Mekke'nin Fethi (20 Ramazan 8/11 Ocak 630 Pazartesi)

        Mekkenin müslümanlar tarafından alınmasiyle, yirmi yıldanberi sürüp gelen "İslâm - müşrik" dâvası sona ermiş oldu.
        İslâm dininin temeli, tevhîd itikadı (tek Tanrı inancı) idi. Tevhîd itikadının en büyük âbidesi de "Kâ'be" idi. Kâ'be, Peygamber Hazreti İbrahim -aleyhisselâm- tarafından, tek Tanrı inancının ilk âbidesi olarak Mekkede yapılmış bulunuyordu. Fakat, bu âbide sonraları, içi ve dışı, insan eliyle meydana getirilen 360 tane putla doldurulmuştu.
        Kâ'beyi putlardan temizlemek, bu suretle, puta tapıcılığı ortadan kaldırmak, Rasûl-i Ekrem Efendimiz için, ilk İlâhî vazife idi. Büyük İslâm inkılâbının ruhu, insanları, tek Tanrı inancına bağlamaktı.
        İslâmın doğuşundan (610), Mekke'nin fethine kadar (630) yirmi yıl geçtiği halde, bu mühim vazife yapılamamış, Kureyşîlerin sürekli olarak, Medineye saldırışları, buna mâni ve engel olmuştu. Vakıa, Hudeybiye muahedesi ile, iki taraf arasında da barış sağlanmış, hattâ müslümanlar Kâ'beyi bile ziyaret edebilmişlerdi. Fakat, tevhîd âbidesi olarak kurulmuş bulunan Kâ'be, hâlâ puta tapıcılığın kaynağı olmaktan kurtarılamamıştı.
        Bundan başka, kendilerini, Mekke'nin hâkimi ve Kâ'benin koruyucusu sayan Kureyşîler, Hudeybiyenin hükümlerine saygı göstermiyorlar, hattâ aykırı hareketlerden bile çekinmiyorlardı.
        Mekkenin kuşatılarak Müslümanlar tarafından alınmasına sebep, on yıl müddetle imzalanan Hudeybiye barış andlaşmasının iki yıl geçmeden, Kureyşîler tarafından kasdî olarak bozulması oldu.
        Hudeybiye muahedesi, Kureyşin dışında kalan diğer kabilelere, iki taraftan birinin himayesine girebilmek hakkını tanımıştı. Bu hakka dayanarak Huzâa kabilesi müslümanların Benî Bekir kabilesi de Kureyşîlerin himayesine girmiş bulunuyorlardı.
        Halbuki, Huzâalılarla Benî Bekir kabilesi, ötedenberi biribirleri ile geçi-nemiyorlardı. Aralarında düşmanlık vardı. Bu yüzden kanlı savaşlar bile oluyordu.
        Huzâalılarla Hâşimîler arasında ise, müslümanlıktan önce bile, yapılmış bir ittifak vardı. İslâmın doğuşundan sonra da Huzâalılar bu dostluğu unutmamışlar, hemen her zaman Rasûl-i Ekrem tarafını tutar olmuşlardı.
        Hicretin sekizinci yılı, Şa'ban ayında idi:
        Kureyşin himayesine güvenen Benî Bakirliler, başkanları Nevfel'in tavsiyesi üzerine, Rasûl-i Ekremin himayesinde bulunan Huzâalılara birdenbire saldırdılar. Kureyşîler de Benî Bekire silâh yardımı yaptılar. İkrime, Safvan ve Süheyl gibi Kureyşin ileri gelenleri, kıyafetlerini değiştirerek Benî Bekirle birlik olmuşlar, bir gece, Huzâalılara karşı savaşa katılmışlardı. Hattâ bu baskın esnasında, Huzâalılardan yirmi üç kişi bile öldürülmüştü.
        Beklenmedik bu tecavüz karşısında Huzâalılardan kırk kişilik bir heyet, koşarak Medine'ye geldi. Kureyşten şikâyette bulunarak Rasûl-i Ekremin himayesine sığındı. Kendilerinin korunmalarını diledi.
        Kureyşin, Benî Bekirle birleşerek Huzâalılara taarruzda bulunması, açıktan açığa, Hudeybiye barışını bozuyordu.
        O zaman, Peygamber Efendimiz, Medine Mescidinde oturuyordu. Bu baskın hâdisesini öğrenince, son derece üzüldü. Huzâalılara yardım vaadinde bulunmakla kalmadı. Aynı zamanda, bir elçi göndererek Mekkelilere şu üç teklifte bulundu:
        1) Ya, öldürülen Huzâalıların ailelerine diyet (ölü bedeli) verilmesi.
        2) Veya, Benî Bekir kabilesinin himaye olunmasından vazgeçilmesi.
        3) Veyahut bu iki tekliften biri kabul edilmediği takdirde, Hudeybiye barış andlaşmasının bozulmuş sayılması.
        Mekkeli Kureyş, birinci ve ikinci teklife boyun eğmedi. Fakat, üçüncü teklifi kabul ettiklerini, Rasûl-i Ekreme bir mümessil vasıtasıyle bildirdi:(323). Artık, Hudeybiye muahedesi, resmî olarak sona ermiş sayıldı.
        Ancak, aradan bir müddet geçti. Kureyşin ileri gelenleri hatalarını anladılar. Yaptıklarına pişman oldular. Barışın yenilenmesi için, başkanları Ebû-süfyanı Medineye gönderdiler
        Medineye gelen Ebûsüfyan, burada hiç bir iş göremedi. Kendi kızı ve Rasûl-i Ekremin zevcesi "Ümmü Habîbe" den başlıyarak, sıra ile Hazreti Peygambere ve ashabına (Ebûbekr, Osman, Ali, Sa'd ibn-i Ubâde ve Ömer gibi) ileri gelenlerine başvurdu. Rasûl-i Ekremle muahedeyi yenilemek için, bütün varlığıyle uğraştı. Hattâ, barışı sağlıyabilmek için, Peygamberimizin kızı Hz. Fâtıma'nın ve beş yaşında bulunan oğlu Hasan'ın yardımlarını bile istedi. Fakat, bütün bu teşebbüslerinin boşa çıktığını görünce, en son olarak Hazreti Ali'nin tavsiyesine uyarak, Peygamber Mescidine geldi. Halka karşı konuştu:
        - "Ey Nâs! Ben iki tarafı himayeme alıyor, Hudeybiye sulhunu yeniliyorum. Kimse, benim ahdimi bozmaz, sanırım!" demiş ve fakat kimseden tasdik cevabı göremeden devesine binmiş, meyus olarak Mekke yolunu tutmuştu. Mekke'de olanı biteni anlatırken:
        - "Muhammed'den sulh istedim, cevap alamadım. Ebûbekre başvurdum, ümidim boşa çıktı. Ömeri en büyük düşman buldum. Diğer ashabın hiç birinden yardım göremedim. Hükümdarlarına bu derece bağlı bir kavme de rastlamadım. Sulhu bir türlü sağlıyamadım. En son olarak Ali'nin sözüne uydum. Kendiliğimden bir barış ilân ettim, döndüm, geldim!" dedi. Ebûsüfyam dinliyenler:
        - "Ayol! Sen hiçbir şey yapmamışsın. Senin kendi kendine ilân ettiğin sulhun ne hükmü olabilir! Ali, seninle adetâ eğlenmiş! Sen bize sulh haberi getirmedin ki, emin olalım. Harb haberi getirmedin ki, hazırlanalım! Biz şimdi, ne yerimizde oturabiliriz, ne de harb hazırlıklarına kalkabiliriz!" dediler, söylenmeğe başladılar.
        Ebûsüfyan, Mekke'ye döndükten sonra, Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-, bir sabah namazından sonra, önce Ebûbekri yanına çağırdı. Onun reyini sordu, fikrini aldı. Onu sağ tarafına oturttu. Sonra Ömeri çağırdı, reyini aldı. Onu da sol tarafına geçirdi. Harbe karar verdi. Hemen hazırlıklara başladı. Kendisiyle müttefik olan bütün kabilelere haberler gönderdi. Bütün askerlerin toplanmalarını istedi. Çünkü, Mekke'ye, Kureyşe karşı büyük bir askerî yürüyüş yapılacaktı. Yalnız, bütün bu hazırlıklar gayet gizli tutuluyordu. Mekke'nin bütün yolları bağlanmış, bu vazife de Huzâa kabilesine verilmişti. Durum öyle bir hale gelmişti ki, bir taraftan diğer tarafa kuş uçmaz, kervan geçmez olmuştu.
        Yalnız, ashabdan Hâtıb (mmmmmmmmmmm oğlu), Mekke'ye bir mektup yazmış, bu gizli hazırlıkları Kureyşe bildirmek istemişti. Fakat, Hatibin bu teşebbüsü yarıda kaldı. Rasûl-i Ekrem, bunu İlâhî vahiy ile öğrendi (324).
        Üç kişilik (Ali Zübeyr ve Mikdâd) bir heyet kurdu. Bu heyet yolda, Mekkeye gitmekte olan Sara adında bir kadını yakaladı. Saçının içinden gizli mektup çıkarıldı. Hazreti Peygambere getirildi. Hâtıb bu mektubunda, Kureyşe şöyle hitap ediyordu:
        - "Ey Kureyş cemaati! Resûlullah, sizin üzerinize mühim bir kuvvetle varıyor. Gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allaha yemin ederim ki, Allanın Peygamberi yalnız başına bile olsa, Allah onu size galip kılacak, verdiği vaadi yerine getirecektir. Şimdiden başınızın çaresine bakınız, vesselam!" diyordu.
        Bu mektup, Kureyşin eline geçseydi, düşman, müslümanlara karşı hazırlıklı bulunacaktı. Cenabı Hak, bu muazzam fethin, kan dökülmeden yapılmasını takdir buyurmuştu.
        Ancak, herkes, Hatibin bu hareketine karşı hayrette kaldı. Rasûl-i Ekrem, derhal Hatibi bir heyet karşısında sorguya çekti:
        - "Ey Hâtıb! Bunu niye yaptın?" dedi. O zaman Hâtıb şöyle cevap verdi:
        - "Yâ Resûlallah! Kerem buyur! Ben, Kureyşe andlaşarak bağlı bir insanım. Fakat, hiç bir zaman Kureyşin mahremi olmadım. Yanınızda bulunan muhacirlerin Mekkede ailelerini, mallarını koruyacak akrabası var. Benim ise, orada kimsem yok. Bu suretle, Mekkeliler arasında minnettarlık kazanarak akrabamın korunmasını istedim. Vallahi, benim Allaha ve Resulüne îmânım var. Dînimi değiştirmiş değilim." Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem, orada bulunanlara:
        - Hâtıb kendini doğru müdafaa etti!" buyurdu. Fakat Ömer dayanamamış:
        - "Yâ Resûlallah! Müsaade buyur, şu münafığın boynunu vurayım!" demişti. O zaman, Büyük Peygamber:
        - "Yâ Ömer! Hâtıb, Bedir Gazasında hazır bulundu. Belki, Cenabı Hak, Bedir ashabına, ne yapsanız sizi affetmişimdir, buyurmuş ola!" ihtarında bulunarak Ömer'i susturdu.
        Hakikatte, Hatibin ailesi Mekke'deydi. Kimseleri de yoktu. Hâtıb, ailesinin korunması için, Mekkelileri memnun etmeyi düşünmüş, bu yüzden büyük hataya düşmüştü. Ancak, yüksek ruhlu Peygamber Hatibi da affeyledi:(325)
        İslâm nurunun doğuşdanberi Kureyşin, Mekke devrinde olsun, Medine devrinde olsun, müslümanlara karşı yapmadıkları kötülük kalmamıştı. Hattâ, İslâm dînini ortadan kaldırmak, Medinelileri, Rasûl-i Ekremi kendilerine teslime mecbur kılmak için Medine'ye üç defa (Bedir, Uhud ve Hendek gazalarında) saldırışlarda bile bulunmuşlardı. Artık mütecavizi cezalandırmak, köklerini kazımak zamanı gelmiş bulunuyordu.
        Bu maksatla, Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-, sekizinci hicret yılı. Ramazanının onuncu günü, onbin kişilik muazzam bir kuvvetle Medineden çıktı. (1 Ocak 630)
        Allanın yardımına güvenerek şerefli ordusuna Mekke yolunu açtı. O gün, kendisi de, ashabı da oruçlu ve niyyetliydi. Fakat gazaya (harbe, cihada) gidiyorlardı. Yolda, Peygamberimiz de iftar etti; ordusuna da oruçlarını bozdurdu: (326).
        Mekkeye doğru yol alırken, dost kabilelerden bazılarının katılması suretiyle, ordunun sayısı onikibine yükseldi: (327).
        İki yıl önce, Hudeybiye senesi Mekke önüne varmış bulunan İslâm ordusu bindörtyüz iken, iki yıl sonra, bu sayının on (veya oniki) bine yükselişi, Hudeybiye barışının, müslümanlar için ne büyük faydalar sağlamış olduğunu göstermişti: (328).
        Mekke yoiu üzerinde Rasûl-i Ekrem, amcası Abbâs'a rastladı. Hazreti Abbâs -radıyallahu anh- evvelce müslüman olmuştu. Fakat, dînini, Kureyşîlerden gizliyebildiği için, şimdiye kadar, müşrikler arasında, Mekkede kalmıştı. Artık, zamanı geldiği için, Medineye hicret etmek üzere, Mekke'den çıktı. Yolda İslâm ordusuna katıldı. Rasûl-i Ekrem Abbâsa:
        - "Muhacirlerin sonuncusu da sen oldun!" sözüyle iltifatta bulunmuştu: (329).
        Yollar tamamiyle tutulmuş olduğu için, İslâm ordusunun bu hareketinden Kureyşin hiç haberi yoktu. Vakta ki ordu, Mekke'ye yakın, onaltı kilometre (bir konaklık) mesafede "Merruzzahrân" denilen vadiye geldi. Karargâhını burada kurdu. Rasûl-i Ekrem, onikibin kişilik ordusunun ayrı ayrı ateş yakmasını emretti. Her birlik, ateşini kendi çadırı önünde yakıyor, islâm kuvveti, varlıklarını büyük bir ateş donanmasıyla Mekkeli Kureyşîlere bildirmiş oluyordu.
        İslâm ordusunun yaklaşmakta olduğunu anlayan Mekkeliler, neye uğradıklarını bilemediler. Hemen Ebûsüfyanın başında toplandılar. Durumu kavramak için Ebûsüfyan, yanına Hakîm ile Büdeyli aldı. Mekkeden çıktı. Medineye doğru yöneldi. Arefe gecesi, hacıların Arafatta yaktıkları ateşe benziyen büyük bir ateş gördü. Fakat yolda, islâm karakolu tarafından yakalanarak Rasûl-i Ekremin huzuruna götürüldü.
        Hazreti Ömer, Ebûsüfyanm öldürülmesi zamanının da geldiğini söylüyor, Hazreti Abbâs ise onun affını istiyordu. Ebûsüfyanm bütün yaptığı kötülükler, müslümanların gözleri önüne geldi; çünkü Ebûsüfyan, müslümanlara en korkunç düşmanlığı göstermiş, Medineye karşı bir-kaç saldırışa sebep olmuş, bütün Arabları ayaklandırarak Rasûl-i Ekremin hayatını bile tehlikeye düşürmüştü. Bütün bu fenalıklar karşısında, onun idamı gerekiyordu. Ancak, o büyük insan, Ebûsüfyam da affetti:
        Çünkü, Allah'ın elçisiydi. Ebûsüfyam, Peygamberimizden başka hiç kimse affedemezdi.
        İslâm ordusu, hâlâ Merruzzahrân vadisinde bulunuyordu. Henüz harekete geçmemişti. Rasûl-i Ekrem, amcası Abbâsa hitap ederek:
        - "Ebûsüfyam al. ordunun geçit yerine götür, müslüman ordusunun ihtişamını görsün!" buyurdu. Hazreti Abbâs -radıyallahu anh-, Peygamberimizin dediğini yaptı; Ebûsüfyam, islâm ordusunu lâyıkıyle görebileceği bir tepeye çıkardı. Ordu yürüyüşe kalkmıştı. Bütün kabileler, alay alay Ebûsüfyanın önünden geçiyordu. Kafileler geçtikçe tekbir alıyor, "Allahüekber!" sadaları göklere yükseliyordu. Her birlik böylece geçit resmi yaparken yüreği burkulan Ebûsüfyan soruyor, Abbâs da bunların kimlere aid bulunduğunu birer birer anlatıyordu. Hele, Ebûsüfyanın ömründe rastlamadığı hamaset örneği "Ensâr Birliği"nin geçişi, gözleri kamaştırmıştı. Başlarında Sa'd bin Ubâde vardı. En sonunda, Rasûl-i Ekrem Efendimizin alayı geçti. Her tarafa nurlar saçan ve baştanbaşa zırh içinde bulunan bu alayda Peygamberimiz, "Kusvâ" adındaki devesine binmiş, etrafında ashab, tekbir alıyordu. Rasûl-i Ekremin bayrağını Hazreti Zübeyr taşıyordu.
        Ancak, Uhud ve Hendek savaşları başkumandanı Ebûsüfyanın önünden, Ensâr Birliği kumandanı Sa'd geçerken:
        - "Ey Ebûsüfyan! Bugün, en büyük savaş günüdür. Bugün, Kâ'benin zaptedileceği, Kâ'bede kan dökmenin helâl kılındığı bir gündür!" demiş, Ebûsüfyam tehdid eylemişti.
        Hazreti Peygamberin kafilesi de geçerken, Ebûsüfyan:
        - "Yâ Resûlallah! Sa'din ne söylediğini duydunuz mu?" diyerek, Ubâde oğlu Sa'din yaptığı bu tehdidini olduğu gibi Rasûl-i Ekreme bildirmişti. O zaman, Hâtemül-Enbiyâ Efendimiz:
        - "Sa'd yanlış söylemiş. Sa'd hata etmiş, Hayır! Bugün, lütuf ve merhamet günüdür. Allah'ın, Kâ'be şanını, ezan sesiyle yükselteceği bir gündür. Kâbenin tevhîd elbisesine bürüneceği bir gündür!" buyurmuşlardı. Fakat, Sa'din asabîleşerek kan dökmesinden şüphelendikleri için, hemen Hazreti Ali'yi gönderdi. Ensârın sancağını kendisinden aldırdı ve Sa'din oğlu "Kays"e verilmesini emretti: (331).
        İslâm ordusunun bu yüksek intizam ve haşmetini gözünden kaçırmıyan Ebûsüfyan:
        - "Ey Abbâs! Hakikaten, kardeşinin oğlu, ne kadar da büyütmüş bu saltanatını!" deyince, Hazreti Abbâs, hemen müdahale etti:
        - "Sus! O saltanat değil, nübüvvettir. Peygamberliktir." diye cevap verdi. Ebûsüfyan da, Abbâsın bu sözünü "Evet evet!" diyerek doğruladı.
        Gerçek de böyle idi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bir devlet başkanı değil, Allah'ın bir elçisi, hem de peygamberlerin sonuncusu idi: (332).
        Bütün islâm ordusu, bu suretle, boğazdan bu dar geçitten geçti. Ebûsüfyan da Hazreti Abbâsın yanından ayrıldı. Mekke'ye döndü. Haremi Şerî-fe vardı. Herkes heyecan içinde, kendisini sabırsızlıkla bekliyordu.
        Ebûsüfyan, Rasûl-i Ekremden aldığı geniş salâhiyyetle, halka, en yüksek sesle, şöyle hitap etti:
        - "Ey Kureyş! Muhammed, şehrimizin kapısı önündedir. Karşısında du-rulamıyacak bir kuvvetle size geliyor:
        1) Her kim Ebûsüfyanın evine gelirse emniyettedir.
        2) Kâ'beye sığınan emniyettedir.
        3) Silâhını bırakarak kendi evine kapanarak, kapısını kapayan emniyettedir.
        Sözleriyle Mekkeliler! teskine çalıştı. Rasûl-i Ekremin af vaadinde bulunduğunu bildirdi: (333).
        Ebûsüfyanın bu sözlerini duyan Kureyşîler, büyük bir şaşkınlık içinde kaldı. Ne yapacaklarını bilemez oldu. Bir kısmı, Ebûsüfyanın evine koştu. Bir kısmı, Haremi Şerîfe sığındı. Bir kısmı da kendi evlerine kapandı. Fakat, silâhını kaparak sokağa fırlıyanlar bulunduğu gibi, silâhını atarak öteye beriye koşanlar da görülüyordu.
        Bütün Siyer yazarlarının Ibn-i İshak'tan bildirdiklerine göre, Rasûl-i Ek-rem Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- "Zî Tuvâ" mevkiinde İslâm ordusunun Mekkeye giriş programını komutanlara bildirdi, Mekkeye hangi semtlerden girileceğini gösterdi:
        - "Size karşı tecavüz vaki olmadıkça, kimseye kılıç çekmeyiniz! Harb açmaktan' sakınınız!"
tenbihinde bulundu.
        Hazreti Peygamber, Mekke'ye girilirken, hiçbir ihtiyat tedbirini ihmal etmiyordu. Vakıa zafer, Allahın elinde idi. Fakat, tedbirde de kusur eylememek gerekiyordu.
        Ordusunu dörde ayırdı: Rasûl-i Ekremin bayrağını taşıyan Zübeyr, Mekke'nin üst tarafından yürüyecek, Velîd oğlu, Hâlid kolu, "Aşağı Mahalle" denilen semtten şehre girecek, diğer kollar da Mekke'nin doğu ve batı taraflarını işgal edeceklerdi.
        Rasûl-i Ekrem, ordusuna hareket emrini verdikten sonra, sekiz yıl önce (622), Medineye göç ederken iki deve, dört kişilik bir kafile halinde, Mekke'den nasıl çıkarılmıştı? Sekiz yıl sonra şimdi (630), ne muazzam ve muhteşem bir ordu ile Mekkeye giriyordu! Zî Tuvâ mevkiinden Mekkeye girinceye kadar, devesinin üstünde, bunları düşünüyor, başını devenin boynuna, secde eder gibi yapıştırmış, fakat mağrur bir fâtih gibi değil de, son derece müte-vazi bir kul halinde, Cenabı Hakkın bu büyük lûtfuna ve keremine şükrederek ilerliyordu.
        Bütün kuvvetler, kan dökmeden, sulh içinde Mekkeye girmeye muvaffak olmuşlardı. Yalnız Hâlid bin Velid'in idare ettiği askerî birlik, müşriklerin taarruzuna uğradı. Kureyşin azılılarından Safvan, Süheyl, İkrime (Ebûcehlin oğlu), ufak bir çete hazırlayarak, mahallelerinin işgaline mâni olmak için Hâildin süvari kuvvetini ok yağmuruna tutmuşlar, hattâ içlerinden iki mücâhidi şehîd bile etmişlerdi.
        Halbuki, umumî af ilân edilmişti. Halîd ise askerlerini sükûnetle geçiriyordu. Bu tecavüz karşısında Hâlid, hemen müdafaa silâhına sarıldı. Kendisine hücum edenlerden onüç tanesini bir hamlede yere serdi. Diğerlerini de kaçırdı.
        Peygamberimiz, Mekke'nin üst tarafından, Hâlid ise alt taraf semtinden şehre girmişlerdi. Hâlidin girdiği semt, Mekkenin aşağı mahallesiydi. İslâmın amansız düşmanları burada bulunuyorlardı. Hattâ, Bekiroğullarıyle birleşerek Huzâalılara saldıranlar, bu yüzden Hudeybiyenin bozulmasına sebep olanlar da bu mahalle ahalisindendi.
        Rasûl-i Ekrem, Mekkeyi kan dökülmeden fethetmenin huzuru içinde yürürken, şehrin alt tarafında kılıçların parladığını kendilerine saldıranları Hâlidin önüne katmış olduğunu görünce canı sıkıldı. Çünkü, kendisi kan dökülmemesini, harb edilmemesini emretmişti:
        - "Yâ Hâlid! Ben seni savaşmaktan menetmedim mi?" diye sordu.
        - Yâ Resûlallah! İlk hücumu yapanlar müşrikler oldu!" cevabını alınca:
        - "Bu hâdise, ilâhi bir kaza imiş!" diyerek sükût eyledi.
        Fetihten bir gün önce idi. Hazreti Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-:
        - "Allah, Mekke fethini nasip ederse, yarın Kinâne oğullan yurduna ineceğiz. Kinâne oğulları, vaktiyle, burada Kureyş müşriklerimle küfür üzerine birleşmişlerdi." buyurdu: (334).
        Bir gün sonra, Peygamberimizin sancağı Kinâne oğulları yurdunda dikildi, çadırı da burada kuruldu. Rasûl-i Ekrem, çadırında biraz dinlendi. Gusletti. Yeni elbise giydi. Sekiz rekât Duhâ Namazı kıldı: (335). Tekrar devesine binerek kafileye katıldı.
        Hicretin sekizinci yılı Ramazanın 20 inci Cuma günüydü (630): İnsanlık tarihinde en büyük inkılâp oluyordu. İnsanlığın şerefini hiçe indirmiş olan "puta tapıcılık" merkezi Mekkeye bu şerefi yükselten "Tek Tanrı" inancının mümessili İslâm ordusu, parlak ve adaletli bir zaferle giriyordu.
        Allah'ın en sevgili kulu ve elçisi Hazreti Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- başında miğfer "Kusvâ" adındaki devesi üstünde, "Feth" sûresini okuyarak sağında, solunda, önünde ve arkasında saf bağlayan ashabı bulunduğu halde, Kâ'be Mescidine geldi. Karşıdan "Büyük Kâ'be" bütün aza-metiyle göründü. Hep bir ağızdan alınan tekbir sadaları birdenbire yükseldi. Akisleri de dağlardan geri geliyordu.
        Rasûl-i Ekrem, ihramsız olarak Haremi Şerîfe girdi: (336). Kâ'beyi deve üstünde, yedi defa, tavaf etti. Elindeki ucu iğri değnekle Haceri Esvede temas etti (istilâm). Kâ'be etrafında, tapınmak için dikili 360 tane put hâlâ duruyordu. Halbuki Kâ'be, tevhid itikadının (Tek Tanrı inancının) ilk âbidesi olarak yapılmıştı.
        Putların en büyüğü, insan şeklinde, güneş tanrısı "Hübel"di. Kırmızı yakuttan yapılmış ve Kâ'be üstüne konulmuş olan bu büyük putun önünde, yedi tane ok duruyordu. Üzerlerinde "Evet, hayır!" yazıları vardı. Puta tapıcı Arablar, bir iş yapacakları zaman, bu oklarla "fal" açarlardı.
        Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- elindeki değnekle putlara dokunuyor, her putu bizzat kendisi düşürüyordu. Putlar devrilirken şu âyeti okuyordu: (337).
        - "De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu (islâm geldi, küfür yok oldu). Çünkü bâtıl, daima yok olur."(338).
        Kâ'benin içi de, Kureyşin putlarıyla, duvarları, put resimleriyle doluydu. Rasûl-i Ekrem, Kâ'be kapıcısı Osman bin Talha'dan Kâ'benin anahtarını istedi, Kâ'be açılınca, duvarlarındaki suretlerle ibrahim ve İsmail Peygamberlerin resimlerini gördü. Buhârînin rivayetine göre, bular birer put idi. Bunların çıkarılmasını Hazreti Peygamber emretti.
        Hazreti Ömer, hemen bunları dışarı çıkardı (339). Kâ'be suretlerden ve putlardan temizlendikten sonra, anahtarı, Osman bin Talha'ya verildi. Rasûl-i Ekrem, beraberinde Üsâme bin Zeyd, Bilâl, Osman bin Talha olduğu halde, Kâ'beye girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra, Beyt-i Şerîfi dolaştı. Her tarafta tekbir getiriyor, Allaha hamdediyordu.
        Bu esnada bütün Kureyş, Mescid-i Harama dolmuş, haklarında verilecek hükmü sabırsızlıkla bekliyordu. O zaman, Allanın son elçisi, Kâ'benin kapısı eşiğinde durdu. Şu meşhur nutkunu söyledi. Bu nutkuyla, yalnız Mekkelilere değil, bütün insanlığa, Rasûl-i Ekrem hitap ediyordu:
        - "Allahtan başka tanrı yoktur. Yalnız Allah vardır. O'nun eşi ve ortağı yoktur. Allah, vaadini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Bütün düşmanlarımızı dağıttı...
        İyi biliniz ki, bütün eski görenekler, bütün mal ve kan dâvaları, bugün şu iki ayağımın altındadır. Yalnız Kâ'be ile hacılara su dağıtmak işi bırakıldı.
        Ey Kureyş cemaati! Allah sizden, cahiliyyet devrinden kalma gururu, babalarla, soylarla büyüklenmeyi giderdi. Bütün insanlar, Ademden, Âdem'de topraktan yaratılmıştır. " dedi: (340). Kurandan şu âyeti okudu: - "Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir kadından yarattık ve sizi milletlere, kabilelere ayırdık, tanışasınız diye (öğünesiniz diye değil). Çünkü Allah'ın katında en kerîminiz , en ziyade takva sahibi olanınızdır. Allah sizi çok iyi bilir, gizli şeylerinize tamamiyle vâkıftır. "(341).
        Rasûl-i Ekrem bu nutkuyla, helâl ve harama dair bazı hükümler bildirdikten sonra:
        - "Ey Kureyş cemaati! Size şimdi ne muamele yapacağımı sanıyorsunuz? diye sordu. Müşrikler hep bir ağızdan:
        -"Hayr umarız. Sen kerîm bir kardeş, âlîcenap bir kardeş oğlusun!" diye cevap verince, kardeşlerine Yûsuf'un dediği gibi, size ben de:
        - "Bugün size geçmişten artık sorumluluk yok! derim, haydi gidiniz!" buyurdu. Kureyşîlerle bütün Mekkeliler, Rasûl-i Ekremin bu sözleriyle affa kavuşmuş oldu. "Harb. Peygamberi" sayılan Resûlullah, harblerde de "Rahmet Peygamberi" olduğunu gösterdi: (342). Mekkeli Muhacirlerle Kureyşîler kucaklaştı.
        Bu fetih nutkuyla Rasûl-i Ekrem:
        1) Tevhid (Tek Tanrı) inancına temas etti. Çünkü, tevhid itikadı, müslümanlığın temeliydi.
        2) Arabların cahiliyyet devri (eski) âdetlerini, kan ve mal dâvalarını kaldırdı.
        3) Yıllarca kendilerini hakka, adalete, müsavata (eşitliğe) çağıran Allah'ın bu son elçisine karşı her çeşit kötülükleri yapmaktan çekinmeyen Mekkeli müşrikleri bir kalemde affetti. Bu afdan faydalanabilmek için "müslüman olmak" mecburiyeti de yoktu. Hattâ Rasûl-i Ekrem, müşriklerden, muhacirlerin mallarını bile sormadı. Çünkü, muhacirler, Medineye göç ettikten sonra malları Mekkeli müşrikler tarafından gasbedilmişti.
        4) Okuduğu Kur'ân (Hucurât Sûresi) âyetiyle, içtimaî müsavatı (eşitliği) bildirdi. İnsanlar arasında, herkesin ancak kendi çalışmasiyle yükselebileceğini anlattı.
        Bu hutbesinden sonra, Rasûl-i Ekrem "Mescid-i Harâm"a girdi. Zemzem dağıtma işini eskisi gibi "Abbâs" da, Kâ'be hizmetini de "Osman bin Talha" da bıraktı: (343).
        Öğle vakti, Habeşli müezzin Hazreti Bilâl, Peygamberimizin emriyle, Kâ'be üstüne çıktı. "Ezân-ı Muhammedî"yi okudu. O ne muazzam bir inkılâb idi, ki, aynı günün sabahı Kâ'bede birçok putlara tapılırken, öğle vakti, Bilâl'in yüksek ve tatlı sesi (La ilahe. illallah kelimesiyle) Allahın birliğini, bütün müşriklere ilân ediyor, İslâmî değişikliğin azametini bütün Mekke ufuklarına doğru yayıyordu.
        Namazdan sonra "Safa" tepesine, Rasûl-i Ekrem çıktı. En yüksek yerinde oturdu. Kureyşîlerden "bey'at" kabul etti. Nasıl ki, vaktiyle, (Mekke devrinde, Akabe tepesinde) Medinelilerden bey'at almıştı. Şimdi de sıra, Mekkelilere gelmiş bulunuyordu.
Mekkeli erkeklerden alınan bey'at: "Müslümanlık" ve "cihad" üzerine idi. Önce erkeklerden, sonra kadınlardan alındı: (344). (Hazreti Âişeden gelen bir rivayete göre:) Kadınların hiçbir bey'ati musafaha (el sıkma) şeklinde olmadı. Bunların bey'ati kâh sözle, kâh Rasûl-i Ekremin elini batırdığı bir su kabına, kadınların ellerini batırarak yapılmıştı: (345).
        - £y Peygamber! Mü'min kadınlar, Allah'a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık etmemek, zinada bulunmamak, çocuklarını öldürmemek, elleriyle, ayakları arasında bir bühtan "iftira" uydurup getirmemek, sana hiçbir güzel işde âsi olmamak üzere, bey'ate geldikleri zaman, onlardan bey'at al: Onlar için yarlığanma dile! Çünkü, Allah gafurdur, rahimdir.
        Ebûsüfyanın eşi ve Muâviyenin validesi Hind, kendisini gizlemek için yüzünü örterek -bey'at için- kadınlar arasına karışıp Rasûl-i Ekreme karşı şöyle konuşmuştu:
        - Allaha ortak koşmıyacaksımz! diye, bizim yemin etmemizi istiyorsunuz! Biz bunu kabûl ediyoruz. Hırsızlık etmiyeceksiniz! diyorsunuz. Ben ara-sıra, kocamın kesesinden birkaç dirhem alırım. Buna da müsaade yok mu? diye sordu. Çocukları öldürmeyiniz! dediniz. Biz çocuklarımızı küçükken yetiştirdik. Büyüdükleri zaman, sen öldürdün! diye mukabele etmişti: (346).
        Ancak, Mekkeli müşriklerin içinden bazı katiller, umumî aftan hariç tutularak kanları "heder" (mubah) kılındı: (347).
        Bunlara İslâm tarihinde "Mühderuddimâ" denildi: (348).
        Kanları mubah olanlardan, fetih sırasında, Mekkeden kaçmış olanların bir kısmı, yakalandıkları yerlerde öldürülmüş ve fakat, pek çoğu yine bağışlanmıştı. Bunların içinden öldürülenlerin dört kişi olduğu rivayet edilmişti: (349). Fakat Buhârîye göre, Mekke fethinden sonra, idam edilen tek adam "İbni Hatal" idi. Hataloğlu, müslüman olduktan sonra, bir azadlısını öldürerek müs-lümanlıktan çıkmış (mürted olmuş), sonra cariyesi ile onun arkadaşını, Rasûl-i Ekrem aleyhine hicviye söylemeye teşvik eylemişti.
        Kanları mubah kılındıktan sonra, affolunanlar arasında Ebûcehlin oğlu İkrime, Sa'doğlu Abdullah, Safvan, Hamzanın katili Vahşî, Hamzanın ciğerini dişliyen Hind, Rasûl-i Ekremin kızı Zeyneb'i yaralayan ve sonunda ölümüne sebep olan Hebbar, meşhur şair Züheyr oğlu Kâ'b vardı. İnsafsız düşmanlarına karşı Rasûl-i Ekremin göstermiş olduğu bu yüksek şefkatin bir örneği, insanlık tarihine bir daha girmemişti.
        Hazreti Bilâl Habeşî'nin ezan sesini duyanlardan Üseyyid oğlu Attâb şöyle bağırmış:
        "Çok şükür ki, babam öldü de, mukaddes Kâ'be damın da, şu siyah adamın sesini duymadı. Sağ olsaydı, buna dayanamazdı." demişti:' (350)
        Fakat, biraz sonra, umumî af ilân edildiğini işitince, hemen heyecanla, Attâb ileri atılarak:
        - "Ben Üseyyidin oğluyum. Allahtan başka Tanrı bulunmadığına, senin de O'nun elçisi olduğuna inandım. Tasdîk ederim!" demiş, Hazreti Peygambere karşı müslümanlığını açıklamıştı. O zaman, Rasûl-i Ekrem de:
        - "Çok güzel! Ben de seni Mekkeye vali yaptım." diyerek, yeni müslüman, genç Kureyşliye Mekke'nin idaresini teslim eylemişti(351).
        Mekke fethinin üçüncü günüydü: Huzâalılar, bir müşrik öldürmüşlerdi. Bu hâdiseden üzüntü duyan Rasûl-i Ekrem şöyle konuştu:
        - "Cenabı Hak, gökleri ve yeri yarattığı zaman, Mekke muhitini de hürmete lâyık yaptı. Mekkede kan dökmeyi haram eden "Allah"tır. Yoksa insanlar, onu haram etmemiştir. Allah, kıyamete kadar da Mekkeli muhterem kıldı. Allah ve âhiret gününe inanan bir kimse için, Mekke içinde kan akıtmak halâl değildir. Burada ağaç bile kesilmez. Şayet biri size:
        - "Resûlullah, burada harb etti!" derse, siz de ona:
        - "Allah Teâlâ, yalnız Peygambere müsaade etmiş, size etmemiştir. " deyiniz. Bana da Rabbim, yalnız bir günün bir saati için izin verdi. Ondan sonra, bugünkü hürmet, dünkü hürmet derecesine döndü. Bu sözlerimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara da ulaştırsın! buyurdu: (352) Öldürülen adamın diyetini vereceğim. Bundan sonra her kan döken hakkında velisinin isteği üzerine hareket edilir: Ya maktulün diyeti verilir, yahut katilin kanı ile ödenir: (353).
        Rasûl-i Ekrem, umumî af ile Mekkelilerin kalbini kazanmıştı. Bu hareketiyle de ahaliyi büsbütün kendisine bağlamış oldu.
        Mekke fethi, müslümanlığın hiçbir zaman, kılıç kuvvetiyle yapılmadığını gösteren en kuvvetli bir vesika oldu. Çünkü, cebir yoluyla, İslâm dinini herkese kabul ettirmek için, Mekke fethi kadar münasip bir fırsat bulunamazdı. Fakat, fetih esnasında tek bir adam gösterilemez ki, ona müslümanlık zorla kabul ettirilmiş olsun: (354).
        Rasûl-i Ekrem Mekke'de onbeş gün kaldı. Mekke fethinden sonra, acaba, yine Medineye dönecek mi, yoksa, içinde doğup büyüdüğü Mekkede yerleşir, kalır mı? diye, Medineli ensâr, Peygamberimiz için endişeye düşmüşlerdi.
        Allanın elçisi Rasûl-i Ekrem bunu duyunca:
        - "Ey Ensâr! Ben, Allahın kulu ve Rasûlüyüm. Öyle şeyden Allaha sığınırım. Memleketinize hicret ettim. Hayatım, hayatınızdır. Ölümümde sizin yanınızdır." buyurdu: (355). Ensârın bu yoldaki düşüncelerini giderdi.
        Mekke fethi ile yirmi seneden beri sürüp gelen bu "İslâm müşrik" münasebetleri sona erdi. Kesin olarak, İslâmın müşrikliğe karşı parlak zaferiyle, hakkın bâtıla üstün gelmesiyle bitmiş oldu.


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz