Hazreti Muâviye (r.a.)

        Şam Emevî Devletinin kurucusu olan Muâviye, Mekkeli Kureyş kabilesinden, "Ümeyye" kolundandı. Beşinci babada (Abdimenaf), Resûl-i Ekremin "Hâşim" oğulları koluyla birleşmektedir.
        Muâviye babası: Ebûsüfyan, validesi: Hind ve büyük kardeşi Yezid ile beraber Mekke'nin fethi sıralarında müslüman olmuşlardı. Bu sebepten, Muâviye Mekkeli olduğu halde, "muhacir" olmak şerefini kazanamamıştı. Çünkü Mekke fethinden evvel, son muhacir, Hazreti Abbâs idi. Vakıa, Muâviye, Rasûl-i Ekremin ashabı arasına girdi. Fakat, müellefe-i kulûbdan oldu. Babası Ebûsüfyan gibi, müellefe-i kulübün birinci derecesindendi. (El-Eğânî, C. 13).
        Rasûl-i Ekrem, Muâviyeyi zekât kâtipliğinde kullandı. Hazreti Ömer zamanında Muâviye, Suriye ordularında fırka (tümen) kumandanlığında bulundu. Kardeşi, Ebûsüfyan oğlu Yezidin Şam valiliği esnasında (Tâğun-i Amvâs) hastalığından ölümü üzerine, Muâviye Suriye valisi oldu: (18/639).
        Halife Osman Emevîlerdendi. Emevîler için Osman devri, saadet devri oldu. Şam valisi Muâviye, Hazreti Osman zamanında Kıbrısı almış, islâm sınırları içine katmıştı (28/648).
        Sebeiyye komitesinin hazırladığı korkunç ihtilâl, yalnız Halife Osmanın fecî ölümüyle sona ermiş olmadı. Aynı zamanda bu ihtilâl, islâm dünyasının birliğini de bozmuştu. Âsilerin baskısı altında halife seçilen Hazreti Ali, siyasî birliği sağlayamadı. Hazreti Ali Hâşimî-lerdendi. Hâşimîlerle Emevîler arasında ise ötedenberi çekememezlik sürüp geliyordu.
        Muâviye, Osmanın kanını bahane ederek halife Aliye karşı hazırlanırken, Bizans imparatorunun Suriye üzerine yüreyeceğini haber aldı. Hemen imparatora gayet sert ve şiddetli bir tehdit mektubu gönderdi. Şam valisi bu mektubunda:
        - Eğer Şam üzerine hareketin doğruysa, derhal halife Ali ile birleşir, bizzat senin üzerine ben gelirim. Allaha yemin ederim ki, devlet merkezi olan sisli Kostantiniyyeyi (İstanbul) yakar, yıkar kömüre çeviririm. Şeni de yerden bir havuç söker gibi memleketinden çıkarırım, domuz çobanı yaparım, diyordu.
        Eğer Muâviye bu dediğini yapsaydı, muhakkak ki, İstanbul alınabilirdi. Çünkü o zaman Bizans, karışıklıklar içinde yüzüyordu. Muâviye böyle bir sefer açsaydı, İslâm dünyasının iç hâdiselerine karşı, tarafsız kalmayı tercih eden pek çok müslüman, cihad niyyetiyle, "islâm-Bizans" savaşına seve seve katılırdı. Ne yazık ki, ilâhi mukadderat böyle tecellî etmedi. Halife Ali ile vâli Muâviye orduları, "Şıffîn" savaş yerinde, birbirleriyle çarpıştı. Sel gibi, müslüman kanı aktı.
        Muâviye yirmi seneden beri Suriye valiliğinde bulunmuş, pek çok zengin olmuştu. Büyük bir idare ve siyaset adamıydı. Herkesin zayıf noktasını bulur ve yakalardı. Para ile elde edilecekleri para ile satın alırdı. Fikirlerinden faydalanılacak adamları ise hiç kaçırmazdı. Hazreti Ali'nin azletmiş olduğu memurları kendi tarafına çekmeyi ihmâl etmedi. As oğlu Amr gibi bir dahîyi de elde etmiş, muvaffak olduğu takdirde Amr'e Mısır valiliğini vereceğini vaad eylemişti.
        Muâviye, hâdiselerden faydalanma yollarını bulmuş, Suriyelileri, Hazreti Osmanın intikamını almak için pek iyi hazırlamıştı. Samda halk sınıfını da, yüksek tabakayı da eline aldı Hatipler, şairler, vaizler hep Muâviyenin dâvasını müdafaa ediyordu. Hâsılı Muâviye, asrının yüksek bir dâhîsiydi.
        Hazreti Ali ise, özü, sözü bir, içi, dışı temiz, doğru ve şerefli bir zattı. Son derece dindardı. Yalnız, zamanın ihtiyaçlarına ayak uydurarak siyaset inceliklerine başvurmamış, dolambaçlı yollardan gitmeyi karakterine uygun bulmamıştı.
        Hazreti Ali, önce Muâviyeden bey'at almak için ona elçi gönderdi.
        - "Muhacirlerle ensâr hep bana bey'at etti. Siz de aynı izde yürüyünüz. Maksadınız için Osmanın şehadetini bahane ediyorsunuz! Osmanın katillerinden intikam almak istiyorsanız, bize önce itaat ediniz. Sonra, adalete başvurunuz. Biz de meseleyi o zaman hallederiz!" diyordu. Fakat Muâviye, Osmanın katilleri üzerinde ısrarla duruyordu.
        iki ordu, Fırat kıyısında, "Sıffîn" denilen yerde karşılaştı: (36/656). Ali ordusu dok-sanbin, Muâviye askeri seksenbeşbin idi. Savaş, fasılalı olarak yüzon gün sürdü. İki taraftan yetmiş bin müslüman can verdi.
        Harb sıralarında Hazreti Ali, Muâviyeyi yine itaate davet etti. Fakat vali Muâviye; "Osmanın aleyhine ayaklananlar teslim edilmedikçe, hiçbir anlaşma yapılamaz!" diyordu. Kendisine:
        - Sen ey Muâviye, halife Osmanın kanını dâva mı ediyorsun? Osman muhasarada iken, senden asker istendiği zaman neredeydin? Neden Osmanın imdadına koşmadın? Bunda sen de sorumlusun!, diye cevap verildi. Vakıa, Muâviye de, halife Osmana karşı ayaklanan binlerce insanın kendisine verilmesinin güçlüğünü görmüş ve anlamıştı. Fakat, mevkiini koruyabilmek için savaştan başka çıkar yol bulamıyordu.
        Sıffîn harbinin en nazik ve şiddetli bir anında, Hazreti Ali:
        - "Ey Hindin oğlu! Müslümanlar bizim için, ne zamana kadar birbirlerini kıracaktır. Gel, ikimiz birbirimizle mübâreze (düello) edelim. Allah, kime kısmet ettiyse, bu dünyaya, o sahip olsun!" demiş, Muâviyeyi harb sahasına çağırmıştı. O zaman Muâviye şaşırmış, ne cevap vereceğini bilememişti.
        Artık, savaş kızışmış, iki taraftan müslüman kanı sel gibi akıyordu. Fakat, Muâviye ordusu da çözülmeye başlamıştı. Ancak, harbin kritik bir dakikasında As oğlu Amr'in hilesi, Muâviyenin imdadına yetişti. Bu sayede Muâviye hayatını da, istikbalini de kurtarmış oldu. Amr de Muâviye gibi Arab dâhîlerindendi: (261. sahifedeki As oğlu Amr notuna bakınız!). Şam askerlerine Kur'anı çıkarttı. Muâviye askerleri mızraklarının uçlarına Kur'ân-ı Kerîmi bağlayınca, harb derhal durdu. Tabiî mütareke başladı. Dağılan Şam ordusu birleşti. Fakat, Ali ordusunda ihtilâf başgösterdi. Ordunun "anarşistleri" sayılan "haricîler", halife ordusunda türemişti. Hazreti Aliye karşı koyanların başında bunlar geliyordu. Vâli Muâviye iki taraftan birer hakem seçilmesini teklif etti. Halife Ali, harbi yenilemek istiyordu. Fakat, kimseye lâf anlatamadığı için, "hakem usulü"nü çaresiz olarak kabullendi. Muâviye, As oğlu Amri, haricîler de Ebû Mûsayı hakem olarak kabul ettiler. Hakemler muahedesi yazıldı ve imzalandı: (37/657). (304. sahifedeki Ebû Musa notuna bakınız!).
        As oğlu Amr, Muâviyenin Sıffîn savaşını kaybedeceğini görünce nasıl bu savaşı, hile ile durdurmuş ise, hakem usulüyle de birşey elde edılemiyeceğini anlayınca, aynı metod-la bunu da hiçe indirtti.
        Harb usulüne dönüldü. Halife Ali ile vali Muâviye arasında kanlı savaşlar tekrar başladı. Ancak, bu kanlı muharebeler yüzünden islâm memleketlerinde yaşayan müslümanların huzur ve rahatı büsbütün kaçtı. Ahali haklı olarak şikâyete başladı, iki taraf arasında birçok mektuplar teati edildi. Sonunda bir mütareke yapıldı: (Kısas-ı Enbiya, C. 7, S. 131), (Mir'âtü'l-iber.C. 6, S. 347). iç savaşlar durduruldu. Irak semti Hazreti Alide bırakıldı. Şam tarafı da Muâviyede kaldı. (40/660). iki taraf birbirini resmî olarak tanıdı, islâm âlemi ikiye ayrıldı, islâm birliği bölündü, parçalandı, işte, bu tarihte "Şam Emevîler!" devri başlamış oldu. Ancak, Küfe halifesi Ali, bir haricî fedaisi tarafından şehîd edilince (40/661), yerine oğlu Hasan seçildi. Hazreti Hasanın halifeliğini Şam halifesi Muâviye tanımadı. Büyük bir ordu ile Küfe üzerine yürüdü. "Hulefâ-i Râşidin" devrinin son ve beşinci halifesi Hazreti Hasanın elinde kırkbin kişilik Irak askeri vardı. Şimdiye kadar olduğu gibi babası Ali ile Muâviye arasında pek çok müslüman kanı dökülmesine sebep olan bu dâva yüzünden yine kan akacaktı. Hazreti Hasan, işin sulh yoluyla bitirilmesini istiyordu. Ötedenberi, islâm birliğinin bozulmasından üzüntü duyuyordu. Ebû Musa gibi düşünüyordu. Müslüman kanının dökülmesine hiç razı değildi. Kendi adına büyük fedakârlıklar yaptı. Küfe halifeli ğindeki hakkını, münasip şartlarla, Muavıyeye bıraktı (41/661). (123 sayılı notun Hazreti Ali parçasına bakınız!)
        Şam valisi Muâviye artık maksadına ermiş, iktidarı eline almıştı. Evvelce âsi bir valiydi. Hazreti Ali ile yaptığı mütarekeyle kendisini resmî olarak tanıttı. Hazreti Hasanın halifelik hakkını bırakması suretiyle de İslâm birliğini şahsında toplamış oldu. Daha sonra da halifeliği saltanata çevirdi. İslâm tarihinin ilk sultanı oldu. Kurduğu devlete de "Şam Eme-vî Saltanatı" denir. Hulefâ-i Râşidin devrinde halifeler,icmâ-ı ümmetle seçilirlerdi. Bu yüzden ilk beş (dört değil) büyük halife zamanına "İslâmda Cumhuriyet Devri" adını veren tarihçilerimiz oldu. Fakat, islâm Cumhuriyetini saltanata çeviren de ilk Emevî halifesi Muâviye idi.
        Şam halifesi, İslâm birliğini sağladıktan sonra, oğlu Yezidi veliaht yaptı. Kendi sağlığında valilerden bey'at aldı. Kendisinden sonra oğlunun halifeliğini teminat altına koydu. Beş halifeler devrinde tam otuz yıl tatbik edilmiş olan "Meşveret Usulü" kaldırıldı. Babadan oğula geçen "saltanat usulü" yerleşti. İslâmda cumhuriyet sistemi sona erdi. Monarşiye benzeyen İslâmda mutlakiyyet devri başladı. Halifelikle saltanat birleştirilmiş oldu.
        Meşhur tarihçi "Mes'ûdî" der ki:
        - "Muâviye zamanında, içde sükûn ve asayiş sağlandı; dışta da başarılar elde edildi." Tarihçilerin rivayetlerine göre Hazreti Ali:
        - "Muâviyenin emaretini (halifeliğini) pek de o kadar kerîh (iğrenç) görmeyiniz. Eğer onu kaybederseniz, başların arkadan zuhur ettiğini görürsünüz!" demişti: (Kısas-ı Enbiyâ, Cevdet Paşa, C. 8, S 195)
        Muâviye de:
        - "Ben, Aliye dört şeyle üstün geldim. Ben sır saklardım. O, ifşâ ederdi. Ben, itaatli askerin basındaydım. O, âsi bir kavme kumanda ediyordu Aliyi Cemel ashâbiyle başbaşa bıraktım. Onlar, Aliye galebe etselerdi, benim onlara üstünlüğüm kolaydı. Ali, Irak ahalisine güvendi. Bu hal onun felâketine, benim de zaferime sebep oldu." dermiş.
        Endülüsün büyük filozofu İbn-i Rüşd (vefatı: 595/1198), kanaatini şöyle açıklamıştı:
        - "Eflâtunun istediği hükümet şekli, bir İslâm Cumhuriyeti olan "Hulefâ-i Râşidin" devriydi. Emevîler bu sistemi bozmuş, İslâm âlemi için felâket kapıları açılmıştı."
        Birinci Muâviye, Şam'da tam kırk yıl saltanat sürdü. Bunun yirmi yılı vâli, yirmi yılı da halife olarak geçmişti. Muâviye seksen yaşına kadar, şan ve şeref içinde yaşadı. Bütün arzularına kavuştu. Fakat, hayatından ümidini kesince: "Keşke bir köylü olsaydım da halifelik işleriyle uğraşmasaydım:" dediğini, tarihler yazmaktadır. Hayatının sonlarına doğru çok şişmanlamış, nefes darlığı olmuştu. Öldüğü zaman: (60/680), Kays oğlu Dahhâk, elinde kefen, minbere çıktı. Bir hutbe okudu:
        - "Muâviye Arabın kuvvet eliydi. Allah, onunla fitneyi kaldırdı. Onu kulları üzerine hükümdar kıldı. Karada ve denizde askerine zafer verdi. Onunla pek çok gazalar yapıldı. Memleketler alındı. O da Allanın bir kuluydu. Şimdi öldü. İşte kefeni elimde. Onu kendi ameliyle, Allaha bırakacağız. Allah dilerse affeder, dilerse azab eder" dedi.
        Muâviye namazı kılındıktan sonra, Samda "Bâb-ı Sağîr" denilen yere gömüldü.


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz