![]() |
Ganîmetlerin Taksimi
Huneyn Gazvesiyle Evtâs Harbinde, müslümanların ellerine pek çok esir
düşmüş, ölçüsüz ganimet malı geçmiş bulunuyordu. O zamana kadar bu derece malın
ve esirin alındığı, Arab tarihinde görülmemişti. Rasûl-i Ekrem, Tâif
muhasarasına giderken, bu esirlerle ganimetlerin "Ci'râne" mevkiinde muhafaza
altında bulundurulmasını emreylemişti. Tâif dönüşü Mekke'ye on kilometrelik
yerde bulunan Ci'râneye geldi. Burada birkaç gün kaldı. Esirler meselesiyle,
ganimetlerin pay edilmesi işiyle meşgul oldu.
Ci'râneye
getirilmiş bulunan esirlerin toplamı altıbindi. Yığın yığın biriken ganimet
malları içinde yirmi dört bin deve, kırkbin davar vardı. Beşbin küsur kilo
ağırlığında altın ve gümüş de ele geçmişti: (372).
Rasûl-i Ekrem,
esirlerin akrabasını bekledi. Bunların geleceklerini, esirlerini kurtarmaya
çalışacaklarını umuyordu. Fakat, kimse gelmedi.
Evtâs Harbinde
ele geçen esirler arasında, Sa'doğulları kabilesinden Harisin kızı Şeymâ da
bulunuyordu. Şeymâ kendisini esir edenlere tanıttı. Rasûl-i Ekremin süt kardeşi
olduğunu bildirdi. Onlar da derhal, Şeymâyı Rasûl-i Ekremin huzuruna götürdüler.
Hazreti Peygamber, onu görünce tanıdı ve gözleri yaşardı. Şeymâyı yanına oturttu.
Onunla konuştu. Kendisine pek çok iltifatlarda bulundu. İsterse Kendisini
beraberinde Medineye götüreceğini, dilerse kabilesine geri göndereceğini süt
hemşiresine teklif etti. Kendisini reyinde serbest bıraktı. Fakat Şeymâ yaşlıca
bir kadındı. Ailesi yanma kabilesine dönmeyi tercih etti. Rasûl-i Ekrem de
kıymetli hediyelerle onu baba yurduna gönderdi.
Peygamber
Efendimizin, Şeymâya karşı gösterdiği bu muamele Hevâ-zin kabilesini ümitlere
düşürdü. Hevâzinden yirmidört kişilik bir heyet, Ci'râneye kadar geldi. Bu
heyetin içinde Rasûl-i Ekremin süt annesi Halîme'nin kabilesi Sa'doğulları
mümessilleri de bulunuyordu. Hevâzin heyeti:
- "Yâ Muhammed!
Esir kadınlar arasında senin süt teyzelerin, süt halaların da var. Bunlar, sen
çocuk iken sana hizmet ettiler. Seni sorudular. Sen, başvurulacak insanların en
fazileılisisin! Bize karşı da kerem et!" dediler. Mallarının da esirlerinin de
Rasûl-i Ekremden geri verilmesini istediler. O zaman Hazreti Peygamber, Hevâzin
heyetine karşı şöyle hitapta bulundu:
- "Ben,
ganimetlerin dağıtılmasını bugüne kadar beklettim. Geç kaldınız. Halk etrafımda
toplanmış, malların pay edilmesini bekliyor. Şimdi size soruyorm, reyinizde sizi
serbest bırakıyorum: Esirlerinizden veya mallarınızdan hangisi sizce daha
kıymetli?" dedi. Onlar da cevap olarak:
- "Karılarımızı
ve çocuklarımızı, mallarımıza tercih ederiz!" dediler. O zaman Rasûl-i Ekrem:
- "Ben size,
bana ve Abdülmuttaliboğullarına düşen esirleri geri veriyorum. Ancak, diğer
esirlerin bırakılabilmesi için, yarın öğle namazından sonra, bana geliniz:
- "Allahın
Peygamberini müslümanlar yanında, müslümanları da Alla-hın Peygamberi yanında
şefaatçi yapıyoruz. Karılarımızın da, çocuklarımızın da iadesini istiyoruz!"
deyiniz. İslâm cemaatine başvurunuz!" buyurdu.
Ertesi günü,
Hevâzin heyeti, namazdan sonra tekrar geldi. Resûlullahın dediğini yaptı.
İsteklerini tekrarladı. Hemen Peygamberimiz:
- "Ben bütün
ailemin hissesine aid bulunan esirleri bırakıyorum!" buyurdu. Bütün muhacirler
de:
- "Biz de
hissemize düşeni Allahın Peygamberine sunuyoruz!" dediler Ensâr da aynı sözleri
tekrarladılar. Bu suretle, bütün ashab, Peygamberimizin yolunda gittiler. Bir
dakika içinde, altıbin esir serbest bırakıldı: (373). Bu hâdise, insanlık
tarihinde tek olarak kalan olaylardandı.
Hevâzin
kabilesinin bütün kadınları ve çocuklarının kendilerine iade edildiğini görünce,
bütün-kabile, hep birden İslâm dinini kabul ettiler, müslüman oldular.
Bu esnada
Hevâzin başkanı Avfoğlu Mâlik Tâifte bulunuyordu. Kendisi için, Resulü Ekrem:
- "Eğer Mâlik
gelir, müslüman olursa, mallarını, esirlerini kurtardıktan başka, ayrıca
kendisine yüz deve de verileceğini"
vaad buyurdu. Bu vaadin kendisine duyurulmasını Hevâzin heyetine bildirdi.
Mâlik bu
haberi aldı. Hemen gelerek İslâm dinini kabul etti. Hem colu-ğunu, çocuğunu
kurtardı, hemde vaad edilen yüz devesini alarak geri döndü, gitti.
Esirler
meselesinden sonra, sıra ganimetlere gelmişti. Esasen bedevî-ler sızlanıyor.
- "Artık,
bizim de deveden, davardan hakkımız verilsin!" diyorlar, söyleniyorlardı. Herkes
biran önce, hissesine kavuşmak istiyordu.
Rasûl-i Ekrem,
bu sızıltıları duydu. Bir devenin yanında durdu. Onlara şöyle hitap etti:
- "Ey Nâs!
Neden sabırsızlanıyorsunuz? Ganimet malları, şu vadinin ağaçları kadar olsa,
size dağıtacağım."
buyurdu. Sonra, deveden bir tüy kopardı ve sözüne devam etti:
- "Benim ,sizin
ganimetinizle bir deve değil, bir deve tüyü kadar bile olsa, alâkam yok.
Bunların içinden beştebirini ayırıyorsam, o da yine sizin fakirlerinize
sarfedilecektir." dedi. Ganimet mallarını dağıtmaya başladı:
Bu mallar beşe
bölündü. Dördü: Askerlere verildi. Beştebiri: Beytülmâl (Hazine) için ayrıldı.
Beytülmâl hissesinin tasarrufu (yani dilediği şekilde sarf edilmesi), Allanın
Peygamberine aid bir hakti.
Ancak, bu
taksim işinde Rasûl-i Ekrem, en büyük payı, Medinelelirden ziyade, yeni müslüman
olan Mekke eşrafına ayırdı. Kur'an-ı Kerîm, bunlara: "müellefe-i kulûb" adını
vermektedir: (374). Müellefe-i kulûb otuz kadar vardı: (375). Bunlar iki
dereceye ayrıldı: Ebûsüfyan ve oğulları gibi (Yezid ve kardeşi Muâviye): (376).
Birinci derecede olanlara yüzer deve ve birer miktar gümüş, ikinci derecede
sayılanlara da kırkar deve ve o ölçüde gümüş verildi. Ebûsüfyan:
- "Ey Allanın
Resulü! Bu ne büyük lütuf ve ihsan! Allah için, sen savaş zamanı da kerîmsin,
sulh zamanı da!" demişti.
Safvan, Mekkenin ileri gelenlerindendi. Müellefe-i kulübün birinci sını-fındandı.
İslama girebilmek için, Rasûl-i Ekrem den dört ay için bir mühlet istemişti.
Vadide dolaşan en âlâ cinsten yüz deve gören Safvan:
- "Ne güzel
develer! demiş, imrenmişti. Hazreti Peygamber de:
- Öyleyse
onlar da senin olsun!" buyurmuştu. Safvan, hiç ummadığı bu ihsan karşısında,
dayanamamış:
- "Bu derece
ihsan ancak peygamberlerde bulunur, demiş, hemen müslüman oluvermişti.
Müellefe-i kulûba karşı gösterilen bu yüksek lûtuflar, yeni müslümanları İslâm
dinine ısındırmak veya müslüman olmıyanlan İslama sokmak için yapılıyordu. Şu
kadar var ki, müellefe-i kulûb için ayrılan fazla fazla bu ganimet paylan,
askerî birliğin umumî, bütün haklarından kesilmiş olmuyordu. Bunlar, hazine
hissesi olan beştebirlerden (yani Rasûl-i Ekreme aid hisseden) ayrılıyordu. İşin
dikkate ve takdire lâyık olan tarafı: Rasûl-i Ekrem en büyük payı, kendisine en
korkunç düşmanlığı göstermiş, en büyük fenalığı yapmış olanlara veriyordu. Bu
suretle henüz müslüman olanların kalblerini kazanmış bulunuyordu.
Ancak, büyük
Peygamberimizin bu yüksek düşüncesi, lâyıkıyle kavranmadığı için ensârdan (yani
Medinelilerden) bazı gençlerin hoşlarına gitmemiş, sızlanmalarına yol açmıştı.
Bunlar kendi aralarında:
- "Allah,
Peygamberimize hayırlar ihsan buyursun! Rasûl-i Ekrem, kendi kavmine kavuştu.
Artık, bizi bıraktı. Kureyşe bol bol verdi. Halbuki, kılıçlarımızdan hâlâ Kureyş
kanı damlıyor." demeğe söylenmeğe başladılar.
Resûlullah, bu
dedikoduyu, ensârdan Ubâde oğlu Sa'd tarafından duydu. Fakat, çok üzüldü. Hemen
ensârın toplanmasını Sa'de emretti. Bir çadırda toplanan ensâr ile Hazreti
Peygamber, pek samimî hasbihalde bulundu. Allaha hamd ve senadan sonra, sözüne
şöyle başladı:
- "Ey Ensâr!
Siz, yolunu şaşırmış müşriklerden idiniz! Allah, benim vasıtamla size doğru yolu
göstermedi mi? Siz fakir idiniz! Aranıza benim girmemle Allah sizi refaha
kavuşturmadı mı?" sorularını sıraladı. O zaman ensâr:
- "Bütün
minnet, Allah ve Resulü içindir!" diye cevap verdiler. Fakat Rasûl-i Ekrem,
sözüne devamla:
- "Ey Ensâr!
Eğer siz isteseydiniz, benim sorularımı şöyle de cevaplandırabilirdiniz:
- "Seni kavmin
yalanladı. Bize hicret ettin. Seni biz tasdik ettik. Seni kavmin terketti, sana
biz yardım ettik. Seni kavmin kovdu, seni biz göğsümüze bastık. Sen yoksuldun,
seni biz malımıza ortak yaptık (377) Bütün bunları
tekrarlasaydınız, doğu söylemiş olurdunuz. Ben de sizi tasdik ederdim.
Ey Ensâr!
Birtakım kimselere verdiğim dünya malı yüzünden, tarafınızdan, söylenmiş bazı
sözler bana kadar geldi. Bu sözler doğru mudur?" deyince, ensâr:
- "Yâ
Resûlallah! Bizim büyüklerimiz içinden hiçbiri, sizi üzecek hiç bir söz
söylememiştir. Yalnız bazı gençlerimiz, birtakım düşüncelere, duygulara
kapılmıştır." diye mukabelede bulundu. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:
- "Kureyşten
bazılarına dünyalık verdiğim doğrudur. Bunlar, müşriktik zamanına yakın
oldukları için, gönüllerini İslâma ısındırmak istedim. Bunun için verdim.
- Ey Ensâr!
Herkes aldıkları mallarla evlerine giderken, siz de Peygamberinizle evlerinize
dönmek istemez misiniz?" deyince, bütün ensâr hep bir ağızdan:
- "Yâ
Resûlallah biz yalnız seninle gitmek isteriz." dediler, heyecanla bağrıştılar.
Birçoğu da hüngür hüngür ağlamıştı:
(378). Rasûl-i Ekrem, sözlerine şurlları da ekledi:
- "Eğer hicret
şerefi, hicret fazileti olmasaydı, ben muhakkak ensârdan biri olmak isterdim":
(379).
"Ey Ensâr!
Herkes bir yol tutup gitse, ben ensârın yolundan giderdim!"
buyurdu. Ensâra hayr duada bulundu.
Hazreti Peygamber, ganimetleri dağıttıktan sonra, Ci'râneden kalktı. Hac ayı
olmadığı için (Zilka'de içinde) Mekkeye Umre niyyetiyle gitti. Kâ'beyi ziyaret
eyledi. Sekizinci hicret yılı umresini ifadan sonra, Rasûl-i Ekrem, ensâr ve
muhacirlerle birlikte-Mekke'den çıktı. Medine'ye döndü. Medine'den çıkışından
dönüşüne kadar iki ay 16 gün geçmişti.
Birçok
meziyyetleri yüzünden Üseyyid oğlu Attâbı, Hazreti Peygamber Mekkede vali vekili
olarak bırakmıştı.
Huneyn dönüşü,
idaresini beğendiği için, Attâbı Mekkeye asîl olarak vali tayin etti.
Müslümanların ilk Mekke valisi Attâb, yirmi yaşında değerli bir gençti. Rasûl-i
Ekremin ölümüne kadar, bu vazifede kaldı. Değerli hizmetleri görüldü. Attâbın
idaresinden halk memnundu. Fakat, Ebûsüfyan gibi, Mekkede aristokrat devlet
idaresine alışmış bulunan Kureyşin ileri gelenlerine, bu genç valinin, adalete
dayanan idaresi ağır geldi. Birçokları Mekke'yi ter-kederek Medine'ye yerleşti.
Peygamberimiz, bunlardan Ebûsüfyam Mecran valisi yaptı.
Oğlu Muâviye de zekât kâtibi oldu.
M.Zekâ Konrapa
![]() |