Tebük Seferi (9/630)

        Tebük, Hicaz bölgesinin kuzeyinde, Medine'den Şam'a giden yolun ortasında, bir şehrin adıydı. Medine'den ondört konak mesafede bulunuyordu. Sonra, Rasûl-i Ekremin Bizansa karşı açtığı seferin adı oldu. Tebük seferi, Bizanslılarla müslümanlar arasıdaki siyasî münasebetlerin üçüncü safhası idi. Peygamberimizin bizzat bulunduğu gazvelerin sonuncusu Tebük seferi oldu. (İlk gazvesi: Ebvâ Gazvesiydi).
        Vakıa, Rasûl-i Ekrem, onbirinci hicret yılının Şafer ayında, son olarak bir ordu hazırlamıştı: (632 M.). Bu orduya Mute faciasında şehîd düşen Zeydin oğlu, onsekiz yaşındaki genç "Üsame"yi kumandan tayin etmiş, muhacirlerle ensârın ileri gelenlerinden birçok zevatı da Üsamenin maiyyetine vermişti. Fakat, önce Resûlullah hastalandığı ve çok geçmeden vefat ettiği için Suriye için hazırlanan bu ordu, harekete geçemedi. Rasûl-i Ekremin en son tertiplediği ve fakat halife Hazreti Ebûbekirin ilk gönderdiği ordu, bu Üsâme ordusu idi.
        Tebük seferi, Tâif muhasarasından sonra, Veda Haccından önce yapılmıştı. Tebük seferinde savaş olmadı. Kan dökülmedi. Fakat, pek büyük müş-killere göğüs gerilerek İslâmın en kuvvetli bir ordusu çıkarılmış olduğu için, askerlik ve siyaset bakımından çok büyük başarı elde edilmişti: (429).
        Bizans İmparatorluğu (Doğu Roma), Mute savaşındanberi, Arab yarımadasının istilâsını düşünüyordu. Fakat, bu işi Suriye'deki Gassânî Arablarına bırakmıştı. Çünkü Gassânîler, hıristiyan dinindeydi. Arabistana İslâmın yayılışı, Suriyede yaşayan hıristiyanların taassubuna dokunuyordu. Aynı zamanda hıristiyan Arablar, imparatora başvurmuşlar, Hazreti Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- in öldüğünü, Arabistanda kıtlık başgösterdiğini, memleketin harap olduğunu bildirecek kadar ileri gitmişlerdi Bu sebepten, İmparator Herakliyüs de bunlara kırkbin kişilik bir kuvvet bile vermişti: (430).
        O esnada, Medine'ye 'Şam'dan bir ticaret kafilesi gelmişti. Bu yağ tacirleri (zeytinyağı), Samda, Bizans İmparatorluğu tarafından, müslümanlar aleyhine, büyük bir ordunun hazırlanmakta olduğunu, Gassânîlerle çeşitli Arab kabilelerinin Bizanslılarla birlikte harekete geçeceklerini Rasûl-i Ekreme bildirmişlerdi. Esasen Peygamber Efendimiz, Arabistanın kuzey sınırından emin değildi. Suriye tarafından anî bir baskına uğramamak için, hududun bu cephesini emniyyet altına almak gerekiyordu.
        Alınan bu haber üzerine, umumî "seferberlik" ilân edildi. Durum nazik ve mühimdi. Mute vak'asında müslümanlara karşı müşkül bir durum meydana getirmiş olan Bizans üzerine gidilecek, düşmanın Arabistan'a karşı beslediği istilâ tehlikesi önlenecekti. Bu sebepten Rasûl-i Ekrem, şimdiye kadar çıkardığı orduların üstünde bir askeri birliğin tertiplenmesine karar verdi.
        Hava, yaz mevsiminin en sıcak günleriydi. Kuraklık yüzünden memlekette kıtlık vardı. Hasat vakti gelmiş, meyveler, hurmalar kemâle ermişti. Düşman kuvvetli, gidilecek yer uzaktı. Toplanacak askerin buna göre hazırlanabilmesi için, Suriyeye yapılacak sefer açıklandı. Halbuki Arabistan'da yapılan diğer seferlerden askerî hazırlıklar gizli tutulur, düşmanın bu hazırlıklar hakkında hiçbir bilgi edinememesine son derece dikkat edilirdi.
        Mekke'ye ve bütün kabilelere haberler ulaştırıldı. Mücahid askerler istendi. Gönüllü toplanmasına girişildi. Ancak, ilk adımda münafıklar yan çizdiler. Sefere katılmak istemediler. Kendilerini müslüman tanıtan münafıklar, başlarında Übeyy oğlu Abdullah bulunduğu halde, ordu ile Seniyyetülvedâ' denilen "Ayrılık Tepesi"ne kadar gitmişler, orada ordunun gerisinde kalarak yine Medine'ye dönmüşlerdi.
        Rasûl-i Ekrem, karargâhını Medine dışında, Seniyyetülvedâ'da kurmuştu. Gönüllüler, burada kabul ediliyordu. Teşkilâta nezaret etmek, mücahidle-rin bir arada kıldıkları namazlarında onlara imamlık yapmak vazifesini Hazreti Ebûbekire vermişti: (431)
        Münafıkların bir kısmı, havanın sıcak, mesafenin uzun ve çöl oluşunu ileri sürerek orduda bozgunculuk yapıyorlar, gazaya katılmak isteyen müslümanları caydırmaya çalışıyorlardı. Kur'an-ı Kerîm bunları şöyle bildirmektedir.
        - Resûlüllahın (rızası) hilâfına olarak (Resûlüllahtan sonra) evlerinde oturarak (Tebükten) geri kalanlar sevindiler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla, cihad etmek istemediler. (Mücahidlere): "Sakın, sıcakta gazaya çakmayınız!" dediler, (Onlara) de ki: "Cehennem ateşi daha sıcaktır, keşke bilseler!" (geri kalmazlardı.) (432).
        Münafıkların bir kısmı da Süveylim adında bir yahudinin evinde toplanarak halkın sefere katılmalarına mâni olacak tedbirler arıyorlardı (433). Rasûl-i Ekrem, bunu haber alınca, derhal Talhayı birkaç arkadaşı ile oraya gönderdi. Bunlar, Süveylimin evini tutuşturdular. Münafıkların toplulukları dağıtıldı. Bu şiddetli tedbir yüzünden, bir daha böyle bir teşebbüse cesaret edemediler.
        Birtakım bedevîlerde, hakikî mazeretleri bulunmadığı halde, Rasûl-i Ek-remden izin almak istediler. Bunlar hakkında Kur'ân-ı Kerîmde şöyle buyu-rulmaktadır: (434).
        - "Bedevilerden özür bahane edenler, izin almak için geldiler. Allah ve Resulüne yalan söyleyenler (evlerinde) oturdular. Bunlardan küfredenlere, muhakkak, şiddetli bir azâb isabet edecek."
        Münafıkların reisi Übeyyoğlu Abdullah da: (435).
        -"Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Roma devletini (Bizansı) çocuk oyuncağı sanıyor. O'nun ashâbiyle birlikte esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum!" diyerek halka korku veriyordu: (436).
        Şurası muhakkaktır ki, halkta umûmi bir durgunluk, Tebük seferine karşı umûmî bir neşesizlik vardı. Diğer gazalarda görülmüş olan heyecan, bu Tebük seferinde müşahede edilemez oldu. Hazreti Kur'ân bunları da şöyle bildirmektedir.
        ~ "Eğer gazaya çıkmazsanız, Allah sizi acıklı bir azâbla cezalandırır. Yerinize de başka bir kavmi getirir de siz Ona (peygambere) hiç bir zarar veremezsiniz. Allah her şeye hakkıyle kadirdir. "(438).
        Tebük seferi hazırlıklarına karşı birçok engeller ortaya çıkmıştı. Başlıca-ları şunlardı:
        1) Şiddetli bir kuraklığın hüküm sürmekte bulunması.
        2) Suriye hududuna kadar yolun uzunluğu ve çöl oluşu, yaya olarak askerî yürüyüşün yapılamıyacağı,
        3) Hasat zamanı ve meyvelerin toplanma mevsimi olması,
        4) Mevsim dolayısıyla sıcağın şiddeti.
        5) Bizans ordusunun görünüşte çok kuvvetli olmasıydı.
        Ancak nazil olan Kur'ân âyetleri, umumî bir tenbih vazifesi gördü. Başta, Rasûl-i Ekrem bulunduğu halde, ashabın yüksek azmi, halkı harekete getirdi. Kıtlık yüzünden, zenginlerin ianesine başvuruldu. Asker için pek çok bağışlar sağlandı. Mü'minlerin kuvvetli îmânı, bütün engelleri yendi. Ashab âdeta yarışa kalkmıştı. Hazreti Ebûbekr malının hepsini bıraktı. Hazreti Ömer yarısını verdi. Diğer ashab da derece derece bağışlarda bulundu. Kadınlar bile bu yarışa katılmış, küpelerini, bileziklerini vesair mücevherlerini orduya hediye etmişlerdi. Fakat, ashab arasında en büyük yardımı yapan Osman oldu.
        Hazreti Osman, tam teşkilâtlı üçyüz deve ile bin altın para verdiği için, Rasûl-i Ekremin hayr duasını kazanmıştı: (439).
Kısa bir zaman içinde büyük ve satvetli bir askerî kuvvet toplandı. Etraftaki kabilelerden takım takım mücahidler Medine'ye gelmeye başladı. Ordunun sayısı otuzbine yükseldi: (440). Bunun onbini süvariydi. Onikibin develeri vardı. En büyük sancağı Ebûbekre verdi. Evs kabilesinin sancağı Üseyyid-de, Hazrecin sancağı da Ebû Dûcânedeydi. Velîd oğlu Hâildi öncü tayin etti. Talhayı sağ cenaha (kanada), Avf oğlu Abdurrahmanı sol cenaha ayırdı.
        Rasûl-i Ekrem, her sefere çıkışında, Ashâbdan birini Medine'de, kendi yerine kaymakam (vekil) bırakırdı. Tebük seferinde ise bu vazifeyi Hazreti Aliye vermişti. Fakat, Medinede münafıklar, bu meseleyi ele aldılar. Dedikoduya başladılar. Bundan Hazreti Ali çok üzüldü. Hemen silâhlanarak yola çıktı. Se-niyetülvedâ'da bulunan ordu karargâhına kadar geldi. Burada Resûl-i Ekreme yetişti. Tebük gazasına katılacağını bildirdi; Medine'de çocuklar kadınlar içinde vekil olarak kalmak istemiyordu. İşte o zaman Rasûl-i Ekrem:
        - "Yâ Ali (Bu seferde) Bana nisbetle sen, (Tura giderken) Mûsâya nis-betle Harun menzilesinde (mevkiinde) bulunmaya razı olmaz mısın? Ancak, benden sonra peygamber gelmiyecektir."
buyurdu: (441). Rasûl-i Ekremin bu yüksek iltifatı karşısında Hazreti Ali geri döndü. Medine'de vekil olarak kalmaya razı oldu.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla Seniyyetülvedâ' mevkiinden harekete kalkınca, münafıklar, İslâm ordusuyla gitmek istemediler. Başkanlarıyla birlikte, geri, Medine şehrine döndüler.
        Tebük seferinde İslâm ordusu, sıcaktan, susuzluktan ve çöl yolculuğundan son derece sıkıldı. Bu sebepten Tebük seferine: (Kur'ân diliyle) "Gazvetül'Usre" (Zorluk Gazvesi) denildiği gibi, sefere katılan gazilere "Ceyşül'Usre" (Zorluk askeri), bu sefere rastlayan zamana da "Sâatül'Usre" (Güçlük Zamanı) denildi.
        Tebük seferi devam ederken, bazı günler , öğle namazıyle ikindi birleştirildi. (Cem'i takdim ile ) ikindi namazı, öğle ile birlikte kılındı. Bazı defa da (cem'i tehîrle) öğle namazı, ikindiyle beraber eda edildi: (442).
        Uzun ve yorucu bir askerî yürüyüşten sonra, İslâm ordusu, Medine ile Şam arasındaki mesafenin tam ortasında "Tebük" denilen mahalle vardı. Burada gerek Bizans'tan gerek Arab kabilelerinden en ufak bir hareket görülmedi. Mutede üçbin müslümanın gösterdiği kahramanlıklar, Tebük seferine katılan İslâm kuvvetinin büyükülüğü, Arab kabilelerinin maneviyatını kırmış, Bizansı tecavüz fikrinden vazgecirmişti.
        Müslümanlar Tebükte, Bizans tehlikesinin bir hayalden ibaret olduğunu gördüler. İmparator, o sırada Humus şehrinde memleketin, iç işleriyle uğraşıyordu. Yayılmış olan şayiaların ise, Gassânî Arablarının bir entrikasından başka bir şey olmadığı anlaşıldı. Düşmanın hareket etmek istemediği meydana çıkmış oldu
        Mevlana Muhammed Ali der ki:
        -"Bazılarının iddia ettiği gibi Rasûl-i Ekremin maksadı, silâh kuvvetiyle İslâm dinini yaymak olsaydı, bundan daha münasip bir fırsat bulunur muydu? Otuzbin silâhlı, cesur ve fedakâr mücahid, İslâm Peygamberinin emrine bakıyordu. Bu ordunun önünde maksadı sağlıyacak geniş bir başarı sahası uzuyordu. Fakat, bu muazzam askerî birliğin böyle bir maksat izlediğini isbat edecek bir olay gösterilemez. Rasûl-i Ekremin "toprak genişletmek" gibi bir maksadı olsaydı yine bundan daha müsait bir fırsat bulunamazdı. Arabista-nm yaz mevsiminde, uzun ve müşkilâtlı bir yürüyüş yapılmış hazırlıksız görülen düşmanın kapısını çalmak işten bile değildi. Bir adım daha atılsaydı, Suriye'nin bereketli toprakları, müslümanların eline geçerdi. Fakat, Rasûl-i Ekremin kalbi, toprak hırsından uzak bulunduğu gibi, insanlara müslümanlığı zorla kabul ettirmek fikrinden de münezzeh bulunuyordu: (443).
        Rasûl-i Ekrem, ordusuyla beraber Tebükte yirmi gün kaldı. Daha ileri gitmek istemedi. Çünkü, kan dökerek toprak almak, zorla müslümanlığı kabul ettirmek fikrinde değildi. Arkadaşlarıyle istişare etti. Artık Bizans imparatorluğuna meydan okunmuş, İslâmın şerefi ve şevketi etrafa yayılmış, maksat hâsıl olmuştu. Bundan başka, Samda o zaman, bulaşıcı hastalık (Taun) da vardı. Rasûl-i Ekrem:
        - "Bölgede tâun (bulaşıcı hastalık) olduğunu duyarsanız oraya girmeyin!
        İçinde bulunduğunuz yerde (hastalık) zuhur ettiği zaman da oradan çıkmayın!" buyurdu: (444).
        Yalnız o semtlerde bulunan birtakım küçük hristiyan hükümetlerle anlaşmalar yapıldı. Hudutta sükûnet ve emniyet sağlandı. Dönülmeye karar verildi.
        Rasûl-i Ekrem Tebükte ikamet ederken, Kızıldenizin kuzeyinde, Akabe Körfezinin sonunda, deniz kıyısında "Eyle" hükümdarı Yuhanna geldi. Yıllık cizye vermek üzere sulh isteğinde bulundu. Rasûl-i Ekrem, bu isteği kabul etti. Kendisine yazılı bir vesika verdi; bu vesikada şöyle denilmektedir:
        - "Bismillâhirrahmanirrahîm. Bu, Allah ile Peygamberi tarafından Yuhanna ve Eyle ahalisine verilen amannamedir. Onlardan memleketlerinde oturanlarla karada ve denizde seyahat edenler, Allah ve Peygamberinin himayesi altındadır. Onlarla beraber olan Şamlılar, Yemenliler ve sahil ahalisi de böyledir. Bunlar da Allah ve Resulünün zimmetindedir. Bu amannameye aykırı hareket edenler cezalandırılacaktır. "(445)
        Yuhanna, alnında altın bir haç olduğu halde Rasûl-i Ekremin huzuruna girmiş, dinini muhafaza etmek serbestisini kazanmıştı. Eyle hükümdarı, Rasûl-i Ekreme beyaz bir katır, bir de rida hediye etmişti.
        Cerba, Ezruh hristiyanları da Rasûl-i Ekremle görüştü. Cizye vermeyi kabul etti. Rasûl-i Ekrem, Hâlidi, dörtyüz atlı ile "Dûmetülcendel"e gönderdi. Dûmetülcendel, Şama beş konak mesafede bulunuyordu. Hristiyan di-nindeydi. Hükümdarı Ükeydir, Bizansa bağlı bulunuyordu. Hazreti Hâlid oraya vardı. Ükeydiri yakaladı. Rasûl-i Ekremin huzuruna götürdü. Ükeydir de cizyeyi kabul edince, Rasûl-i Ekrem tarafından serbest bırakıldı.
        Münafıklar, müslümanları birbirlerine düşürecek çareler arıyorlardı. "Küba" daki mescide karşı başka bir mescid yapmayı, Küba mescidinin cemaatini ayırmayı düşünmeleri aradıkları çarelerdendi.
        Evvelce Mekkelilerle birleşen, Huneyn savaşından sonra, Suriye'ye kaçan ensârdan papaz Ebû Âmir Fâsık, münafıklarla mektuplaşarak bunları müslümanlar aleyhine teşvik ediyor:
        - "Siz mescidinizi yapınız! İçine silâhları da doldurunuz! Size ben, Bi-zansın yardımını sağlar, Muhammedîleri Medine'den çıkarırım!" diyordu.
        Münafıklar bir taraftan Küba mescidine yakın başka bir mescid yaparken, diğer taraftan da Ebû Âmirin bu vaadini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Rasûl-i Ekrem, Tebük gazasına çıkarken, münafıklar, Kendisini bu mescide davet ederek namaz kılmasını rica etmişlerdi. Hattâ Rasûl-i Ekremden, dönüşte uğrayacağı vaadini bile almışlardı.
        Hazreti Peygamber, Tebükten dönerken, kendilerini münafıklardan bir heyet karşıladı. Önce, vermiş oldukları vaadlerini hatırlattı. Rasûl-i Ekrem de ziyarete hazırlandı. Fakat, İlâhî vahy ile bu mescide girmekten menedildi. Kur'ân-ı Kerîmde şöyle buyurulmaktadır:
        - "(Kubâ Mescidine ve mü'minlere) zarar vermek, (gizli) küfrü (kuvvetlendirmek), mü'minlerin arasını açmak, evvelce Allah ve Peygamberi ile savaşan kimseyi (Ebû Âmir Fâsıkı) gözlemek için mescid yapan: "Biz iyilikten başka bir şey istemedik!" diye yemin edenlerin (münafıklar) yalancı olduklarına "Allah " şâhiddir. Orada asla durma (namaz kılma)! ilk gününden takva temeli üzerine kurulan Mescid (Kubâ) de durman (namaz kılman) daha lâyıktır. Orada temizliği seven adamlar vardır. Allah, temizlenenleri sever. "(446)
        Münafıkların "Mescid-i Dırâr" adını taşıyan bu mescidi, bir câmi değil, bir eşkiya yatağıydı. Sefer dönüşü, Rasûl-i Ekremin emriyle yakıldı. İki ay sonra da münafıkların başı Übeyyoğlu Abdullahm ölümüyle münafıkların düşmanlığı da sona erdi. Müslümanlık, bu suretle, hem dıştaki düşmanlardan; hem de iç düşmanlarından kurtulmuş oldu
        Rasûl-i Ekrem, Tebük seferinden Medineye Ramazan ayında dönmüştü. Dönüşü pek parlak oldu. Şehir görülünce, Rasûl-i Ekrem:
        - "İşte Medine, şu da Uhuddur. Uhud, onun bizi, bizim de onu sevdiğimiz bir dağdır!" buyurdu.
        Medine'de Rasûl-i Ekremin, ordusuyla birlikte dönüşü duyulunca, bütün halk, kadınlar ve çocuklar hemen sokağa fırladılar. Medine dışına çıktılar. Seniyyetülvedâ' tepesine kadar neşideler okuyarak vardılar. Orada karşıladılar. Rasûl-i Ekremin Medine'ye girişi pek neşeli oldu.
        Rasûl-i Ekrem, Medine'ye girince, doğru mescide vardı. İçeri girdi. İki rekât namaz kıldı. Esasen, her seferden dönünce, mescide girmesi, namaz kılması âdetiydi.
        Halkın ziyaretini mescidde kabul etti. Sefere katılmamış, kaçaklık yapmış olanların özürlerini dinledi. Sayıları sekseni bulan "Tebük kaçakları" birer birer geldiler. Mazeretlerini bildirdiler. Yemin ettiler. Rasûl-i Ekrem de özürlerini kabul etti. Haklarında, Allah'tan mağfiret diledi. Yalnız üç zat istisna edildi. Ensârdan şâir Kâ'b ile Mürâre ve Hilâl adında iki arkadaşının hareketi iyi görülmedi. Bu üç zat da Tebük seferine katılmıyarak Medine'de kalmışlardı. Vakıa, bunların hareketlerinde "münafıklık" gibi fena bir maksat yoktu. Fakat, meşru bir mazeret de bulamamışlardı. Bunlar, Rasûl-i Ekremin huzuruna girdikleri zaman selâm vermişler, af dilemişlerdi. Ancak, Hazreti Peygamber, bunları affetmedi. Hattâ, selâmlarını bile almadı. Elli gün, bunlarla hiç kimse görüşmedi. Bunlar vakitlerini üzüntü içinde, evlerinde geçirdi. Fakat, sonunda bunların da tevbeleri kabul edildi. Kur'ân-ı Kerîm der ki:
        "Allah, 'Peygamberin (münafıklara izin verdiği için) ve içlerinden birtakımının kalbleri dönmek üzere iken, güçlük anında (Tebük Gazvesinde) Ona tâbi olan muhacirlerle ensârın (pek gitmek istemiyenlerin) tevbelerini kabul etti. Sonra onları, tevbeleri dolayısıyla ai buyurdu. Çünkü. Allah, onlar hakkında son derece esirgeyici ve bağışlayıcıdır. Geri kalan üç kişi ise, yeryüzü bütün genişliğiyle başlarına dar geldi. Vicdarıları da kendilerini sıkıştırdı. Allaha karşı Allahtan başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladıktan sonra, onların eski hallerine dönmeleri için, tevbelerini kabul etti. Muhakkak Allah, tevbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır. "(447)
        Mute harbi ile Tebük seferi, yabancı bir devlete karşı girişilen ilk hareketlerdi. Bir İslâm elçisinin öldürülmesinden ileri gelen Mute harbi neticesiz kalmıştı. Tebük Gazvesi ise, Herakliyüsün toplu kuvvetlerini püskürtmek için yapıldığından, bir müdafaa harbiydi: (448).


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz