Hendek Gazvesi (1 Şevval 5/23 Şubat 627)

        Hendek Gazvesi, Mekkeli müşriklerin müslümanlara karşı açtıkları en korkunç bir savaştı. Kureyşîlerin, Medine'yi basarak müslümanlığı yok etmek için girişmiş oldukları teşebbüslerin üçüncüsüydü. İlk teşebbüs, Büyük Bedir zaferiyle püskürtüldü. İkincisi de Uhud dağında durduruldu. Üçüncü ve sonuncu teşebbüs ise, Medine muhasarasında "Hendek Gazası" na sebep oldu.
        Uhud muharebesinde müslümanların harbi kazanmamış bulunması, Arab kabileleri üzerine fena tesir bırakmış, bu yüzden, İslâm dinine karşı beslenmekte olan düşmanlık büsbütün açığa vurulmuş oldu. Münafıklar da maksatlarını gizlemiyorlardı. Her yerde müslümanlara saldırmak için fırsat gözlüyorlardı. Medine içinde de dışında da artık, müslümanlar kendilerini emniyette göremiyorlardı. Hemen her gün, şurada burada tecavüzler oluyor, durum gitgide endişeli bir hal alıyordu. Hattâ müslümanlar silâhsız gezemiyor, gece bile silâhlarıyla yatıyorlardı. Hallerini Rasûl-i Ekreme arzettikleri zaman, istikbale aid aldıkları müjdeli haberlerle ancak, kendilerini teselli edebiliyorlardı.
        Esasen, Rasûl-i Ekremin vazifesi harb etmek değil, İslâm dinini ve îmân birliğini (Tevhîd itikadını) yaymaktı. Bu maksatla kabileler arasına muallimler, mürşidler gönderiyordu. Yalnız, bazı kabileler hainlik yapıyor, davet etmiş bulundukları bu mürşidleri alçakça öldürüyorlardı. "Bi'r-i Meûne" vak'ası gibi, "Racî"' hâdisesi gibi olaylar bu şekilde vukua gelmiş facialardı.
        Rasûl-i Ekrem, bir taraftan, sulh yolu ile büyük harbe mâni olmak için uğraşırken, mürşidleriyle insanları doğru yola çağırmaya çalışırken, diğer taraftan, Mekkeliler de Medineye karşı büyük ve korkunç bir kuvvet hazırlıyordu. Puta tapıcı Kureyşîler, yahudilerle, münafıklarla işbirliği yapmışlar, müslümanlığı yok etmeğe karar vermişlerdi.
        Evvelce, Medine yakınlarında oturmakta olan "Benî Nadr ", "benî Kaynuka" ve "Benî Kurayza" yahudileriyle müslümanlar arasında bir and-laşma vardı. Fakat, bunlardan Benî Kaynuka ile Benî Nadr, ihanetleri yüzünden Medine'den çıkarılmıştı. Hayber Kalesine sığınan Benî Nadr reisleri, müslümanlardan öç almayı düşünüyorlardı. Esasen günden güne ilerlemekte olan müslümanlığın nerelere varabileceğini, düşmanlar arasında en iyi an-lıyanlar da yahudiler olmuştu.
        Hayberden kalkan yetmiş kişilik bir yahudi kafilesi, Mekkeye vardı, içlerinde yirmi kadar da reis vardı: (Huyye, Kinane ve Selâm gibi).
        Kureyşîlere işbirliği teklif ettiler. Bunlar, müslümanlığı ortadan kaldırmak istiyorlardı. Kendi kabilelerini, Hayber, ile Medine arasında bıraktıklarını, Benî Kurayza yahudilerinin de Muhammed'i arkasından vurmak için Medine'de kaldıklarını söylediler. Bu yahudi kafilesi, Kureyşîlere hoş görünmek için daha da ileri gittiler: "Sizin dininiz (puta tapıcılık) daha hayırlı ve siz ondan (Hazreti Muhammed'den) daha fazla hak üzeresiniz!" dediler. Mekkelilerin puta tapıcılığını müslümanlığa (Allah'ın birliği itikadına) tercih etmekten ve hattâ putlara tapmaktan çekinmediler. Kur'ân-ı Kerîm bu hakikati açıklayarak, ehl-i kitâbdan olan yahudilerin bütün ayıplarını yüzlerine vurmaktadır: (283).
        - Kendilerine kitâbdan bir hisse verilenleri (yahudileri) görmüyor musunuz? Cibt ile Tâğût (adındaki putlara) îmân ediyorlar ve kâfirlere: tuttukları yolun, îmân edenlerin tuttukları yoldan daha doğru olduğunu söylüyorlar. İşte bunlar Allah'ın lanetine uğrayanlardır. Kim, Allah'ın lanetine uğrarsa, ona hiçbir yardımcı bulamazsın.
        Yahudiler bununla da kalmadılar. Mekke'ye yakın bedevî kabilelerini de ittifaklarına aldılar. "Necid"de oturan Gatfan kabilesine de (bilhassa Kinane ile Selâm) Hayberin bir yıllık hurma hâsılatından yarısını vaadetmişlerdi (284).
        Bu suretle, yahudilerin teşvikiyle, müslümanlığa karşı büyük bir düşman cephesi kurulmuş oldu. Bu cephe birliği, yahudileri, Kureyşîleri ve bedevileri içine almış bulunuyordu. Şu halde, müslümanlar, aleyhine hazırlanan Medine muhasarası, doğrudan doğruya Benî Nadr yahudilerinin tertiplediği bir tuzaktı (285).
        Kureyşin uluları, yahudilerin bu teklifi üzerine, hemen Dârünnedvede toplandı. Toplantıyı hazırlayan da Ebûsüfyan oldu. Müslümanlara karşı harbe karar verildi. Dörtbin kişilik bir ordu hazırlandı. Bunun ayrıca üçyüz atlısı, bin-beşyüz (hecin) develisi de vardı. Yolda bedevilerin müttefik askerleri de bu orduya katıldı. Onbin kişilik korkunç bir düşman kuvveti meydana çıktı.
        Mekkelilerin bu büyük ve üçüncü teşebbüsünden maksat, Medine'yi büsbütün yıkarak ortadan kaldırmak, İslâm topluluğunu dağıtmaktı. Bu hal karşısında müslümanlar için artık, kurtuluş çaresi kalmıyor demekti: (286).
Müttefik düşman ordusu üç kola ayrılmıştı:
        Birinci kol, Gaftan kabilesi ve ortakları (Benî Fezâre, Beni Eşca', Benî Mürre) askerleriydi. Fezâre kabilesi şeyhi Uyeynenin kumandası altında bulunuyordu.
        İkinci kol, Esed oğulları ve müttefikleri (Benî Sa'd, Benî Süleym) askerlerinden ibaretti.
        Üçüncü kol, Kureyş askeriydi. Başları Ebûsüfyan ve sancakdarları da, Uhudda, sancak altında ölen Talha'nın oğlu Osman idi. Fakat Ebûsüfyan, bütün bu kollara kumanda ediyordu. Yalnız, Medine'ye yaklaşınca, kabile reislerinden her biri, sıra ile bir gün, kumandayı ellerine alacaklardı.
        Medine muhasarası için toplanan müttefik düşman askerleri, çeşitli kabilelerden (hiziblerden) meydana gelmiş bulunduğu için, Hendek Gazvesine "Ahzâb Gazvesi" adı da verilmektedir.
        Rasûl-i Ekrem, Kureyşîlerle müttefiklerin bu korkunç hazırlıklarını duydu. Kureyşin daha hareketinden önce, "Huzâa" oğullarından biri, Medine'ye dört gecede yetişmek üzere bu haberi, Rasûl-i Ekreme ulaştırmıştı.
        Hazreti Peygamber, hemen "meşveret meclisi"ni topladı: "Düşman ordusunun bu tecavüzü karşısında, Medineyi nasıl müdafaa edelim?" konusunu ortaya koydu. Meclisin reyini sordu. Ashab içinde "Selmân" adında iranlı bir zat vardı, söz aldı.
- "Yâ Rasûlallah! dedi. Bizim İran'da bir âdet var: Hariçten bir düşman, bir şehre hücum ederse, ahalisi o şehir etrafına hendek kazar, memleketlerini müdafaa eder. Şimdi, biz de böyle yapalım. Medine etrafına hendek kazalım, şehri tahkim edelim." diyerek ortaya yeni bir harb usulü teklif etti. Çünkü, Arablarda hendek kazma âdeti yoktu.
        Selmân-ı Fârisî'nin bu teklifi uygun görüldü. Hemen söz birliğiyle kabul edildi. Halbuki o zaman iran, bugünkü gibi müslüman da değildi. Zerdüşt mezhebinde, ateşe tapan (mecûsî) bir memleketti. Rasûl-i Ekrem, Medine'yi müdafaa etmek, İslâm dinini koruyabilmek için, hıristiyan Avrupanın değil, İran gibi ateşe tapan, müşrik bir memleketin harb usulünü bile, tereddüt etmeden almış ve tatbik eylemişti:
        Selman, İranda, İsfehan yanında doğmuştu. Ateşe tapan (mecûsî), asîl bir ailedendi. Gençliğinde bir kilisenin yanından geçerken, merakla içeri girmiş, hıristiyanlığı, ateşe tapma dinme tercih ederek kabul etmişti. Fakat, mecûsîlerin (ateşe tapan) zulmünden kurtulmak için iran'dan Şam tarafına kaçmış, bir müddet papazların hizmetinde bulunmuştu. Ancak, Medınede. Allanın Peygamberi Rasûl-i Ekremin adını duyunca, O'nunla görüşmek üzere yola çıkar. Yol arkadaşlarının ihanetine uğrayarak "köle!" diye yahudilere satılır. Medine'ye de köle olarak götürülür, islâm dinini kabul ettiği için, bedeli, Rasûl-i Ekrem tarafından verilmek suretiyle esirlikten kurtulur. Ashab arasına katılmış olur. Ensâr: "Selmân bizden!", Rasûl-i Ekrem de: "Selmân Ehl-i beytimizdendir." buyurmuşlardı, islâm dininde, hangi ırktan olursa olsun, hangi dil konuşursa konuşsun, kimin çocuğu bulunursa bulunsun, bütün müslümanlar kardeştir. Aralarındaki üstünlük, ancak, ilim ve takva bakımındandır. Selmân, bilgili bir zattı. Önce Hendek Gazasında kendini tanıttı. Sonra, bütün gazalarda bulundu. Rasûl-i Ekremden sonra, Hulefâ-i Raşidin devrinde, Hazreti Ömer zamanında "Medâyin" vâlisiydi. Hazreti Osman zamanında Medâyinde öldü: (655/35). Çok yaşamış ve uzun ömürlü olmuştu. Hayatını şahsî kazancıyla sağlar, fazlasını fukaraya dağıtırdı.
Medinenin bir tarafında taştan yapılmış evlerin taş duvarları bulunuyordu. Oldukça muhafazalıydı. Diğer tarafında, yalçın kayalıklı "Sel Dağı" vardı. Fakat, ön tarafı açıktı. Burası Sel' dağının doğusunda, Medine'nin kuzeyine düşüyor, Suriye ile Uhud dağına bakıyordu. Düşmanın bu açık taraftan saldırması ihtimali vardı. Hendek, işte bu tarafta kazılacaktı. Rasûl-i Ekrem, üç-yüz mücâhid ashabı ile şehrin dışına çıktı. Kazılacak hendeğin plânını gözden geçirdi. Kazma ve kürek tedarik edildi. Vazifeler ayrıldı. Onar kişilik kollara verildi. Hicretin beşinci senesi hendek kazılmasına başlandı: (288).
Peygamberimiz, evvelce Medine Mescidi yapılırken, nasıl bir amele gibi çalışmış ise, şimdi, hendek işinde de öylece (bir amelenin çalışışı gibi) çalıştı. Ashabına örnek oldu. Selmân-ı Fârisi çok kuvvetliydi. On kişinin yapacağı işi görür ve yapardı.
Mevsim, kış, şubatın yirmiüçü idi, gayet sert bir kuzey rüzgârı esiyor, hendek işiyle uğraşanların ellerini, ayaklarını donduracak hale getiriyordu. Şehirde erzak da yoktu. Müslümanlar, üç gün yiyecek bulamadı. Rasûl-i Ekrem bile "açlık, çalışmasına mâni olmasın" diye, karnına taş bağlamıştı. Ensâr ile muhacirler, yeri kazarak toprak taşırlarken:
        - "Bizler, ömrümüz oldukça, Muhammed'le birlikte cihada devam için, ona bîat edenlerdeniz!" anlamına gelen beyti (289), hep bir ağızdan okurlardı.
        Rasûl-i Ekrem de arkadaşlarıyla birlikte toprak taşıyor, onlarla beraber:
        - "Yâ Rabbî! Senin lütfün olmasaydı, biz hidayete eremezdik. Sadaka veremezdik, ibâdet edemezdik. Bize gönül ferahlığı ver, gazada bir kat daha kuvvet ve sebat ihsan eyle! Bize karşı gelen düşmanlar, bizi zorla çevirmek istiyorlar. Biz reddettik, reddettik!" diyordu. "Reddettik!" cümlesini Hazreti Peygamber arka arkaya, yüksek sesle söylerken, ashab da Peygamberin sözüne uyarak aynı cümleyi, hep bir ağızdan tekrarlıyorlardı. Aynı zamanda, Rasûl-i Ekrem de ensâr ile muhacirlere dua ediyor:
        - "Yâ Rabbî! Âhiret hayatından başka seadet yok. Yâ Rabbî! Ensâr ile muhacirleri mübarek kıl. Lütuf ve merhametine nail eyle!" (290) dileğinde bulunuyordu.
        Câbir -radıyallahu anh- in rivayetine göre, hendek kazılırken pek sert bir taşa rastlanmıştı. Taşı kırmak için herkes, bütün kuvvetini sarf etmiş, fakat hiç kimse, onu kırmaya muvaffak olamamıştı. Hâdise, Rasûl-i Ekrem'e bildirildi. Hazreti Peygamber, karnına bir taş parçası sarılı olarak kalktı. Hendeğe indi. Sivri balyozu eline aldı. Bu kayaya vurunca, o sert kaya, en ince kum gibi dağıldı: (291).
        Mevlânâ Muhammed Ali der ki:
        - "Ashabını âciz bırakan taşı parçaladıktan sonra, peygamberimiz: İlk vuruşta Kayser'in (Bizans) sarayını, ikincisinde Kisrânın (İran) sarayını, üçüncüsünde San 'ayı (Yemen) gördüğünü ve bütün bu memleketlerin İslâm hâkimiyetine gireceğinin kendisine müjdelediğini açıklamıştı. Bu harikulade bir hâdise!.. Medineyi çiğnemek, İslâm'ı yok etmek üzere, yirmidörtbin savaş adamı geliyor, bütün Arabistan, müslümanların kanına susamış bulunuyordu. Bu kapkara felâket bulutları arasında, Rasûl-i Ekremin gözleri, İslâmın parlak istikbalini temaşa ediyordu. Bu, insan hayalinin yetişemiyeceği bir hal değil mi? Müslümanlığın kesin bir yıkılış tehlikesiyle karşılaştığı bir sırada, istikbalin bu sırlarını, hâkim olan qAllahtan başka, kim vahyedebilir?" (292).
        Düşman, henüz Medine önlerine gelmemişti. Fakat, devamlı olarak çalışılarak hendek kazıldı. İki hafta içinde bitirilmiş oldu. Hendek, tedricî bir şekilde derinleşiyor, bir atın bir taraftan diğer tarafa sıçrayamıyacağı kadar genişliyordu.
        Kureyş ordusu Mekke'den kalkmış, Ebûsüfyanın idaresinde bulunuyordu. Yolda, müttefikleriyle birleşti. Medine üzerine yürüyen müşriklerin bu hareketi, Medineye karşı yapılan son bir saldırış hamlesi oldu.
        Mekkeli Kureyşîler, Medine'nin batı tarafına, Necid bedevîleriyle diğer kabileler de doğu tarafına (Uhud Dağı semtine) kondular. Bir hamlede Medineyi zaptedeceklerini, müslümanları hemen ortadan kaldıracaklarını sanıyorlardı. Fakat, Medine önünde, hayallerinde bile bulunmayan bir hendekle karşılaşınca şaşırıp kaldılar. Sağa, sola döndüler. Hendekte geçilecek bir yer aradılar. Bulamayınca, İslâm ordusu karşısında saf bağlayarak hendeğin dışından, Medineyi kuşatmak zorunda kaldılar. Oklar atarak, taşlar yağdırarak harbe giriştiler: (1 Şevval 5/23 Şubat 627).
        Onbin (Fethûlbârî'ye göre yirmidörtbın) kişilik müttefik ordusu karşısında, müslüman askerlerinin sayısı, üçbini geçmiyordu. İçlerinde, ancak otu-zaltı atlı vardı. Şehri müdafaa edebilecek bu askerin arkası "Sel"' dağına dayanıyor, ön tarafında hendek bulunuyordu. Sel' dağının eteği ordugâh oldu. Rasûl-i Ekremin çadırı burada kurulmuştu. Hendek, müslüman ordusu ile düşman ordusu arasında, boydan boya uzanmış bir haldeydi. Muhacirlerin sancağı, Zeyd ibni Hârise'nin, ensârın sancağı da Sa'd ibni Ubâde'nin elinde idi.
        Mevsim kış olduğu için, soğuk şiddetliydi. Müttefik düşmanlar, zaferin pek kolayca kazanılabileceğini sanarak koşarak gelmişlerdi. Uhud savaşında olduğu gibi, bir gün içinde, her işi bitirip dönmeyi düşünmüşlerdi. Halbuki, harbi kazanmanın kolay olamayacağı görülmüş ve anlaşılmıştı.
        Rasûl-i Ekrem, asker saflarını düzeltirken Sel' tepesini arkasında bırakmış, kadınlarla çocukları, müstahkem ve sığınılması kolay yerlere göndermişti. Hainliğe karşı, bu bir ihtiyat tedbiriydi. Çünkü, İslâm cephesinin en zayıf noktası, geride, yahudilerin bulunduğu yerdi. Benî Kurayza yahudileri, Kureyşîlerle birleşirlerse, kazılmış bulunan hendeğin Kıymeti kalmayacaktı. Rasûl-i Ekrem, hendek önünde çarpışırken, yahudiler de şehri basacaklar, müslüman ailelerini kılıçtan geçirebileceklerdi. Bu yüzden halk telâş içindeydi.
        Rasûl-i Ekrem, Benî Kurayza tarafından böyle bir taarruz ihtimaline karşı, üçyüz askerle Zeyd ibni Hâriseyi ve ikiyüz neferle de Eşlem oğlu Sülme'yi o tarafa gönderdi.
        Vakıa, "Benî Kurayza" yahudileri, hâlâ tarafsızlıklarını muhafaza ediyordu. Fakat, Benî Nadr yahudileri, Benî Kurayzayı da Kureyşin tarafına çekebilmek için çalışıyorlardı. Hattâ, Benî Nadirin reisi Ahtab oğlu Huyye, Benî Ku-rayzanın reisi Es'ad oğlu Kâ'b'e başvurdu. Önce, Kâ'b, Ahtab oğluna yüz vermedi. Hattâ, kapıyı yüzüne karşı bile kapamıştı. Fakat Huyye uğraştı. Kapıyı açtırmaya muvaffak oldu ve Kâ'b'e şunları söyledi:
        - "Sana. sayısız askerlerle geliyorum. Kureyş ile bütün Arablar birleşmiştir. Biz, Muhammed'in kanına susamış insanlarız. Müslümanlığı yeryüzünden kaldırmak zamanı gelmişken bu fırsatı kaçırma!" Benî Kurayza reisi tereddüt etti ve şu cevabı verdi
        -- "Muhammed, daima sözünde durmuştur. Aramızdaki andlaşmayı bozmak yakışık almaz." dedi ve ' Müttefikler geri dönerlerse ne olur?" diye sordu. Benî Nadr reisinden:
        - "Böyle bir şey olursa, ben de seninle beraber olurum. Senin başına ne gelirse, benim de başıma gelir!" cevabını alınca Kâ'b yumuşadı. Yahudilik damarı kabardı. O zaman, teklifi kabul ederek müslümanlarla olan and-laşmayı bozdu.
        Yahudilerin, müttefiklerle birleştiği duyulunca, müslümanlar telâşa düştüler. Rasûl-i Ekrem, yahudilerin bu entrikalarını anlamıştı. Sa'd ibni Muâz ile Sa'd ibni Ubâdeyi tahkik için gizlice gönderdi.
        Bunlar, Benî Kurayza'ya vardılar. Andlaşmaya rivayet edip etmediklerini onlardan sordular. Yahudiler: - "Biz, ne Muhammed'i tanırız, ne de and-laşmaya ehemmiyet veririz!" deyince, heyet başkanı Sa'd ibni Muâz, Kurayzâ'nın aklını başına almasını, Benî Nadîr'in düştüğü akıbete uğramamalarını onlara hatırlattı. Dinletemedi. Yahudiler, müslümanlara karşı olan düşmanlıklarını açığa vurmaktan çekinmediler.
        Medine'ye düşmanın her taraftan saldırdığı, müslümanların en nazik ve buhranlı dakikalar yaşadığı bir sırada, Benî Kurayza yahudileri ahidlerini bozdular. Münasip zamanın geldiğini düşünerek, müslümanları arkadan vurmak için Kureyşîlerle işbirliği yaptılar. Şu hale göre, müslümanlar, bir taraftan müttefikler, diğer taraftan Benî Kurayza olmak üzere, iki taraftan düşman arasında kalmış oldular.
        Bu sebepten Rasûl-i Ekrem, hem hendek hattını muhafaza ediyor, hem de şehri koruyabilmek için "devriyeler" gezdiriyordu.
        Ancak, hendeğin bir yeri iyi kazılmamıştı. Düşmanın, oradan gece baskını yapması ihtimali vardı. Hazreti Peygamber, orada bizzat nöbet bekliyordu (293).
        - Vakta ki, onlar (müttefik askerleri) üst tarafınızdan (Gatfan kabilesi). alt tarafınızdan (Kureyş kabilesi) hücum etmişlerdi. Gözler donup kalmış, yürekler gırtlaklara kadar gelmiş ve Allah hakkında türlü türlü zan/arda bulunmuş idiniz (münafıklara işaret)
        İslâm ordusu içinde birtakım münafıklar da vardı. Bunlar, orduda bozgunculuk yapıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm, bu hakikati de anlatırken:
        - "Hani münafıklardan bir taife ey Yesrib (Medine) ahalisi! Burası (cephe) artık, sizin için durulacak yer değil. Geri (evlerinize) dönün! diyorlardı. Bir taife de, Peygamberden izin istiyerek: - "Evlerimiz açık! demişti. Halbuki, onların evleri açık değildi. Onlar (savaştan) kaçmak istiyorlardı. " (294) buyurmaktadır.
        Fakat, mü'minlerin samimî imânları, bu korkunç imtihanlar karşısında sarsılmamıştı (295). Çünkü Cenab-ı Hak, mü'minleri daha evvel müjdelemişti (296).
        Medine muhasarası, bütün şiddetiyle bir ay sürdü. Bu müddet içinde, Rasûl-i Ekrem ve arkadaşları, birkaç defa, üçer gün aç kaldılar. Karınlarına taş bağladılar. Peygamberimiz bile iki taş bağlamıştı.
        Ancak, düşman, hendeği geçemedi. Müşriklerin (Ebûsüfyan, Velîd oğlu Hâlid, Amr ibni As, Dırâr, Cübeyre gibi) reisleri, bütün orduya birer gün münavebe ile kumanda ediyorlar, şehre (Medineye) umumî bir taarruz için hazırlanıyorlardı. Yalnız, bunların içlerinden (Dırâr, Cübeyre, Nevfel, Amr ibni Abdüvüdd gibi) meşhurları, atlarını mahmuzlayarak, hendeğin en dar yerinden atlıyarak bir taraftan öbür tarafa geçivermişlerdi.
        Bunların her biri, bin savaşçıya eşit sayılıyordu. Hele, Amr ibni Abdüvüdd pek cesurdu. Şöhreti bütün Arabistanı tutmuştu. Evvelce katılmış olduğu Bedir Gazasında yaralanmış olduğu için, bunun öcünü almadıkça, saçlarına koku sürmemeye yemin bile etmişti. Amr, o esnada doksanlık bir ihtiyardı (297>. Fakat, Medine hendeğini ilk geçen de o oldu.
        Amr, gururlu bir eda ile harb sahasında ilerliyerek müslümanlara karşı meydan okudu. Kendisiyle çarpışacak bir "mübâriz-eş" istedi. O zaman Rasûl-i Ekrem:
        - "Buna, kim çıkacak?" diye, ashabına teklifte bulundu. Hemen, Hazreti Ali -radıyallahu anh- ayağa kalktı:
        - "Müsaade et, yâ Rasûlallah, ona, ben çıkayım!" dedi. Fakat, Peygamberimiz:
        - "Otur yâ Alî, gelen Amr'dir." buyurdu. Amr, tekrar aynı istekte_bulundu: - "İçinizde er meydanına çıkacak kimse yok mu? Hani sizin ölüleriniz!" diye alaya başladı. Resûlullah da ashabına döndü. Teklifini tekrarladı. Yine, Alî ayağa kalkarak Amr'e karşı çıkmak diledi. Rasûl-i Ekrem, yine:
        - "Amr'dir, o!" diyerek Alî'ye izin vermedi. Harb meydanına kimsenin çıkmadığını gören Amr, büsbütün şımardı. Yüksek perdeden konıışarak ağzını bozmuş, R~sûl-i Ekrem de sıkılmıştı. Yine ashabına başvurdu, buna kim çıkacak? dedi. Fakat, kimsenin çıkmadığını görünce, yine Alî kalktı, Rasûl-i Ekrem'in "Amr'dir, o!" ihtarına karşı da:
        - "Velev ki Amr olsun!" dedi, hemen ortaya atıldı. Resûlullah da Ali'ye kendi zırhını giydirdi, "Zülfekar" adındaki kılıcını beline bağlayarak harb sahasına, Amre karşı gönderdi. Kendisi de elini kaldırarak:
        - "Yâ Rabbî! Amcamın biri (Ubeyde) Bedirde, diğeri (Hamza) Uhudda şehid oldu. Yanımda, amcamın oğlu (Alî) kaldı. Onu bana bağışla!" diye, AIlahına yalvarmağa başladı. Hazreti Alî, yaya olarak savaş meydanına doğru yürüyordu. Her iki taraf, müthiş heyecan içinde, canlı tabloyu seyre koyuldu. Amr kendisine doğru gelenin kim olduğunu merakla öğrenmek istedi, kendisine sordu. "Ebû Tâlib oğlu Alî" olduğunu öğrenince, güldü. Arab kahramanları arasında kendisine karşı böyle bir cür'ette bulunabilecek bir kimsenin varlığını ummuyordu (298).
        - "Amcaların içinde yaşlı başlı biri yok muydu? Henüz senin ağzın süt kokuyor. Ben, senin babanla dostluk, arkadaşlık yapmıştım. Şimdi senin kanını dökmek istemem." dedi. Fakat, buna Alî:
        - "Allah yolunda, senin kanını dökmekten zevk duyarım." cevabını verince, Amr sinirlendi. Fakat Amr'in bir âdeti vardı. Kendisiyle mücadele edenlerin üç isteğini yerine getirirdi. Hazreti Alî de bunu kendisine hatırlattı. Önce, ilk istek olarak, Amr'den:
        - islâm dinini kabul etmesini teklif etti. Amr:
        - "Buna imkân yok." diye cevap verdi. O zaman:
        - "Bari, harb sahasından çekil!" diye ikinci teklifini yaptı.
        - "Bütün kadınların benimle alay etmelerine dayanamam" cevabını aldı. Ali:
        - "O halde savaşalım! Yalnız, sen atlısın benim gibi, piyade olmalısın!" deyince, Amr hemen atından atladı. Kılıcıyla atının ayağını kesti.
        Hazreti Alî:
        - "Ben, seninle döğüşmeğe tenezzül etmem. Yalnız, senin kılıcınla kılıcımı ölçeceğim!" deyince, Amr dayanamadı. Son derece hiddetlendi. Hemen kılıcını çekerek Alî'nin üzerine yürüdü, indirdiği darbeye karşı Alî, kalkanını tuttu. Fakat, Amrin hamlesi öyle korkunç idi ki, kalkan ikiye bölündüğü gibi Alî de alnından hafifçe bir yara aldı. Artık, sıra Alî'ye gelmişti. Alî, gayet çevik davrandı. Amr'e öyle bir kılıç çalış çaldı ki, semaya yükselen toz bulutu ortalığı kararttı. Savaşın sonucunu, bir müddetçik, iki tarafın gözünden saklamış oldu (299). Bu esnada, Hazreti Alî'nin aldığı "Allahüekber!" tekbir sadası duyulunca, hakikat anlaşılmış, bütün müslümanlar hep bir ağızdan tekbir getirerek her tarafı inletmişlerdi.
        Amr'le birlikte hendeği geçmiş bulunan diğer arkadaşları da ya öldürüldü veya kaçmaya mecbur edildi. Bunlardan Cübeyre, Hazreti Ali'nin darbesinden kaçtı. Hattâb oğlu dırâr'ı, kardeşi Hazreti Ömer takip etti. Nevfel de kaçarken düştüğü hendekte Alî'nin kılıcıyla can vermişti.
        İslâm kadınlarının sığındıkları kale, Benî Kurayza yahudilerinin bulunduğu yere yakındı. Müşriklerin, hendeği geçemediklerini gören yahudiler, bu tarafa yüklenmişlerdi. Hattâ yahudilerden biri, kale kapısına kadar yaklaşmıştı. Bunu, gören Hazreti Safiyye, Şâir Hassân'a haber vermişti. Fakat Hassan hastaydı. Yahudiye hücum edemedi. O zaman Safiyye, bir çadır direğini alarak yahudinin kafasına atıp onu yere sermiş, sonra da giderek yahudiyi öldürmüştü. Bunu gören yahudiler, kale içinde mühim bir kuvvetin bulunduğunu sanmışlar, oraya saldırmaktan vazgeçmişlerdi (300).
        Ertesi günü, Hendek Gazasının en korkunç günü oldu. Savaş, bütün gün. fasılasız olarak devam etti. Bir taraftan müşrikler, diğer taraftan Benî Kuray-za yahudıleri umumî hücuma geçmişler, akşama kadar ok yağmuruna tuttukları müslümanlara göz açtırmamışlardı. Hattâ o gün, müslümanlar namazlarını kılamamışlar, gece olunca, bütün namazlarını Rasûl-i Ekremle birlikte kaza etmişlerdi (301).
        Hendek Savaşı uzadıkça uzuyor, iki tarafın durumu da fenalaştıkça fe-nalaşıyordu. O sırada, Gatfan kabilesinin ileri gelenlerinden Nuaym ibn-i Mes'-ûd gizlice müslüman olmuştu. Fakat, her iki tarafın (yahudilerle Kureyşin) Nuaym'e itimadı vardı. Nuaym, bu nazik devrede, müslümanlığa hizmet etmeyi düşündü. Diplomatça hareket etti. Yahudilerle Kureyşin arasını bozmaya muvaffak oldu. ibn-i ishâk der ki: -Nuaym "Elharbü hud'atün" (Harb hiledir) hadîsine dayanarak, propagandaya başladı. Yahudilere şöyle söyledi: "Kureyş muhasaradan vazgeçti. Dört gün sonra, muhasarayı bırakarak Mekke'ye dönecek. Sız ortada kalacaksınız! Kureyş'ten emin olmak istiyorsanız, onların ileri gelenlerinin birkaçını rehine olarak alınız, şayet Kureyş sizi bırakır giderse, siz de onları hapsedersiniz!" demişti.
        Esasen hava pek soğuktu. Muhasara uzadığı için, artık, müttefiklere de usanç gelmişti. Kış ortasında böyle büyük bir orduyu besleyebilmek de pek kolay değildi. O esnada, çıkmış olan şiddetli fırtına da birdenbire korkunç bir kasırgaya çevrildi. Kureyş ordugâhını altüst etti. Gıda maddelerinin bulunduğu çadırları söküp attı. Ocaklar söndü, atlar ve develer dağıldı. Ortalığı bir dehşettir kaplamış oldu. Yahudiler de kalelerine çekilmişlerdi. Kureyşîlerle müttefiklerinin mâneviyyatı bozuldu. İçlerine korku düştü (302). Bu tabiî ve İlâhi hâdise gece vakti olmuştu. Başkumandan Ebûsüfyan, daha fazla dayanamadı, çekilmeğe karar verdi:
        "Ben geri dönüyorum. Siz de yola çıkın!" dedi, kendi devesine bindi ve Mekke yolunu tuttu. Müttefik askerleri de o gece geri döndüler. Fakat, panik pek anî ve şuursuzca yapılmış, bedevî kabileler göç ederken pek çok harb levazımı, erzak ve eşya bırakmışlardı.
        Medine, muhasarası devam ederken, müslüman askerleri de soğuktan, açlıktan ve bozguncu propagandalar yüzünden dağılmışlardı. Rasûl-i Ekre-min yanında, ancak üçyüz kadar fedakâr mücahid kalmış bulunuyordu. Bunlar da büyük bir sıkıntı içinde, muhasaraya göğüs gererek dayanmışlardı.
        Düşmanın böyle perişan bir halde çekilmesi, üzerine müslümanlar sevinç duydular. Muhasaradan kurtulmuş oldular. Sabah olunca hendekten çıktılar, bayram yaptılar. Müttefik askerlerinin bırakmış olduğu erzak ve eşyayı aldılar. Şuraya buraya dağılan develeri topladılar. Ordu merkezine getirdiler. Bu suretle hem harb kazanıldı, hem de Medine şehri kıtlıktan kurtulmuş oldu. Ele geçen erzak arasında, yirmi kadar deve vardı. Bunların da yükleri, hurma vesair yiyecek erzak idi: (303).
        Allah, kâfirleri (Kureyş ve müttefiklerini) bütün gayzlanyla (hiddet ve yeis içinde) geri çevirdi. Bunlar, hiçbir hayra (zafere) nail olamadılar Allah, cenkte mü'minlere (yardımıyla) elverdi (mü'minleri harbden kurtardı). Allah kavi (her şeyin icrasına kadir), (bütün kâinata) yegâne galiptir. Ahzâb Sûresi: 25.
        Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bu ilâhî ve büyük zafer karşısında, Allah'a hamd ve şükrederken, ashabına da:
        - "Artık nöbet sizindir, bundan sonra, Kureyş sizin üzerinize gelemez!'' buyurdu.
        Hendek Gazasında, müşriklerden dört kişi ölmüş, müslümanlar da beş şehîd vermişti. Vakıa, bu gazvede müslümanların zararı azdı. Fakat ensâr, en mühim adamlarını kaybetmiş oldu. Sa'd ibn-i Muâz, harb içinde yaralan-
        Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellena- harb müs, fakat silâhlarını henüz çıkarmamıştı. İlâhi vahye dayanarak, hemen Beni Kurayza üzerine yürünmesi emrini verdi.
        Yahudiler, bu gazvede, ahidlerini bozmanın cezasını gördüler. (Ancak, Beni Kurayza Gazvesi, "Yahudilerle yapılan harbler" bahsinde ayrıca açık-
        Hendek Gazvesinin iyi bir netice ile sona ermesi, müşriklerin hem gururunu, hem de tecavüz kudretini kırmış, bundan sonra, müslümanların ortaya çıkmasına yol açmış oldu.


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz