ve Allaha inanan ve Resulünü
tasdik edenlere selâm olsun! Ey Hükümdar, seni, ortağı bulunmayan bir Allaha
inanmaya davet ediyorum . İcabet ederseniz, yine hükümdar olarak kalacaksınız!"
diyordu: (487) Haris Rasûl-i Ekremin mektubunu okur okumaz hiddetle yere attı
(!) Şimdi'ben, Onun üzerine geliyorum (!) dedi. Elçisine de fena muamelede
bulundu. Müslümanlara karşı harekete geçebilmek için askerî hazırlıklara
girişti. Hattâ, Bizans İmparatorundan izin bile istedi. Medine üzerine asker
sevkedecekti. Fakat, imparator bu isteği reddetti. Halbuki İmparator Herakli-yüs,
Rasûl-i Ekremin mektubuna ve elçisine karşı saygılı davranmıştı. Harisin bu
hareketi yüzünden, Peygamber Efendimiz, Suriye, cihetine karşı daima ihtiyatlı
bulunuyordu. Mute ve Tebük seferleri bundan ileri gelmişti.
6) Arab beylerinden Yemâme Hâkimi (Meliki) Höze hıristiyandı. Rasûl-i Ekrem,
Yemâmeye elçi olarak "Amr oğlu Süleyt"\ gönderdi. Süleyt, Habe-şistana göç eden
ilk müslümalardandı. Hicretin onikinci yılında "Yemâme" savaşında şehîd düşen
ashabdandı.
Amr oğlu Süleyt, Rasûl-i Ekremin mektubunu Ali oğlu Höze'ye verdi. Rasûl-i Ekrem
bu davetnamesinde de:
- "Bismillâhirrahmanirrahîm. Allahın Peygamberi Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem- den Ali oğlu Höze'ye. Doğru yoldan gidene selâm olsun! Bilmelisin ki,
Rabbim, islâm dinini yakın bir zamanda, dünyanın uzak ufuklarında parlatacaktır.
Ey Höze! Müslüman ol ki, selâmete eresin. Ben de idaren altında bulunan
memleketi yine senin idarende bırakayım"
buyurmuştu: (488).
Rasûl-i Ekremin mektubunu Ali oğlu Höze, elçi Süleyt'in elinden almış, garip bir
cevapla karşılık vermişti. Yemâme Meliki Höze, Peygamberimize' verdiği
cevabında:
- "Bütün dedikleriniz iyi. Eğer beni kendine veliaht edersen, hükümetinden bana
bir hisse ayırırsan, ben de müslüman olur, sana yardıma koşarım. Olmazsa seninle
savaşırım!" diyecek kadar cür'et göstermişti. Fakat, Rasûl-i Ekrem de:
- "Elimde bir karış yer olsa, ondan bile sana bir şey vermem." demişti.
Bazı İslâm tarihçilerine göre, Şam hristiyanlarından Erkün ile Höze arasında
şöyle bir konuşma yapılmış. Erkün:
- "Peygamber Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ile münasebetiniz nasıl?"
Höze:
- "Geçenlerde bir mektubunu aldım. Beni İslama davet ediyordu. İcabet etmedim."
- "Neden icabet etmedin?"
- "Ben, dinine bağlı bir adamım. Eğer müslüman olursam, ne din kalır, ne
saltanat!"
- "Ey Höze, yanlış düşünüyorsun! Eğer sen, Muhammed'e tâbi olsaydın, muhakkak
seni memleketinde bırakırdı. Senin için doğru yol Muhammed'e tâbi olmaktı. İyi
bil ki, O Peygamber, Meryem oğlu İsa'nın müjdelediği bir Peygamberdir. Biz
hristiyan ulemasına göre, İncil'de: "Muhammed Resûlullah" diye yazılmıştır ve bu
muhakkaktır, demişti.
Ancak, Yemâme hâkimi yaşamadı. Müslümanların Mekke fethinden dönüşünde, İslama
gelmeden, eski dininde olduğu halde vefat etmiş olduğu duyulmuştu.
Rasûl-i Ekremin yabancı devletlere göndermiş bulunduğu elçiler altı taneydi.
Sahîhi Buhârîve Buhârîyi şerh ve izah eyleyen Allâme Bedruddîn Aynî de bu
elçilerin altı olduğunu bildirmişti. Fakat, "Zâdülmeâd" sahibi İbnülkayyim, bu
altı sefire ikisini daha ekliyerek sekize çıkarmış bulunmaktadır. Zâdülmeâd
yazarının ilâve ettiği bu iki elçi de: Alâi Hadramî ile As oğlu Amrdi.
Alâi Hadramî, Rasûl'i Ekremin mektubunu, Bahreyn hükümdarı Münzi-re As oğlu Amr
de iki Amman hükümdarına götürmüşlerdi.
Bahreyn hükümdarı (hıristiyan olan) Münzir ile ahalinin bir kısmı müslüman
oldular. Bir kısmı da (mecûsilerle yahudiler) cizye (vergi)yi kabul etti.
Yahudilerle mecûsîlere mezhep hürriyeti verilerek kendilerinin mal, can ve
müşterek vatan emniyeti hesabına belirli bir vergi tarhedildi.
Müslüman olanlar da "zekât" farîzasiyle mükellef tutuldu. Ammâna gönderilen As
oğlu Amr, iki Amman hükümdarının İslama girmesini sağladı ve kendisi de Rasûl-i
Ekremin göndermiş olduğu sefirlerinin sonuncusu oldu.
Görülüyor ki, Rasûl-i Ekremin elçilerine, İslama davet edilen hükümdarlar,
çoğunlukla nezaket gösterdiler. Mektuplarına da tatlı dil ile, nefis bir üslûpla
cevap verdiler. Yalnız birkaçı sert ve kaba davrandı. Fakat, Rasûl-i Ekreme
karşı bu hükümdarlar birleşmeyi, yeni dinin sahibini ortadan kaldırmayı asla
düşünmediler. Çünkü, o günün dünyası da, bu günün dünyası gibi, maddî
taşkınlıklar içinde bulunuyordu. Yapılan harbler, büyüklerin ihtirasını
tatminden, gururunu okşamaktan, sefahetini artırmaktan başka bir şeye
yaramıyordu.
İşte insanlar böyle bir çağda yeni bir dinin doğuşunu öğrenmiş oldular. Bu dinin
daveti son derece sade, fakat kuvvetliydi. Bütün insanları (dil, renk, farkı
gözetmeksizin) Allah katında eşit tutuyordu. Bu yüzden insanlar-, bu dinin
sesine kulaklarını tuttular, Ona karşı gönüllerinde susuzluk duydular. Rasûli
Ekrem'in, bu davetini iyi karşılayanlar oldu. Bu da müslümanların inançlarını
artırdı: (489).
M.Zekâ Konrapa
![]() |