Hudeybiye Muahedesi (1 Zilka'de 6/13 Mart 628)

        Müslümanların ilk ve fakat azılı düşmanları Kureyşîlerdi. Bu düşmanlık, daha Rasûl-i Ekremin Mekke devrinde iken başlamıştı. Medine devrinde, Mekke'nin fethine kadar da sürdü. Mekkeli müşrikler çeşitli kötülükleriyle, müs-lümanları Mekke'den çıkmaya mecbur ettikleri gibi, Medine'de de rahat bırakmamışlar, hattâ Bedir, Uhud, Hendek gazveleri gibi kanlı savaşlara bile sebep olmuşlardı.
        Mekkeli müşriklerle müslümanlar arasında, yıllarca sürüp giden bu düşmanca münasebetler, çeşitli safhalar geçirmiş ve fakat "Hudeybiye" mütarekesine kadar, bir barış andlaşmasına bağlanamamıştı.
        Halbuki, Arab yarımadasında yaşayan diğer kabileler, Kureyş kabilesine bakıyorlar, Kureyşîlerin hareketlerini kendilerine örnek tutuyorlardı, islâm dininin bu kabileler arasında yayılabilmesi için, Kureyşîlerle barışın, dostluğun kurulmasına ihtiyaç vardı. Rasûl-i Ekrem Efendimizin Mekkeli Müşriklerle imzaladığı "Hudeybiye Muahedesi" bu bakımdan büyük ve tarihî bir değer taşımaktaydı. Hudeybiye barış andlaşması, Hendek Gazvesinden bir yıl sonra, Hudeybiye kuyusunun adını taşıyan köyde hazırlandı: (304)
        Hicretin altıncı yılı, Zilka'de ayının birinci pazartesi günü idi (13 Mart 628). Rasûl-i Ekrem, bindörtyüz kişilik ashabiyle Medine'den çıktı (305). Mekkeye doğru yürüdü. Maksadı, "Beytullah" denilen Kâ'be'yi ziyaret etmekti. Gördüğü bir rüya üzerine, Müslümanları haccetmeğe davet etmiş, Kâ'benin hep birlikte tavaf edileceğini de ashabına müjdelemişti: (306). Medine'de Ümmü' Mektûm oğlu Abdullah'ı kaymakam, imam olarak kendisine vekil bıraktı. Mekke'de Kureyşîleri telâşa düşürmemek için, ashabına ağır harb silâhı aldırmadı. Yalnız, Arab âdeti üzerine, yanlarında "yolcu silâhı" denilen birer kılıç bulundurmalarını emretti. Kurbanlık olarak yetmiş kadar deve aldı. Zevcelerinden "Ümmü Seleme" beraberlerinde bulunuyordu.
        Ashabdan bilhassa Mekkeli muhacirler, çocukluk zamanlarını içinde geçirmiş oldukları Mekke'ye altı yıldanberi hasret çekiyorlar. Kâ'be ziyaretine bu yüzden can atıyorlardı. Hattâ birçok muhacir aileleri de hâlâ Mekke'de idi. Medineli ensârın da birçoğu, bu ziyareti çok arzuluyorlardı.
        Arablar arasında savaş yapılması yasak olan dört ay: Zilka'de ile başlardı. Hac ayı ise Zilhicce idi. Fakat, hac ayında Mekke, çok kalabalık olurdu. Hac mevsiminde, Mekke'de, düşman kabileleriyle karşılaşmamak için, Kâ'be, ziyaretini bir ay önce yapmayı düşündü. "Umre" niyyetiyle "Zülhuleyfe" mevkiinde ihrama girdi (307). Ancak, düşman tarafından yolda bir baskına uğramamak için, yirmi kadar süvariyi öncü olarak çıkardı.
        Rasûl-i Ekremin bu hareketi Mekke'de duyuldu. Kureyşîler heyecan içinde kaldı. Her ne olursa olsun, müslümanları Mekke'ye sokmamağa karar verdiler. Hâlid bin Velid ile İkrime bin Ebî Cehl ikiyüz kadar askerle ilerledi. Hattâ, ashabiyle Hudeybiyeye vardığı zaman, Rasûl-i Ekremi silâhlı kuvvetlerle karşıladılar.
        Bu esnada, -Huzaa kabilesi reisi Verka' oğlu Büdeyl, birdenbire İslâm ordusuna çıkageldi. Huzâa kabilesi henüz müslüman olmamıştı. Fakat, gizli olarak müslümanlar tarafını tutuyordu. Mekkeliler de Büdeyl'i hususî bir suretle göndermişlerdi.
        Büdeyl, Peygamber Efendimizle görüştü. Rasûl-i Ekremden, müslüman-ların Mekke üzerine yürüyüş sebebini öğrendi. Aynı zamanda, Kureyşin de gizli kararını bildirdi. O zaman, Rasûlüllah, Büdeyl'i geri, Kureyşîlere gönderdi. Onlara git ve söyle:
        - "Biz buraya, asla harb etmek için gelmedik. Maksadımız Kâ'beyi ziyarettir, ömre yapmaktır. Kureyşîler eski savaşlarda zayıf düşmüştür. Arzu ederlerse onlarla bir mütareke, bir müddet için barış yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ! Aksi takdirde. Allah'a yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savaşırım." buyurdu.
        Büdeyl Mekke'ye döndü. Rasûl-i Ekremin bu sözlerini Kureyşîlere ulaştırdı. Vakıa, Kureyşin ileri gelenleri de harb etmek istemiyorlardı. Hattâ, sulh sayesinde Şam ticaret yolunun tekrar açılabileceğini de umuyorlardı. Müslümanlarla teması sağlıyabilmek için, Sekîf kabilesinden Tâıfli Mes'ûd oğlu Ur-ve'yi Peygamberin yanına gönderdiler.
        Urve, Rasûl-i Ekremle görüştü. Müslümanların durumunu inceledi. Ashabının Rasûl-i Ekreme karşı göstermekte oldukları itaat derecesine hayran oldu. Kureyşîlere döndüğü zaman, gördüklerini birer birer anlattı. "Evvelce, iranlıların, Bizanslıların ve Habeşlilerin hükümdar saraylarını ziyaret etmiştim. Fakat, müslümanların, Peygamberlerine karşı olan yüksek bağlılık derecesini hiçbir sarayda görmedim." dedi. Ancak, Urvenin bu sözleri Mekkeliler tarafından iyi karşılanmadı. Hattâ Kureyşîler, bir baskın yapılması için, müslümanlar üzerine askerî birlik bile göndermişlerdi. Müslümanlar, savaş niy-yetinde olmadıklarını göstermek için, esir etmiş oldukları bu birliği bile salıvermişlerdi.
        Rasûl-i Ekrem, Kureyş elçilerinin kendilerini ikna edememiş olduklarını gördü. Meklelilerle müzakerede bulunmak üzere, Hazreti Ömer'i göndermeyi düşündü. Fakat, Ömer mazeret beyan etti:
        - "Kureyşin bana düşmanlığı büyüktür. Mekke'de beni himaye edebilecek kimsem de yok" dedi. O zaman, Mekkelilere Hazreti Osman'ı göndermeyi uygun buldu.
        Ancak, Mekke'de akrabası çok olduğu halde, Hazreti Osman da Mekkeliler tarafından göz hapsine alınmıştı. Çünkü Kureyşîler, Kâ'be ziyareti için, Osman'ın yalnız kendisine müsaade ediyorlardı. Osman ise:
        - "Ben, Kâ'beyi ancak Rasûl-i Ekremin arkasından ziyaret ederim. " demiş, tek başına Kâ'be tavafını kabul etmemişti. Bu sebepten, Hazreti Osman, beklenen zaman içinde geri, İslâm ordusuna dönemedi. Hattâ, Osmanın Mekke'de Kureyşîler tarafından öldürüldüğü şayiası bile çıkmıştı. O zaman:
        Siyasî hava birdenbire karardı. Nazik bir safhaya girmiş oldu. Vakıa, müslümanlar azdı. Silâhsızdı. Fakat, Hazreti Peygamberin mümessili Osmanın, Kureyşîler tarafından öldürülme ihtimali karşısında Rasûl-i Ekrem, bu işi Ku-reyşin yanına bırakmak istemedi. Hemen ashabını başına topladı:
        - "Müşriklerle vuruşmadıkça buradan ayrılamayız!" buyurdu: (308). Müslümanlık dâvası uğrunda, canlarını feda için bütün arkadaşlarından bîat istedi. Erkek, kadın bütün ashab, Peygamberle birlikte, sonuna kadar dayanmaya, asla kaçmamaya ve savaşarak ölmeye söz verdiler. Rasûl-i Ekremin elini tutarak bîat ettiler. Hazreti Peygamber de, Osman adına, bir eliyle diğer elini tuttu. Osmanı da bu bîate katmış oldu: (309).
        İslâm tarihinde, "Büyük Akabe Bîati" gibi, pek büyük değer taşıyan bu bîat, vadide, bir ağaç altında yapıldı: (310). Buna da "Ridvân Bîati" veya "Hu-deybiye Bîati" adı verildi: (311).
        Müslümanların, Peygamberlerine karşı mutlak itaatlerini ve dinlerine olan derin bağlılıklarını gösteren bu bîat, Kureyşîler tarafından duyuldu. Mekkeye dehşet saldı. Pek büyük tesir yaptı. Göz hapsinde tuttukları Hazreti Osmanı, Mekkeliler derhal salıverdiler. Rasûl-i Ekremle sulh yapabilmek için bir heyet bile gönderdiler. Bu heyetin başında Umeyr oğlu Süheyl vardı. Tarihte, müslümanların ilk olarak yapmış oldukları sulh muahedesi, Hudeybiye and-laşması oldu. Sulh şartları, uzun ve hararetli münakaşalardan sonra kabul edildi: (1 Zilka'de 6/13 Mart 628). Başlıca hükümleri şunlardı:
        1) Hudeybiye muahedesi, 10 senelik bir mütareke idi. Bu müddet içinde iki taraf biribirine saldırmayacak. Biribirleriyle savaşmayacak.
        2) Bu yıl müslümanlar, Kâ'beyi ziyaret edemeyecek, geri, Medine'ye dönecek. Bu ziyaret, ancak bir sene sonra yapılabilecek. Kâ'be ziyaretine katılacak müslümanlar, Mekke'de üç günden fazla kalamayacak. Yanlarında birer yolcu kılıcından başka silâhları da bulunmayacak, Müslümanlar Kâ'beyi ziyaret ederken, Kureyşîler Mekke dışına çıkacak, müslümanlarla temas etkiyecek.
        3) Kureyşîlerden biri, velisinin izni olmadan müslümanlar tarafına geçmek için Medine'ye sığınırsa, müslüman olsa bile, kabul edilmeyecek, geri verilecek. Fakat, bir Medineli müslüman, Kureyş tarafına geçerek Mekke'ye girerse iade olunmayacak. Kureyş kabilesi dışında kalan diğer kabileler, isterlerse Rasûl-i-Ekremin himayesine girecek, dilerlerse Kureyş'ın himayesini kabul edebileceklerdi. Aynı zamanda bu kabileler, iki taraftan biriyle birleşmekte ve andlaşmada hür ve serbest olacaklardı.
Hudeybiye muahedesi, orada bulunan muhacirlerle ensârın bir kısmı ve Mekkeli müşriklerin ileri gelenleri tarafından şahid sıfatiyle imzalandı.
        Muahede kâtipliğini Hazreti Ali yapıyordu. Hazreti Ali, muahede şartlarını ağır bulduğu için, müteessir olmuş, bir iki defa kalemi elinden bırakmıştı.
        Kureyşin baş mümessili Süheyl ise, muahede yazılırken, en ziyade "Resûlullah" cümlesine ilişmiş:
        - "Biz seni Allanın Peygamberi olarak kabul etseydik, seninle harb eder miydik?" diye, itirazda bulunmuş, muahededen "Resûlullah" cümlesinin kaldırılmasında ve yerine "Muhammed ibni Abdullah" konulmasında ısrar eylemişti. Hazreti Muhammed (S.A.V.):
        - "Vallahi, siz tekzip etseniz de ben. Allah'ın Resulüyüm." sözüyle cevap vermiş, kâtip Ali ise:
        - "Vallahi ben, "Resûlullah" kelimelerini katiyyen silemem!" deyince, Rasûl-i Ekrem, Ali'ye dönerek:
        - "Sen bana o kelimelerin yerini göster!" demiş, yazılan o cümleyi kendi eliyle çizerek yerine, "Muhammed ibni Abdullah" künyesini yazdırmıştı: (312). Bu suretle, muahedename "Muhammed ibni Abdullah ile Süheyl ibni Umeyr arasında" şekline sokulmuş oldu.
        Hudeybiye muahedenamesi böylece hazırlandığı bir sırada, oraya mümessil Süheylin oğlu Ebû Cendel çıkageldi. Ebû Cendel, evvelce Mekkede müslümanlığı kabul ettiği için, babası tarafından zincire vurularak hapsedilmişti. Fakat, bin müşkilâtla hapisten kurtulan Ebû Cendel, zincirini sürüyerek, müslümanlara sığınmak istemişti, işte o zaman, Ebû Cendel'in babası Süheyl:
        - "Muahede gereğince, sizden ilk isteyeceğim budur!" dedi ve oğlunun geri verilmesinde ayak diredi. Verilmediği takdirde, barışın bozulacağını kafi bir dille ifade eyledi. Vakıa, Rasûl-i Ekrem, muahede hükmünden Ebû Cendel'in istisna edilmesini istemişti. Fakat, Süheylin ısrarı karşısında sulhu kurtarmayı düşündü. Velîsinin isteği üzerine Ebû Cendeli teslime razı oldu. Yalnız, Ebû Cendel, babasının bu korkunç inadı karşısında son derece üzgündü:
        - "Ben, müslüman olduğum için bu kadar zulümlere, işkencelere uğramıştım. Beni tekrar aynı işkencelere atmak mı istiyorsunuz? Beni yine müşriklere mi teslim edeceksiniz!" diyor, yaralarını göstererek acıklı halini anlatmak istiyor, müslümanların merhametine sığınıyordu. O zaman, Rasûl-i Ekrem:
        - "Yâ Ebâ Cendel! Sabret. Allahdan ümidini kesme! Biz müslümanlar mağlûp olmayız. Allah Teâlâ. yakında sana da. senin gibi olanlara da kurtuluş yolunu gösterecektir. Biz bir musâlaha yaptık. Onun hükümlerini bozmak bize düşmez. " sözleriyle Ebû Cendeli teselliye çalıştı: (313). Ebû Cendel de yine aynı zincirler içinde çevrilerek Mekkeye gönderildi.
        Ancak, durum nazik ve sinirler gergindi. Ebû Cendele karşı tatbik edilen muamele, müslümanlar! galeyana getirmişti. Ebû Cendelin tekrar zâlimler eline bırakılması, dayanılmaz bir manzaraydı. Hazreti Ömer bile kendini zaptede-medi. Rasûl-i Ekremin huzuruna çıkarak:
        - "Sen Allahın Peygamberi değil misin, dâvamız hak dâvası değil mi! Bu zilleti neden kabul ediyoruz?" tarzında, biraz hiddetle konuşmuş oldu. Rasûl-i Ekrem de:
        - "Muhakkak ben Allah'ın Peygamberiyim. Allah'a isyan etmiş de değilim. Bizden, onlara gidenleri, Allah bizden uzak etsin. Onlardan bize gelenler için ise, Allah, elbette bir çare yaratır." Sözleriyle cevap verdi. Fakat Ömer münakaşayı uzattı.
- "Sen bize Kâ'beyi tavaf edeceğiz, demedin mi?" diye sorunca, Rasûl-i Ekrem:
        - "Evet, söyledim. Fakat, bu sene tavaf ifa edeceğimizi söylememiştim. Yine tekrar ederim ki: Mekkeye gireceksiniz, Kâ'beyi ziyaret edeceksiniz!" buyurdu: (314).
        Hazreti Ömer, Peygamberimizin yanından ayrıldı. Doğru, Ebûbekr'in yanına koştu. Aynı soruları Ebûbekre de tekrarladı. Hazreti Ebûbekr -radıyallahu anh-:
        - "Hazreti Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Allanın Peygamberidir. Ne yaparsa, Allanın emrine uyarak yapar!" demek suretiyle Ömeri uyarmak istemişti:(315)
        Rasûl-i Ekremin başkanlığında, müslümanlarla Kureyşîler arasında imzalanan "Hudeybiye" barış mütarekesi, çeşitli yönlerden incelenmeye değer:
        Ortaçağ tarihinde, mîlâdın 628 inci (Hicrî: 6) yılında hazırlanmış olan bu muahedename, dînî olduğu kadar da siyasî önem taşıyan bir barış vesikasıydı.
        Hudeybiyeden önce, Mekkeli müşrikler (Kureyşîler), müslümanların başşehri olan Medinenin varlığına bile tahammül edemezlerdi. Hattâ müslümanlığı yoketmek için. birkaç defa (Bedir, Uhud ve Hendek gazvelerinde görüldüğü gibi), teşebbüse bile geçmişlerdi. Fakat bu muahede ile, müşrikler, herşey-den önce, islâm topluluğunu, islâm varlığını resmî olarak tanıdılar. Bu suretle müslümanlığın bütün kabileler arasında, büyük bir ehemmiyyet kazanmasına sebep oldular. Çünkü Arabistan kabileleri içinde Kureyşîlerin nüfuzları pek büyüktü. Vakıa, müşrikler, bu muahede ile Mekkelilerin İslâm dinine girmelerini, Medinede müslümanlara sığınmalarını önlemek istemişler, bununla "mücrimlerin iadesi" kaidesine aykırı harekette bulunmuşlardı. Fakat, Rasûl-i Ekrem, islâm dininin yayılmasına hiçbir şeyin engel olamıyacağını göstermek için bu maddeyi kabul buyurmuşlardı.
        Muahedename açık ve sade yazılışı bakımından özel bir değer taşıdığı gibi, bugünkü milletlerarası yapılan muahedelerdeki şekle ve merasime uygunluğu da ayrıca dikkati çekmektedir.
        Muahedenamenin mühim maddelerinden biri de iki taraftan (Kureyşîlerle Müslümanlardan) birinin himayesine girmek ist iyen diğer kabilelere "serbestlik" hakkının verilmiş olmasıydı. Yakın çağ Avrupasında, devletler hukuku bakımından büyük bir önem taşıyan "hakk-ı hıyar" yani "muhayyerlik" meselesinin onüç asır önce kabul edilmiş bulunması keyfiyyeti idi: (316).
        Muhayyerlik maddesinin kabul edildiğini gören "Huzâa" kabilesi, hemen Rasûl-i Ekremin himayesini kabul ettiklerini ilân etmişler, öte yanda "Benî Bekir" kabilesi de Kureyşin himayesine girmişlerdi.
        Hudeybiye muahedesinin, görünüşte bütün şartları müslümanların aleyhindeydi. Fakat, Rasûl-i Ekrem, çeşitli sebeplerle, savaşa taraftar olamamıştı. Esasen, Medineden harb için çıkılmamıştı. Müslümanların silâhları, birer yolcu kılıcından ibaret bulunuyordu. Her ne kadar, müslümanlar arasında kuvvetli bir birlik vardı. Bu birlik sayesinde, Kureyşîlere karşı zafere ulaşmak ihtimali çok fazlaydı. Fakat, harb edilerek, kan dökülerek Mekkeye girilirse, o zaman, Kâ'beye ve Harem-i Şerife karşı saygısızlık olacaktı. Aynı zamanda Mekkede müslümanlığını gizli tutanlar vardı. Savaş esnasında bunlar da ayak altında kalacaklardı.
        Bundan başka, sulh sayesinde Mekkenin ileri gelenlerinden birçoklarının İslama girmeleri, bu sayede müslümanlığın kuvvet kazanması da hatıra gelmekteydi. Halbuki, müslümanlık kılıca dayanan bir din de değildi. İslâm dini, ruhları fethederek yayılan insanlık diniydi. Kureyşîlerle müslümanlar arasında harb hali uzayıp gittikçe müslümanlık, Mekkelilerle de Kureyşin dışında olan diğer kabilelerle de münasebette bulunamayacak, bu yüzden esas gayesine ulaşamayacaktı.
        Şartları ne olursa olsun, bu gibi düşünceler dolayısıyle sulhu kabul etmek lâzımdı, zaruriydi. Barışın sonucu da, sanıldığı gibi fena çıkmadı. Hattâ, tersine olarak, müslümanların lehine, pek çok faydalar sağlamış oldu.
        Rasûl-i Ekrem, muahedenin imzasından sonra, ashabına hitap ederek:
        - "Haydi, artık, kurbanlarınızı kesiniz! başlarınızı traş ediniz!" buyurdu. Fakat, orada bulunan ashabdan hiçbiri, yerinden bile kımıldamadı.
        Hattâ Buhâri'nin rivayetine göre, Resûlullah, bu emrini üç defa tekrarlamıştı. Ne yazık ki, itaat eden bulunmadı. Ashabın bu kırgın hareketi, görünüşte sulh şartlarının ağır oluşundan ileri geliyordu. Müslümanlar, muahede hükümleri karşısında, yıldırımla vurulmuşa dönmüşlerdi.
        Rasûl-i Ekrem, arkadaşlarının bu haline çok üzüldü. Hemen zevcesi "Üm-mü Seleme"nin çadırına girdi. Üzüntüsünü Ümmü Selemeye bildirdi. İşte, o zaman Ümmü Seleme, büyük ve tarîhî vazifesini yaptı:
        - Yâ Resûlallah! dedi, siz çıkınız, hiçbir şey söylemeyin. Kendi kurbanlarınızı kesiniz, traşınızı olunuz. Ashab da sizi görecek, size uyacak!" sözleriyle zevci Peygamberi teselli etti. Hakikat de böyle oldu.
        Rasûl-i Ekrem, Ümmü Seleme'nin yanından ayrıldı. Ashabın hiçbiriyle görüşmeden kurbanlık develerini kesti, etini fakirlere dağıttı. Hemen berberini çağırdı. Traşını oldu. Resûlullahın bu halini gören ashab, muahedenin değişmeyeceğini anladılar. Hepsi de ona uydular. Peygamberimizin yaptığını yaptılar. Birer birer kurbanlarını kestiler, traşlarını oldular, ihramdan çıktılar.
        Rasûl-i Ekrem, Hudeybiyede üç gün daha kaldıktan sonra, ashabiyle birlikte Medineye döndü. Bu suretle, Hudeybiye yolculuğu ondokuz veya yirmi gün sürmüş oldu.
        Mekkeye giremeden, Kâ'beyi ziyaret edemeden döndükleri için, Resûlullahın arkadaşları, son derece üzüntü içindeydi. Fakat, müslümanlar, daha Mekke ile Medine arasında bulunurlarken "Feth Sûresi" nazil oldu: (317).
        - Muhakkak ki. biz sana apaçık bir fetih (zafer) verdik. Bununla. Allah, önceden sana isnat olunan, sonradan sana isnat olunacak kusurları (mü'minlerin günahını) yarlığayacak. Hakkında nimetini de tamamh-yacak. Seni doğru yola götürecek. Sana şanlı, şerefli bir nusret verecek.
        Feth Sûresi, Hudeybiye sulhu için, bir çok fetihlere başlangıç olan bir "feth-i mübîn" bulunduğunu, Cenabı Hakkın yanında büyük bir başarı sayıldığını bildiriyordu. Çünkü, Hudeybiye barışı ile müslümanlara bir fetih ve zafer kapısı açıldı. Hayber gibi, Mekke'nin fethi gibi bir takım zaferler, hep siyâsî bir başarı olan Hudeybiyeyi süratle takip etti. Hattâ, Rasûl-i Ekremin vefatı sıralarında müslümanlık, bütün Arab yarımadasına yayılmış oldu.
        Hudeybiye sulhünden önce müslümanlarla müşrikler, biribirleriyle hiçbir münasebette bulunamazlardı. Fakat, Hudeybiye barışından sonra, iki taraf arasında ticarî ve ailevî görüşmeler arttı. Rasûl-i Ekrem, serbestçe müslümanlığı yaymağa başladı. Kureyşîler de ticaret işlerini genişletti. Müslümanların tesiri altında bile kaldı. Müslüman olanlar çoğaldı. Hudeybiye musâlahasından Mekke nin fethine kadar geçen iki yıl içinde İslama girenlerin sayısı, müslümanlığın doğuşundan Hudeybiyeye kadar ondokuz yıl içinde müslüman olanların sayısından birkaç kat fazlaydı: (318).
        Rasûl-i Ekrem, imzalamış olduğu Hudeybiye muahedesinin şartlarına son derece saygı gösteriyordu. Hudeybiye'den Medine'ye döndükten sonra, bazı Mekkeli kadınlar islâm dinine girmişler, Medine'ye sığınmışlardı. Hazreti Peygamber, bu kadınları Kureyşîlere teslim etmedi. Çünkü, imzalanan muahedede geri çevrilmesini mecbur tutan madde, yalnız müslüman olan Mekkeli erkekler hakkındaydı. Kadınlar, bu maddeye dahil değildi. Kur'anı Kerim de bu gibi müslüman kadınlarının müşriklere iadesini menetmiş bulunuyordu: (319)
        - Müminler: Mü'min kadınlar hicret ederek, size gelirlerse onları deneyiniz? Allah, onların imânını herkesten iyi bilir. Onların îmâna geldiklerini anlarsanız, artık onları kâfirler tarafına döndürmeyiniz.
        Müslümanlığı kabul etmiş bulunan kadınlar arasında, Kureyş reislerinden Ukbe ibni Ebî Muayyat'ın kızı Ümmü Gülsüm vardı. Kardeşleri, onun kendilerine teslimini istemişlerdi. Fakat, Rasûl-i Ekrem, bu isteği reddetmişti.
        Hudeybiyede imzalanan sulh şartları arasında, müslümanlara en çok ağır gelen iki madde vardı. Biri: Kâ'be ziyaretinin bir yıl sonraya bırakılmış olması, diğeri: islâm dinini kabul ederek Medineye sığınan Mekkeli mültecilerin geri çevrilmesi meseleleri idi. Ancak, bu iki ağır maddenin ikisi de çok geçmeden, müslümanların lehine olarak çözülmüş oldu.
        Mekkede kalmış bulunan müslümanlar, müşriklerin zulmünden kurtulmak için, Mekkeden çıkıyorlar, Medine'ye sığınıyorlardı. Bunlardan biri de Ebû Basîr idi. Ebû Basîr (Sekîfî Utbe), Ebû Cendel gibi, Mekkede müslüman olmuş, Medineye iltica etmişti. Arkasından Medine'ye Mekkeli iki memur gelerek Ebû Basîr'in kendilerine teslimini istemişti.
        Rasûl-i Ekrem, evvelce nasıl Ebû Cendeli babasına teslim etmiş idiyse, Hudeybiye muahedesi hükümlerine uyarak, şimdi de hiçbir itirazda bulunmadan Ebû Basîri bu memurlara teslim etmek mecburiyetinde kaldı. Bu hal karşısında Ebû Basîr son derece üzülmüş:
        - "Beni puta tapıcılığa döndürmek mi istiyorsunuz?" diyerek hayretini açıkladı. Rasûl-i Ekrem, Ebû Basîre karşı:
        - "Ey Ebû Basîr! Biz ahdimizi bozamayız. Seni, geri. Kureyşe vermekten başka birşey yapamayız. Sen biraz sabret! Allah, sana ve senin gibi, müşrikler içinde kalmış bulunan müslümanlara elbette bir selâmet yolu gösterecektir!" dedi ve geri dönmesini söyledi.
        Ancak, Ebû Basîr, Mekkeye değil, ölüme götürülüyordu. Artık, kendisi için kurtuluş çaresi kalmamıştı. Yeryüzünde, Ebû Basîri, Kureyşin işkencesinden koruyabilecek hiçbir kuvvet yoktu. Fakat, nefis müdafaası için, kendisini bizzat kendisi kurtarabilecekti.
        Mekkeye dönülürken, Zil-huleyfe mevkiine gelmişlerdi. Aralarında bir mücadele başladı. Ebû Basîr, iki memurdan birini öldürdü. Diğerini kaçırdı. Ebû Basîrin elinden kurtulan memur da doğru Medineye gelerek Hazreti Peygambere şikâyette bulundu. Ebû Basîr Medineye döndüğü zaman, kendisini şöyle müdafaa ediyor:
        - "Yâ Resûlallah! Siz beni muahede hükmünce teslim ettiniz. Ben nefsimi kurtarmaya çalıştım." diyordu. O zaman Rasûl-i Ekrem, Hudeybiye hükümlerine göre kendisinin Medinede kalamayacağını anlattı. Aynı zamanda:
        - "Buradan çık! istediğin yere git!" diyerek kendisine yol göstermiş oldu.
        Şimdi, Ebû Basîr ne yapacaktı! Medinede kalamıyor, çünkü, muahede müsaade etmiyor. Mekkeye gidemez, çünkü, orada kendisini korkunç ölüm bekliyor!.. Düşündü. Derin derin düşündü. Deniz kıyısına indi. Mekke ile Şam yolu arasında "Îs" denilen bir yere vardı. Orada yerleşmeğe karar verdi. Artık, burası tarafsız bir bölge oldu. Kureyşîlerin Şam ticaret kervanı buradan geçerdi.
        Mekke'de kalarak müslümanlığını gizleyen ve fakat Medineye gelem iyen müslümanlar, bu iltica yerini duydular. Hemen birer ikişer oraya sığınmaya başladılar. Bu suretle, bir çok müslüman, Ebû Basîrin başına toplandılar. Az zamanda çoğaldılar. Biraz sonra, Ebû Cendel de kurtuldu. Ebû Basîrin yanına gitti. Müslüman çetecisinin sayısı üçyüze yükseldi. Çok geçmeden burası, bir İslâm mamuresi halini aldı. Burada yerleşen müslümanlar, Hudeybiyenin hükümlerine de bağlı değildi. Mekkelilerin Şam ticaret yolu da kesildi. Kureyşîler haklı olarak telâşa düştü. Korktukları başlarına geldi. Artık, baskı ile vicdanlara hükmolunamıyacağı anlaşıldı. O zaman, Mekkelilerin başkanı Ebû-süfyan, Medineye bir mektup yazdı. Rasûl-i Ekreme bir elçi ile gönderildi.
        - Mekke'den kaçan müslümanların Medine'ye kabul olunmasını ve mülteciler hakkındaki maddenin Hudeybiye muahedesinden çıkarılmasını istedi.
        Halbuki, Hudeybiye muahedesi hazırlanırken bu madde, Kureyşin zoruyla konulmuştu. Şimdi yine onların ısrarıyle muahededen çıkarılıyordu. O zaman, Rasûl-i Ekrem, Ebû Basîr ile arkadaşlarını Medineye davet etti. Ne yazık ki, Ebû Basîr, ölüm yatağında hasta yatıyordu. Rasûl-i Ekremin mektubu gelince, yüzüne, gözüne sürdü, ruhunu Allanma teslim etti. Ebû Cendel, onun yerini aldı. Ebû Basîri orada gömdü, onun cemaatini topladı. Medineye götürdü. Mekkelilerin Şam ticaret yolu da bu sayede açılmış oldu. Artık, her iki taraf için din serbestisi, vicdan hürriyeti de sağlandı.
        Rasûl-i Ekremle Mekkeli müşrikler arasında imzalanmış bulunan Hudeybiye muahedesi, Zilka'de ayında (yani hacc ayı olan Zilhicceden bir ay önce) yapılmıştı. Bu muahedeye göre Kâ'be ziyareti de Hudeybiyeden tam bir yıl sonraya bırakılmış idi. Vaktinde yapılamayan bu ziyaret de yine muahedenin yıl dönümünde, aynı ayda yerine getirilecekti.
        Müslümanların Zilka'de ayında ifa edecekleri bu Kâ'be ziyareti (Zilhicce ayında olmadığı için), "hac" değil "umre" idi. Fakat Kureyşîler, Hudeybiye senesi, müslümanlar: Kâ'be ziyaretine bırakmadıkları için, yapılacak bu umre, kazaya kalmıştı. Bu sebepten, Rasûl-i Ekremin bir yıl sonra ifa edeceği bu Kâ'be ziyaretine Umratü-l-Kazâ (Kaza Umresi) denildi.
        Rasûl-i Ekrem, muahededen tam bir yıl sonra, Hudeybiyede bulunan müslümanların hazırlanmalarını istedi. Hicretin yedinci yılı, Zilka'de ayında idi; yine Umre niyyetiyle Medineden çıkıldı. Kendisiyle birlikte Kazâ Umresine katılan ashabın sayısı, ikibini bulmuştu.
        Resûlullah, Mekkeye deve üstünde giriyor, en yakın arkadaşları etrafını çevirmiş, önlerinde Abdullah ibni Revâha da ilâhî şiirler söylüyordu.
        Kureyşîler, Medineli müslümanların Mekkeye gelişlerini işitince, hemen muahede hükümlerine göre, şehri boşalttılar. Üç gün için, Mekke yakınında bulunan dağlara çekildiler. Bütün tepeler Mekkelilerle doldu. Bunlar, Müslümanların ne yapacaklarını, merakla uzaktan seyrediyorlardı.
        Halbuki, Mekkeye giren müslümanlar Kâ'beyi görür görmez, hep bir ağızdan:
        - "Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk! Bütün itaat sana! Bütün sevgi sana, Yâ Rabbî!" diyorlar, yüksek sesle bağrışıyorlardı.
        Uzun süren (yedi yıllık) bir ayrılıştan sonra, muhacirlerin Mekkeye girmeleri, vatanlarına kavuşmaları, hele, çocukluk hayatını içinde geçirmiş bulundukları boş evlerini görmeleri pek heyecanlı oldu.
        Büyük Kâ'be (Kâ'be-i Muazzama) tavaf edildi (etrafı yedi defa dolaşıldı). Beytullahın dışında, iki tarafında bulunan "Safa" tepesi ile "Merve" tepesi arasında "sa'y" edildi. Safâdan Merveye, Merveden Safâya, yedi defa gidiş-geliş suretiyle, sa'y denilen dînî merasim (Menâsik) yapılırken, iki yeşil direk arasından süratle geçildi. Bu süratli geçişe, hac ibâdetinde "Hervele" adı verilir. Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-, müşriklere karşı müslümanların kuvvetli görünmelerini arzulamıştı:
        - "Bugün kendisini onlara (yani Kureyşîlere) kuvvetli gösteren kişiye Allah rahmet etsin!" buyurmuşlardı (320).
        Bir gün sonra, Peygamber Efendimiz Kâ'beye girdi. Öğle vaktine kadar kaldı. Kâ'be henüz putlarla doluydu. Bilâl-i Habeşî -radıyallahu anh- Kâ'be damına çıktı. "Ezân-ı Muhammedî'yi okudu. Öğle namazı kılındı (321).
        Müslümanlar, Hudeybiye muahedesiyle kararlaştırılmış olan üç günü Mekke'de geçirdi. Bu esnada müşrikler, müslümanların bütün hallerini, tavırlarını uzaktan uzağa seyrediyor, inceliyordu. Çünkü müslümanlar, ahlâkı temiz insanlardı. İçki içmezler, günah işlemezler, dünya malına fazla bağlanmaz-lardı. Daima Allah'ın emirlerine itaat üzere bulunurlardı.
        Üç gün sonra, Rasûl-i Ekrem, asnabiyle birlikte Medineye dönmek üzere Mekkeden ayrıldı. Peygamberimizin, Medine devrinde (622-632), ilk Kâ'be ziyareti de işte bu, Umre Kazası oldu: (H. 7 = 629). Hudeybiyeden önce görmüş bulundukları rüyaları da ayniyle çıktı. Artık, müslümanların evvelce, Kâ'beyi ziyaret edememeleri yüzünden meydana gelen büyük üzüntüleri de bu suretle ortadan kalkmış oldu.
        Rasûl-i Ekremin bu kaza Umresi, Mekkeliler üzerinde büyük bir tesir bıraktı. Kureyşin ileri gelenlerinden. Suriyenin müstakbel fâtihi Halid bin Velid,
        Osman bin Talha, Mısırın müstakbel fâtihi Amr bin As, bu devirde İslama gelen Mekkelilerdendi. Bunlar, Hudeybiyenin sağladığı faydalardandı. Şu hale göre Hudeybiye barış muahedesi, ancak iki yıl devam edebildi. Kureyşîler bazı maddeleri, işlerine geldiği tarzda, muahededen çıkarttıkları gibi, muahedenin imzasından iki sene geçmeden, hükümlerine saygısızlık göstermek suretiyle, muahedeyi bozanlar da yine Kureyşîler oldu. Bu hâl, sonunda Mekkenin fethedilmesine yol açtı (322).


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz