![]() |
Mute Harbi (8/629)
Mute savaşı, müslümanlarla Bizanslılar arasında yapılan harblerin başlangıcı
sayılmaktadır.
Dördüncü asırda "hristiyan" dinini,
altıncı yüzyılda da "Bizans" adını kabullenmiş bulunan Doğu Roma İmparatorluğu
(395-1453), yirmi çeşit milletten meydana gelen sun'î bir teşekkülden ibaretti:
(419). Balkan yarımadasını, Anadoluyu, Suriye ve Filistini, Mısır ve Libya
bölgelerini sınırları içine almış bulunuyordu.
Yedinci yüzyılda, müslümanlarla
Bizanslılar arasındaki siyasî münasebetleri, üç olayda toplayabiliriz: Elçiler
ve Mektuplar meselesi - Mute Harbi - Tebük Seferi.-
Mute, Suriye bölgesinde Kudüs'e iki
konak mesafede bir kasabaydı. Ara-bistanın meşhur kılıçları burada yapılırdı.
Mute Harbi Resûl-i Ekremin göndermiş olduğu bir elçisinin burada öldürülmesi
yüzünden çıkmıştı:
Hudeybiye barışından sonra, dünya
hükümdarlarını İslama davet için Hazreti Peygamber, mektuplar yazmış, elçiler
yollamıştı. Bu mektuplardan biri de Busrâ (Havran) emiri Şürahbil'e
gönderilmişti. Şürahbil, Ğassânî Arabla-rındandı. Hıristiyanlığı kabul etmiş,
hâkimiyetini Suriye hududuna kadar yaymış ve fakat Bizans imparatorluğu
himayesinde bulunuyordu. Gönderilen elçi, ashâbdan "Umeyr oğlu Haris" idi.
Haris, Muteden geçerken Şürahbile rastladı. Elçi olduğunu bildirdi. Üzerinde
Rasûl-i Ekremin mektubu vardı. Fakat Şürahbil, kabileler arasında bulunan ahlâk
kaidelerini düşünmedi. Milletler arasında yaşayan hukuk prensiplerini ayaklar
altına aldı. Peygamberimizin sefiri Harisi öldürmek alçaklığında bulundu. İslâm
elçisinin öldürülmesi, ihmal olunacak bir hâdise değildi. Şimdiye kadar, Rasûl-i
Ekremin elçilerinden hiçbiri öldürülmemişti. Bu çirkin hareket, açıktan açığa,
İslama karşı bir tecâvüzdü. Herhalde mütecavizlere karşı bir harekette bulunmak
gerekiyordu.
Bu hadiseden çok üzülen Hazreti
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-hemen üçbin kişilik askerî bir kuvvet
hazırladı. Azadlısı ve evlâtlığı "Harise oğlu Zeyd" in kumandasına verdi.
- "Şayet muharebede Zeyd şehîd
olursa, kumandayı Ca'fer alsın. Ca'-fer de şehid düşerse Ravâha oğlu, Abdullah
orduya kumanda etsin!" buyurdu: (420). Kendisine verilen talimata göre, Zeyd
ordusunun vazifesi, elçi Harisin şehîd edildiği Mûte kasabasına kadar varmak,
Şürahbil ile maiyye-tini İslama davet etmek, kabul etmezlerse, onlarla
savaşmaktı. Peygamberimizin esas maksadı müslümanlığı yaymaktı. Bu kabileler
islâmı kabul ederlerse harbden vazgeçilecekti.
Rasûl-i Ekrem, Zeyd ordusunu geçirmek
için, Medine'nin dışına çıktı. "Seniyyetülvedâ" denilen "Ayrılık Tepesi"
mevkiine kadar vardı. Ancak, Peygamberimiz tarafından hazırlanan bu üçbin
kişilik İslâm ordusunun başına, Zeyd gibi, azadlı bir kölenin getirilmesi,
dikkati çeken olaylardandı. Orduda: Hazreti Ali'nin kardeşi Ca'fer gibi, Mekke
muhacirlerinin ileri gelenleri, Ravâha oğlu Abdullah gibi ensârın büyükleri
vardı. Herkes, Zeydin bütün bu zâtlara tercih olunmasından hayrete düşmüşlerdi.
Bu hal, İslâm'daki hakikî müsavatı (eşitliği) canlı bir surette gösterdiği gibi
Arablardaki asalet ananesini yıkması bakımından da, büyük İslâm inkılâbının
güzel bir örneği olmuş bulunuyordu.
Mekkeli müşriklerin meşhur süvari
kumandanı Hâlid bin Velid de, İslama girdikten sonra, vazife görmek üzere, İslâm
ordusuna ilk olarak katılıyordu.
Zeyd ordusunun Medine'den çıkmış
olduğunu Şürahbil duydu. Durumu derhal Bizans imparatoruna bildirdi. İmparator
Herakl de Suriye'ye indi. Şürahbil, yüzbin veya (bir rivayette) ikiyüzbin
kişilik büyük ve mükemmel bir ordu topladı. Bunun yüzbini Rum, yüzbini de Arab
kabilelerinden meydana getirilmiş bulunuyordu: (421). Fakat, müslümanlar, Suriye
topraklarına ayak bastıkları zaman ancak, düşman hakkında bilgi edinebildiler.
Sayı bakımından, iki taraf arasında müthiş bir fark vardı. İkiyüz veya yüzbin
kişilik büyük bir düşman karşısında, üçbin kişilik bir avuç mücahid ne
yapabilirdi? Tarihte bu derece ölçüsüz, nisbetsiz bir harb hiç görülmemişti.
Ancak, hiç savaşmadan İslâm ordusunun geri dönmesi de tehlikeli olurdu. Durumun
nezaketi göz-önüne getirilerek, bir meşveret meclisi toplandı. Rasûl-i Ekreme
bildirilmesi alınacak cevaba göre hareket olunması kararlaştırılmak üzereyken,
Ravâha oğlu Abdullah, hemen ortaca atıldı:
- "Ey Nâs!" diye söze başladı. "Şimdi
çekindiğimiz şey, ele geçirmek için yola çıktığımız şeydir, yani şehîd olmaktır.
Biz ancak, şerefimizi yükselten müslümanlık için savaşırız. Maksadımız zafer
değildir. Hemen ilerleyelim, bu sayede iki güzel neticeden birine erişiriz: Ya
gazi, ya şehîd!"
Kahraman şair Abdullahın bu sözleri,
ordunun maneviyatı üzerinde büyük tesir bıraktı. Hep bir ağızdan:
- "Ravâhaoğlu doğru söylüyor, Ravâha
oğlu doğru söylüyor!" dediler. Hemen harekete geçildi.
Mute civarında iki ordu karşılaştı.
Müslümanlar için Allah yolunda şehîd olmaktan başka çare kalmamıştı.
Başkumandan Zeyd, Rasûl-i Ekremin
sancağı elinde olduğu halde ileri atıldı. Savaş başladı. Asla ölümden
çekinmediğini göstermişti. Fakat, düşman mızrakları arasında şehîd düştü, can
verdi. Zeyd, evvelce de söyledik, Peygamberimizin azadlısıydı. Hazreti Hatîce
validemizden sonra, İslâm.dini-ni kabul eden Mekkeli ilk sekiz müslümandan
biriydi. Zeydi, Rasûl-i Ekrem çok severdi. Onu, önce Ümmü Eymen ile evlendirmiş,
"Üsâme" adındaki oğlu, bundan doğmuştu. Bedirden başlıyarak Mutede şehîd
oluncaya kadar, bütün gazvelerinde Hazreti Peygamberle beraber bulunmuştu.
Kur'ân-ı Ke-rîm'de adı geçen zât, ashâbdan yalnız "Zeyd" idi.
Hz. Zeyd, Mutede şehîd olunca,
Resûlüllahın tenbihine göre, hemen sancağı Ca'fer eline aldı. Düşmana karşı
yürüdü. Tarih kahramanları gibi savaştı. Hârikalar gösterdi. Önce sağ kolu
kesildi. Hemen sancağı sol koluna aldı. Sol kolu da kesilince, yere düşürmemek
için, vücuduyla Peygamber sancağına sarıldı. Öylece ikiye bölünerek yere düştü
ve şehîd oldu.
Ca'fer, Rasûl-i Ekremin en çok
sevdiği hâmî amcası "Ebû Tâlib"in büyük oğluydu. Hazreti Aliden on yaş büyüktü.
Habeşistana ikinci göçünde müslümanlara başkanlık etmişti. Hayberin alındığı
gün, Medine'ye dönmüştü. Mutede şehîd düştüğü zaman, henüz otuzüç yaşında bir
gençti. Savaşta doksan yara almıştı. Ellisi göğsündeydi: (422).
Ca'ferden sonra sıra, Ravâha oğluna
gelmişti. Şair Ravâha oğlu Abdullah, koşa koşa geldi, hemen Peygamber sancağını
yakaladı. Elinde sancak, cenk ediyordu. Ancak harbden bir netice alınamıyacağı
düşüncesi, kendini meşgul etmeye başladı. Hattâ bir aralık, Medine'deki malları,
bahçeleri, hurmalıkları bile gözünün önüne geldi. Ölüme karşı nefsinde bir
tereddüt hâsıl oldu. Bir an için geri bile döndü. Fakat, bu fena (şeytanî)
düşünceden kendini çabucak kurtarabildi. Nefsini suçlu buldu. Hemen askerini
topladı:
- "Şahid olun arkadaşlar! Medinedeki
bütün mallarımı Beytülmâle (Mâliyeye) bırakıyorum!" dedikten sonra, kendi
kendine de:
- "Ey nefs! Sen cennete kavuşmak
istemiyorsun! Ben ise savaşa savaşa oraya (cennete) varacağım" diye söylendi.
Hemen ilerledi. Şiir söyleyerek muharebeye devam etti. Hamleye başladı. Vücudu
deli deşik oldu. Şehîd oluncaya kadar savaştı: (423). Ravâhaoğlu da, Zeyd gibi,
Ca'fer gibi şehîd düştü.
Ravâhaoğlu şehîd olunca, asker
kumandasız-kaldı. O zaman, umumî bir panik başladı. Yalnız ensârdan "Ebû Yûsr"
sancağı yerden kaldırdı. Kim seçilirse ona verilmek üzere "Sabif'e verdi.
Erkamoğlu Sabit:
- "Ey Müslümanlar! İçinizden birini
seçiniz, başa geçsin!" diye seslendi. Hep bir ağızdan:
- "Seni seçiyor, başımıza
geçiriyoruz!" dediler. Fakat, Sabit kabul etmedi:
-"Hayır! Bu benim işim değil!" diye
cevap verdi. Ancak, ordu bozgun bir haldeydi. Hâlid bin Velid, askerin önüne
geçti. Bozgunluğun tehlikelerini anlattı. Kaçışı durdurdu. Herkes, Hâildin
etrafında toplandı. Sabit de sancağı Halide verdi. Bütün muhacirlerin isteği
üzerine Hâlid, kumandayı eline aldı. Akşama kadar doğuştu. Kendisinin nasıl bir
kumandan olduğunu gösterdi. O gün, elinde dokuz kılıç parçalandığını bizzat
kendisi söylemiştir: (424).
Hâlid, ertesi günü ordusunu yeni bir
nizama soktu. Sağ taraftakiler! sola, sol taraftakiler! sağa aldı. Öndekileri
arkaya, arkadakileri öne geçirdi. Düşman birlikleri, karşılarında yeni simalar
görünce, İslâm ordusuna yeni ve taze yardım kuvvetinin gelmiş olduğuna hükmetti.
Tam bu sırada, Hâlid birdenbire, fakat şiddetle hücuma geçti ve düşmanı bozguna
uğrattı. Hattâ, düşmana birçok da ölü verdirdi. Aynı zamanda bu durumdan
faydalanmayı da ihmal etmedi. Fırsattır, diyerek askerini hemen geri çekti.
Büyük bir bozguna uğratmadan, muntazam bir yürüyüşle Medine'ye kadar geldi.
Askerlik bakımından, büyük bir zafer derecesinde başarı sağladı. Korkunç bir
felâketi önlemiş oldu. İki gün süren bu pek çetin savaşta İslâm ordusu, yalnız
oniki şehîd vermişti. Bu netice, kumandanların harbi yakından idare etmesi,
canlarını fedadan çekinmemeleri yüzünden ileri gelmiş bulunuyordu.
Altı büyük sahih hadîs kitabının
birincisi olan "Buhârî"nin rivayetine göre:
- Rasûl-i Ekrem Efendimiz -sallallahu
aleyhi ve selljm-, Zeydin Ca'ferin, Ravâhaoğlunun şehadet haberleri henüz
gelmeden evvel, muharebenin bütün tafsilâtını ashabına bildirmişti:
Mute savaşının en kanlı safhasında,
Medine Camiinde minbere oturmuş bulunan elçisine Cenabı Hak, zaman, mekân,
mesafe anlamlarını kaldırarak harp sahasını gösterdi. Hazreti Peygamber,
muharebe meydanına bakarak:
- "Zeyd sancağı eline aldı. Şimdi
Zeyd vuruldu, şehîd düştü. Sonra Ca'fer aldı. O da şehîd oldu. Sonra bayrağı
Ravâhaoğlu aldı. O da şehîd oldu." buyurdu.
Rasûl-i Ekrem bunları birer birer
anlatırken iki gözünden yaşlar akıyordu.
- "En sonunda sancağı, Allah'ın
kılıçlarından bir kılıç eline aldı. Allah mücahidlere fethi müyesser kıldı."
buyurdu.
Allah'ın bu kılıcı: "Velîd oğlu Hâlid"
di. Bundan sonra Hâlid "Seyfullah" olarak anıldı. Hazreti Hâlid sancağı eline
alınca, Resûlullah minber üzerinde:
- "Allahım! Hâlid senin kılıçlarından
bir kılıçtır. Sen ona nusret ihsan buyur!" diye dûa etti (425).
Şu kadar var ki, bu suretle savaştan
dönen ordu hakkında, Medine'de bazı dedikodular duyuldu. Hattâ, "Ey, Allahın
yolundan kaçanlar!" sözleriyle bazı tatsız hareketler bile görüldü. Fakat, Rasûl-i
Ekrem, Medine dışına çıktı. Ashâbiyle birlikte orduyu karşıladı. Ancak "Mute"
faciasından son derece üzgündü:
- "Zeyd ile Ca'fer cennette
yükseldikleri zaman, Abdullahın, arkadaşlarına aid tahtlarından biraz ötede
duran taht üzerinde oturduğunu gördüm. Bu ayrılığın sebebini sordum:
Onlar yürüdüler. Abdullah tereddüt
etti. Sonra yürüdü." cevabını aldım, buyurmuştu: (426).
- "Allah. Ca'fere Mutede kesilen iki
koluna bedel, iki kanat verdi. Onu cennette, meleklerle birlikte uçuyor gördüm."
diye de müjdeledi: (427). "Tayyar" adını Ca'fer, "Seyfullah" sıfatını da Hâlid,
bu vak'ada kazandılar. Evvelkisine "Ca'fer Tayyar" ikincisine de "Hâlid
Seyfullah" denildi.
Zeyd ordusu olarak çıkan bu ordu,
Hâlid ordusu halinde Medine'ye dönünce, Ca'ferin ailesi çığlıklar kopardı. O
zaman Rasûl-i Ekrem Mescidde ağlıyordu. Kendisine:
- "Cafer ailesi feryat ediyor!"
diye haber verilmişti. Hemen Peygamberimiz kendilerini testiye buyurdu:
- "Teessürlerinizi siliniz. Ca'fer
şehîd olmakla, çok özlediği yere (cennete) daha çabuk gitmiş oldu. Düşman
kılıcıyla düşen kollarının yerine iki kanat takıldı. Ca'fer bu kanatlarla uçtu.
Onun uçtuğu yer cennettir. Ca'fer artık, sadece Cafer değil, "Ca'fer Tayyar"
dır."
Bu müjde ile Ca'fer Tayyâr'ın bütün
ailesi hep bir ağızdan bağırıştılar:
- "Anamız, babamız ve her şeyimiz
sana feda olsun, Yâ Resûlallah!" (428) dediler.
Şunu da ilâve edelim ki, burada geçen
"kanat", "uçuş" gibi tabirler, zahir mânâlarına değil, mecaz olarak
kullanılmıştır. Bu tâbirlerden, Allah'ın ihsan buyurduğu kuvvetle, "Ca'fer", in
cennete yükseldiği anlaşılmaktadır.
M.Zekâ Konrapa
![]() |