![]() |
Tâif Muhasarası (8/630)
Huneyn Gazvesinde, müttefik müşrik ordusu, müslümanların önünde bozulunca, Sekif
kabilesi, vatanlarına döndü. Tâif kalesine sığındı. Talihlerini, bir de burada
denemeye karar verdi. Hevâzin kabilesi başkanı (Avfoğlu Mâlik) de bunlarla
beraberdi.
Sekîf kabilesi başkanı Mes'ûd oğlu
Urve ise, Huneyn savaşına katılmamıştı. Şimdi de Tâif muhasarasında
bulunmuyordu. Mekke'nin müslümanlar eline geçtiğini öğrenince tehlikenin Tâif
üzerine de gelmek ihtimalini düşünerek Yemen tarafına gitmişti. O zaman,
mancınık gibi, debbâbe gibi, Arab-larca şöhret bulmuş birtakım silâhları
öğrenmek istemiş ve öğrenmişti. Urve, Mekke başkanı Ebûsüfyanın damadıydı. Mekke
müşrikleri, Tâif hâkimi Sekîf kabilesini, Mekke hâkimi Kureyş kabilesiyle eşit
tutarlardı. Peygamberliği, ya Mekkelilerin veya Tâiflilerin ileri gelenlerinden
birine lâyık görürlerdi.
Tâif Hicaz şehirlerindendi. Hicaz
bölgesinin dünya cennetiydi. Mekke'nin güney doğusunda bulunan Tâif yüksek kale
duvarlariyle çevrili eski bir şehirdi. Sekîf kabilesinin merkeziydi.
Sekîflilerin bölgesi, Yemene kadar uzanıyordu. Tâifliter cesurdu, muharipti.
Kalelerini tamir etmişler, içine bir yıllık erzak yığmışlar, silâh deposu haline
de sokmuşlardı. Bu şekilde savaşa hazırlanmışlar, her tarafına kuvvetli
muhafızlar yerleştirmişlerdi: (369).
Rasûl-i Ekrem, Tâif kalesini
kuşatmaya karar verdi. Bin kişilik bir askerî birliği, Velîd oğlu Hâlidin
kumandasına verdi. Öncü olarak yolladı. Kendisi de arkasından ordusuyla birlikte
yürüdü. Tâif bu suretle muhasara altına alınmış oldu.
Bu muhasara, Huneyn savaşının
devamından başka bir şey değildi. Yoksa, dokuzbuçuk yıl önce, Mekke devrinde,
Rasûl-i Ekrem'in yapmış olduğu Tâif seyahatinde uğramış bulunduğu acıklı
hareketin öcünü Tâiflilerden almak için tertiplenmiş bir intikam savaşı değildi.
Bütün hayatı boyunca, büyük Peygamberimizin, hiçbir hâdisede, en korkunç
düşmanlarına karşı bile, kin duygusuyla hareket etmiş bulunduğu asla
görülmemişti.
Tâif muhasarası çok uzadı, yirmi gün
sürdü. Fakat, şehir düşmedi. İslâm ordusu, bu muhasarada, kaleyi dövmek ve
yıkmak için, ilk olarak mancınık ile debbâbe kullandı. Müslümanlara bu
silâhların kullanılması usulünü öğreten de Selmân-ı Fârisî oldu: (370). Fakat,
Tâif kalesi çok kuvvetliydi. Tâ-ifliler de şiddetle müdafaa ediyor, muhasaraya
dayanıyordu. Hattâ, kaleden atılan oklar yüzünden, müslümanlar oniki şehîd bile
vermişlerdi. İşte, o zaman, Velîd oğlu Hâlid ortaya atıldı. Düşmandan mübariz
olarak er diledi. Fakat, Tâifliler cevap verdiler:
- "Sana karşı duracak, kale içinde
kimse yok. Zahiremiz tükeninceye kadar dayanacağız. Sonunda, hep birden kaleden
dışarıya fırlayacağız. Ölünceye kadar döğüşeceğiz." dediler. Mübareze teklifini
kabul etmediler, reddettiler.
Kaleyi almak için çok kan döküleceği
anlaşılıyordu. Rasûl-i Ekrem, o büyük insan, ashâbiyle meşveret yaptı. Onların
reyini sordu. Nevfel:
- "Şimdi, tilki inine girmiş
bulunuyor. Sonuna kadar sıkıştırılırsa, çıkmaya mecbur olacak. Fakat, kendi
haline bırakılırsa, ondan bir zarar gelmez." dedi, düşüncesini açıkladı. Savaşı
bırakmanın zararlı olamıyacağı kanaatine varıldı. Esasen Rasûl-i Ekrem, hiçbir
tecavüz fikri beslemiyor, yalnız İslâm dinini ve müslümanları müdafaa ediyordu.
İnsanlık bakımından muhasaranın kaldırılması uygun görüldü ve kaldırıldı:
- "Yâ Rabbî!" Sekife (Tâiflilere
hidâyet nasip eyle! Onları bize gönder!" diye duada bulunan Rasûl-i Ekrem ashabı
ile birlikte oradan ayrıldı. Mekke yolunu tuttu (371).
M.Zekâ Konrapa
![]() |