Kronolojinin Açıklaması

        Mekke'li muhacirlerle Medine'li ensâr, müsl.ümanlık sayesinde birleşmişler, Rasûl-i Ekreme sımsıkı bağlarla bağlanmışlardı. Ancak müslümanlığın kurduğubu samimî birleşme günün birinde bozulabilir, bu iki müslüman sınıfın araları açılabilirdi.
        Kardeşlik: Rasûl-i Ekrem, aradaki bu samimiyeti kuvvetlendirmek için, muhacirlerle ensâr arasında bir kardeşlik vücuda getirmeyi düşündü. Medine'de müslümanlar arasında "Muâhât" denilen ilk kardeşliği kurdu.
        Hicretin birinci yılının, yedinci ayında idi: "Mescid-i Nebî" adını alan "Peygamber Câmii" sona ermek üzereydi. Muhacirlerle ensârı "Enes bin Mâlik" in evinde topladı. Biri Mekke'li, diğeri Medineli olmak üzere, ikişer ikişer, bir ensâr ile bir muhaciri, birbirlerine kardeş yaptı: (213). Bir rivâyette 90, diğer bir rivayette ise 300 eshah arasında "Kardeşlik muâhedesi" yapıldı. Medine'li müslümanlar, Mekke'li kardeşlerini alıyorlar, evlerine götürüyorlar, mallarına ortak ediyorlardı: (214).
        Bu din kardeşliği, öz kardeşlikten daha kuvvetli idi (215). Yalnız hayatta iken, yardım sağlamakla kalmıyor, ölüm halinde de din kardeşlerine mirastan hak veriyordu .
        - Bunlardan önce, "Medine"yi yurt ve îmân evi edinen kimseler, kendi taraflarına hicret edenlere muhabbet beslerler. Onlara verilenden nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onlan öz nefislerine tercih ederler. Ayetinde bu noktaya da işaret buyurulmuştur. (216)
        - İmân ederek hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlanyla cibadda bulunanlarla onlara yer vererek yardım edenler, işte onfar, birbirlerinin velîleridir. "birbirlerine mirasçı olurlar." (217)
        Muhacirlerle ensar arasındaki bu kardeşlik, Kur'an âyetiyle bir kat daha genişledi: (218). İleride daha da genişleyerek bütün dünyaya yayılacak olan, "İslâm âlemi"nde bütün mü'minleri içine alan büyük İslâm kardeşliğinin temeli oldu. Aynı zamanda islâm medeniyetinin de başlangıcı sayıldı. Ancak, bu din kardeşliğinin mirasa aid olan hükmü çok sürmedi. "Bedir" gazasından sonra kaldırıldı: (219).
        Medine'de müslümanları teşkil eden "Muhacir" ve "Ensâr" dan başka,
    - Allah'ın kitabında, hısımlar birbirlerinin velîleridir. "Aralannda mirasçı olurlar. Miras akrabaya aiddir."
"munafıklar" ve "yahudiler" olmak üzere iki sınıf daha vardı. Bunlardan münafıklar: "Evs" ve "Hazrec" kabileleri arasında türemişti. Reisleri Übeyy-ibn-i Selûl oğlu Abdullah idi. Abdullah Hazrec kabilesi eşrafındandı. Hicretten önce, Medine'de kabile reisi olacaktı. Hattâ, taraftarları, kendisi için, süslü bir tac bile hazıriamışlardı. Rasûl-i Ekremin Nedine'yi teşrifleri Abdullah'ın işini bozmuş, Hazrec kabilesi reisliği meselesi de suya düşmüştü.
        Abdullah, bu sebepten Rasûl-i Ekreme düşman kesildiği gibi, taraftarları da etrafında toplanarak "münafıklar zümresi"ni teşkil eylemişlerdi. Münafıklar, vâkıa, müslümanlığı dıştan kabûl etmiş gibi görünmek zorunda kalmışlarsa da, kalblerinde eski puta tapıcılığı yaşatıyorlardı.
        Münafıkların müslümanlığaolan düşmanlığı gizli idi. Rasûl-i Ekrem, bunların günün birinde samimî müslüman olabileceklerini ümit ederek hareketlerini sabırla karşılıyordu.
        Vatandaşlık: Medine'de münafıklardan daha korkunç bir düşman vardı. Bunlar da "yahudi"lerdi. Yahudilerin Mekke'li müşriklerle ticarî munasebetleri pek sıkı ve kuvvetliydi. Rasûl-i Ekrem, hicretin birinci yılı, ensar ile muhacirleri nasıl birbirleriyle kardeş yapmış ise, ensar ile Medine yahudileri arasında da "Vatandaşlık" andlaşmasıyle, onları "vatandaş" yapmıştı.
        Rasûl-i Ekremin ilk yaptırdığı cami, "Kubâ Mescidi" idi. İkincisi de Medine'de "Mescid-i Nebf" (Peygâmber Mescidi) oldu.
        Mescid-i Nebî: İlk zamanlar, Medine'de bir cami yoktu. Peygamberimiz, nerede bulunurlarsa, namazını orada kılar, eshabına da kıldırırdı: (220).
        Hicret esnasında Medine'ye girerken, devesinin çöktüğü yerde bir arsa vardı. Bu arsa Zeyd oğlu Hâlid'in (Ebû Eyyûb-i Ensârî) evi karşısında bulunuyordu. Arsa, sahiplerinden bedeli ödenmek suretiyle satın alındı, Mescid-i Nebî, işte bu arsa üzerine kuruldu. Medine'de ilk bina Peygamber Mescidi oldu.
        Arsa üzerinde yabani hurmalar, müşriklere ait mezarlar vardı. Ağaçlar kesildi. Mezarlar kaldırıldı. Toprak tesviye edildi. Yapı işinde Rasûl-i Ekrem, bizzat kendisi, amele gibi çalıştı. Muhacirlerle ensar da kendisine yardım ettiler.
        Mescidin temeli taştan, duvarları kerpiçten yapıldı. Direkleri hurma ağacındandı. Çatı, hurma dalları ve yapraklarıyla örtüldü. Döşemesi, çakıl taşlarıyle döşendi. Peygamber Mescidi'nin bu ilk şekli, pek sade idi. İslâm dininin sadeliğini ne güzel temsil ediyordu. Bir mihrab ile üç kapısı vardı. Kapılardan biri cümle kapısıydı. Cemaat ordan girerdi. Diğer iki kapıdan birinin adı Cibrîl Kapısı, üçüncüsü Rahmet Kapısı idi. Rasûl-i Ekrem, hücrelerine (odalar) bu kapıdan geçerdi.
        Mescidin kıblesi, "Kudüs" e doğru idi. Kıble değişince, mihrab ile cümle kapısı yerlerini değiştirdi. Mihrab, cümle kapısının yerini, cümle kapısı da mihrabın yerini aldı.
        Mescidin yapı işleri yedi ay sürdü. Bu yedi ay içinde Rasûl-i Ekrem, "Halid ibni Zeyd"in evinde kalıyordu. Mescid tamamlanınca, peygamberimiz için, camie bitişik odalar (hücreler) yapıldı. Sayıları daha sonra dokuza çıkarıldı. Bir tanesi de Hazreti Âişe'ye verildi: (221).
        Kubâ Mescidi gibi, bu ikinci Peygamber mescidinde de "minber" yoktu. Rasûl-i Ekrem, hutbelerini ayakta okurdu. Ashab, bu hale dayan.amadı. Hutbenin okunduğu yere bir hurma ağacı dikildi, Hutbe okurken, Hazreti Peygamber, bu ağaca dayanıyordu. Üç basamaklı ilk minber ise, ancak hicretin sekizinci yılında yapılabildi: (222). Mescid-i Nebî dokuz yıl bu hal üzere kaldı:(223)
        Mescidin avlusunda, camiin bir köşesine bitişik bir "sofa" (suffa) yapıldı. Bu sofa, hurma dallarından bir çardak, bir gölgelik idi. Evi, âilesi bulunmayan ashabın fakirlerine verildiği için, burada yatanlara "Sofa -Suffe Ashâbı" denildi. Sofa ashabı çok fakirdi. Ebû Hüreyre'nin rivayetine göre:
        Suffe Ashabı 70 den fazlaydı. Hiçbirinin ridâsı (belden yukarısını örten elbisesi) yoktu. Bunların akşam yemekleri bile bulunmuyordu. Rasûl-i Ekrem, her akşam, bunların bir kısmını kendi sofrasına alır, diğerlerini de ashabın zenginlerinin evlerine gönderir, birer ikişer barındırırdı. Ensârdan Sa'd ibni Ubâde zengindi. Sofrasında "80" kişinin bulunduğu olurdu.
        Rasûl-i Ekrem, sadaka almazdı. Kendisine gönderilen butün sadakaları, el sürmeden, Sofa Eshabına dağıtır, gelen hediyelerden de onlara hisse ayırırdı.
        Ashabın birçoğu çiftçi ve tüccardı. Rasûl-i Ekremle yalnız namaz vakitleri buluşabiliyorlardı. Sofa Eshabı ise daima mescidde bulunurlar, Rasûl-i Ekremin yanından ayrılmazlardı. "Ebû Hüreyre" bunlardandı. Bu, bir nevi muallim mektebi idi. İslâmda ilk muallim mektebi bu suretle kurulmuş oldu. Bunun dershanesi, Mescid-i Nebî; yatakhanesi, Sofa; muallimi, Rasûl-i Erem; yatılı talebesi de, o Sofa Eshabı idi. Bunlar, hayatlarını dine ve ilme vermişlerdi. Geceleri ibâdet ederler, Kur'ân okurlar ve müslümanlığın bütün incelikleriyle uğraşırlardı. Rasûl-i Ekrem, Medine dışına bir muallim veya vâiz göndermek istediği zaman, Sofa Eshabının içinden seçer, yollardı.
        Hazreti Peygamber, her gün namazdan sonra, Mescidde vaaz eder, bütün arkadaşlarıyla görüşür, bunların dinîve içtimâi bütün müşküllerini giderirdi. Esasen, Arabların müslümanlıktan önce medenî hayatları, ilmîşeviyeleri pek aşağı idi. Bunlar; her şeyi islâm dininden bekliyor, Rasûl-i Ekremin mev'ızalarından öğreniyorlardı. Bu sebepten, Mescid-i Nebevî: yalnız ibadet evi değildi. Aynı zamanda müslümanlar için bir toplantı yeri, bir meşveret mahalli, bir adliye mahkemesi olduğu kadar da bir dershane, bir kültür kaynağı vazifesi görüyordu.

***

        Mescid tamamlandı. Cemaatle namaz kılınmaya başlandı. Namaz vakitleri Bilâl Habeşî Rasûl-i Ekremin emriyle: "Namaza namaza!" (Essalâte, Essalâte) veya "Cemaatle namaza" (Essalâtü câmiatün) diye, seslenirdi: (224).
        Medinenin yakın semtlerinde oturanlar, camie erken gelirler, namaz vaktini beklerler, işlerinden olurlardı. Uzak mahallelerde oturanlar da gecikirler, namaza yetişemezlerdi. Bu hal, cemaate ağır gelmeye başladı. Cumayı ve beş vakti, zamanında bildirecek bir alâmete ihtiyaç duyuldu.
        Meşveret meclisi toplandı. Esasen, vahiy gelmediği zamanlar, Rasûl-i Ekrem, Eshabiyle istişarede bulunurdu: (225). Toplantıda çeşitli fikirler ileri sürüldü:
        - Namaz vakitlerini bildirmek için "çan çalınması" teklif edildi. Rasûl-i Ekrem: "0, hıristiyanlara aittir" buyurdu. Kabûl edilmedi.
        - "Boru çalınması" reyinde bulunanlar oldu. Hazreti Peygamber: "0, yahidelere mahsustur." dedi.
        - "Yüksek bir yerde ateş yaksak!" denildi. Allahın elçisi: "0, mecûsilerin (ateşe tapanların) dır." buyurdular.
        - "Namaz vakti bayrak dikelim. Halk onu görür, birbirlerine haber verir!" diyenler de oldu. Fakat; bu da beğenilmedi: (226).
        Meşveret meclisi hiçbir şeye karar veremeden dağıldı. Herkes tasalı idi. Ensârdan "Abdullah bin Zeyd" bir rüya gördü. Hemen rüyasını Hazreti Peygambere haber verdi. O zaman Rasûl-i Ekrem:
        - İnşallah hak rüyadır. Gördüğünü Bilâl'e öğret. Ezanı okusun. Çünkü "Bilâl'in sesi senden gürdür. " buyurdu: (227).
        Bilâl Habeşî, Medine'nin en yüksek bir yerine çıktı. "Zeyd oğlu Abdullah"dan öğrendiği ezanı yükse'k ve tatlı bir sesle okudu. Medine'nin bir ucundan diğer ucuna kadar duyuldu. Raşûl-i Ekremin ilk müezzim Habeş'li Bilal -radıyallahu anh- oldu.
        Hazreti Ömer de aynı rüyayı görmüş, Bilâl'in ezanını evinden duyunca, koşa koşa gelmiş, Rasûl-i Ekreme bildirmişti. Halbuki o sırada "İlâhîvahy" de gelmiş bulunuyordu: (228),
        "Ezân-ı Muhammedî" vâcib derecesinde, kuvvetli bir "sünnet"tir (229). Ezanın meşrû oluşu, yalnız rüya ile değil, hem Peygamberin sünnetiyle (230), hem de "ilâhî vahy" ile sabittir: (231).
        Medine'de ezanın günde beş defa okunuşu, kalblere heyecan verdi. Aynı zamanda müslümanlarda emniyyeti sağladı.
        Mekkeliler, müslümanları da, Rasûl-i Ekremi de Mekke'den çıkmaya mecbur ettikleri gibi, Medine'de de rahat bırakmak istememişlerdi. Çünkü müslümanlığın Medine'de tutunması, Mekkelilerin menfaatlerine hiç uygun gelmezdi. Esasen, Medine'deki yahudilerle münafıklar, müslümanların Medineye gelişlerinden hiç memnıın olmamışlardı. Bu sebepten Mekkeliler, müslümanlara karış yahudi kabilelerini de münafıkları da e! altından kışkırtıyorlar, Medine etrafında bulunan puta tapıc! Arab kabileleriyle anlaşmalar yaparak Medine üzerine baskın yapmağa hazırlanıyorlardı.
        Hattâ, münafıkların reisi Abdullaha, Mekkeliler, mektup yazarak:
        - Siz, Muhammedi yurdunuzda himaye ettiniz. Barındırdınız. Onu ya öldürürsünüz veya kendilerine (yani Mekkelilere) teslim edersiniz! Veyahut memleketinizden çıkarırsınız! Bunu yapmazsanız, bütün kuvvetimizle üzerinize geliriz. Askerlerinizi öldürürüz. Karılarınızı da elinizden alır, tecavüzlerde bulunuruz! diye tehdit ediyorlardı: (232).
        Hattâ gözlerini korkutmak için, "Câbir oğlu Kürz" kumandasında bir çete bile göndererek Medine hayvanlarını yağma ettirmişlerdi: (233).
        Mekkelilerin, yapmak istedikleri bu baskın hareketi için, paraya ihtiyaçları vardı. Bu parayı tedarik için, "Ebû Süfyân"ın başkanlığında, Medine yoluyla, Suriye'ye büyük bir ticaret kervanı da yollamışlardı.
        Görülüyor ki; Medine devrinin ilk zamanları, Rasûl-i Ekrem için de müslümanlar için de çok nazik ve tehlikeli geçti. Geceleri müslümanlar, Medine sokaklarında nöbet bekliyorlardı. "Buhârî" nin rivayetine göre, Mekke'lilerin Medineye baskın yapmak ihtimaline karşı, Peygamberimiz bile uyku uyuyamıyordu. Hattâ düşmanın ahvalini kontrol için, Medine dışına askerî birlikler de göndermişti.
        Peygamberimizin halası oğlu: Abdullah kumandasında bulunan askerî birlik, Tâif'ten dönmekte olan Mekke'lilerin kervanını, "Batn-ı Nahle" mevkiinde, casus zannıyle vurunca, Mekke'liler galeyana geldi. Esasen, Medineye baskın yapabilmek için bahane arıyorlardı. Batn-ı Nahle hâdisesi, Mekke'de "Bedir" gazvesi için asker toplanmasına sebep oldu.
        O sırada, Şam'dan dönmekte olan kervanın başkanı, "Ebû Süfyan"da Mekkeye haber uçurmuş, müslümanların, kendilerine hücum etmek ihtimaline karşı, kervanın korunmasını istemişti. Ebû Süfyan'ın Mekke'lilerden yaraım isteğinde bulunuşu, garazkâr tarihçilere fırsat verdi. Bedir harbinin sebebi, tamamiyle yanlış olarak, Ebû Süfyan'ın bu kervan meselesine bağlanmış oldu.
        Ebûcehil'in kumandasında toplanan Mekkeliler, büyük bir ordu ile, Medine üzerine yürüdüler. Büyük Bedir gazvesi bu suretle başladı.
        Evvelce, Mekkedevrinde, Rasûl-i Ekrem, Mekke'li müşriklerin bütün kötülüklerine karşı büyük bir "Sabır ve tahammül" göstermişti. Fakat; Medine devrinde tehlike büyümüştü. Sabır siyaseti ile sulhü yaşatabilmek mümkün olamıyacaktı. Medine devrinin ikinci yılından başlayarak "müdafaa" silâhına sarıldı. Allahü Teâlânın yardımına sığındı. Müşriklerle savaşa girişti. Onların bütün teşebbüslerini kırdı. Müslümanlığın ilk başşehri "Medine"yi Mekkelilerin korkunç saldırışlarından kurtardı.

***

        Cihâd: Hicret'in ikinci senesi, Safer ayında, müdafaa sınırını aşmamak üzere, "cihâd" a (yani savaşa) izin verildi: (234).
        - Zulme uğradıkları için. kıtalde bulunacak mü'minlere, harb etmek için izin verildi. Muhakkak Allab, onlara yardım etmeye kadirdir.
        - Sizinle harb edenlerle, Allah yolunda siz de harb ediniz. Haddi aşmayın (baksızlık etmeyin). Muhakkak. Allah. haksız, taarruz edenleri sevmez. - Bekara Sûresi: 191. (Tecrid'e göre, harb hakkında ilk nâzil olan Hacc Sûresinin 3' uncu âyeti ile Bekara Sûresi 191 inci âyetinin her ikisinde de tnüslümanlara, taarruz edenlerle harb edilmesine izin verilmekte ve fakat harb hududunun tecavüz edilmeınesi emrolunmaktadır.
        Hicretin ikinci yılı olayları arasında iki tanesi büyük ehemmiyet taşımaktadır: Biri, müslümanlara nefislerini müdafaa için savaşa izin verilmesi, diğeri, kıblenin değişmesi idi.
        Rasûl-i Ekrem, Mekkede: Kâbeye karşı namaz kılmış idi. Halbuki; Kâ'be o zaman müşriklerin kıblesiydi. Ancak; Hazreti Peygamber, ibâdetini, Kâ'be'de "Makam-ı ibrâhim" denilen mahalde yapıyordu. Makam-ı İbrâhim'in nezareti "Kudüs"e doğru idi. Burada namazını kılarken "Rasûl-i Ekremin yüzü hem Kâ'be'ye hem de Kudüs'e karşı bulunuyordu. Çünkü; Kâbe, Kudüs ile kendi arasında kalıyordu. Hicretten üç yıl önce, Mekke'de Kudüs'e doğru namaz kılınmaya başlandı. Medine'de bulunan ilk müslümanlar da namazlarını Kudüs'e doğru kılıyorlardı. Hattâ, Medine devrinin ilk zamanlarında yapılmış bulunan "Kubâ Mescidi" ile "Peygamber Mescidi" denilen "Medine Mescidi"nin kıbleleri de Kudüs'e doğru yapılmıştı. Kudüs'ün müslümanlar için kıble olması, hicretten sonra da "16" ay ve birkaç gün sürdü. Kudüs: ayni zamanda hem yahudilerin hem de hıristiyanların yani "ehl-i kitâbın" kıblesiydi. Bu suretle, müslümanlarla ehl-i kitâb arasında "kıble birliği" hâsıl olmuştu.
        Ancak; Rasûl-i Ekrem Kudüse karşı namaz kılarken, Kâbe'nin arkada kalmasından üzüntü duyardı. Hazreti İbrâhim ile İsmâil'in binası bulunan Kâ'be'ye, beş vakıtta dönülmesini çok istiyordu. Halbuki; Kâ'be artık, yalnız puta tapıcıların tapınağı olmaktan da çıkmış bulunuyordu'. Çünkü; müslümanlık, Medine puta tapıcıları arasında yayıldığı gibi, Mekkeli puta tapıcıların birçoğu da İslâm dinine girerek Medine'ye göç etmişlerdi.
        Kıble: Hicretin ikinci yılı Receb ayı ortalarında, bir pazartesi günü idi:(235) Rasûl-i Ekrem, "Seleme oğulları" yurduna gitmiş, oranın mescidinde "öğle namazı"nı Kudüs'e doğru kıldırıyordu. Namaz içinde kıblenin değişmesi hakkında ilâhî vahiy geldi. Birinci rek'at kılınmış, ikinci rek'atin sonuna gelinmişti. Kudüs'deki "Mescid-i Aksâ" dan Mekke'deki Mescid-i Harâm"a doğru dönülmesi emrolundu: (236). Rasûl-i Ekrem, derhal, yüzünü "Kudüs'den "Kâ'be"ye doğru çevirdi. Cemaat de saflarıyle beraber döndüler. Erkekler, kadınların yerlerine geçtiler, kadınlar da erkeklerin yerlerini aldılar:(237)
        Yeni kıbleye yöneldiler. Namazın üçüncü ve dördüncü rek'atlerini "Mescid-i Harâm"a doğru kılarak tamamladılar. Bu sebepten Seleme oğul ları mescidine: iki kıbleli mescid mânâsına "Mescidül-kıbleteyn" denildi.
        İlâhîvahyin inmesi üzerine, Medine'de ve komşularında bulunan bütün mescidlerin kıbleleri değiştirildi.
        Kıblenin değişmesi, muhâcirlerin beş vakıtta namaz kılarken, eski vatanları "Mekke"yi hatırlamalarına sebep olduğu gibi, kalblerinde, Mekkeli müşriklere karşı üstün gelmek arzusunu da kuvvetlendirdi. Ayni zamanda, ehl-i kitâbın kıblesi ile müslümanlar arasındaki "kıble birliği" de bozulmuş oldu.
        Ancak, kıbledeki bu değişikliği, İslâm düşmanları hoş karşılamadı. Münafıklar, yahudiler, ve müşrikler arasında türlü türlü dedikodulara yol açıldı. Fakat; bu söylentilere cevap olarak inen âyet-i kerîme; Müslümanlığın Mekke'ye gireceğine ve bütün dünyaya yayılacağına, Kâ'benin bütün insanlar için "kıble" olabileceğine işâret sayılmıştır: (238).
        - İnsanların içinde bir takım beyinsizler: - "Onları yönelmiş oldukları kıblelerinden döndüren nedir?" diyecekler. Sen onlara de ki: Meşrık da Allah'ındır. mağrib de, Allab dilediğini doğru yola götürür.
        Hicretin ikinci yılından 11 inci yılına kadar; On yıl süren Medine devrinde Rasûl-i Ekrem, müslümanlık düşmanlariyle irili ufaklı pek çok savaşlar yaptı.
        Medine'ye karşı, Mekkelilerin yapmak istedikleri saldırışları üçdefatekrarlamış, Rasûl-i Ekremin bizzat idare ettikleri "Bedir, Uhud, Hendek" adlarını taşıyan gazvelere sebep olmuştu. Hicretin altincı yılında "Hudeybiye" barışını yapan Peygamberimiz, müslümanlığın siyasî varlığını, düşmanlarının en korkuncu bulunan Mekke'lilere tanıttı: (628). Yedinci, yılında da yahudilerden "Hayber" kalesi alındı: (629)
        Hicretin ilk yılında, Rasûl-i Ekrem, Medine'li müslümanlarla yahudiler arasında bir "vatandaşlık" muahedesi yaptırmıştı. Fakat: yahudiler, bu muahedeye saygı göstermediler. Ahidlerini bozdular: (Benî Kaynuka kabilesi). Hattâ Peygamberimize suikast yapmak bile istediler: (Benî Nadr kabilesi). Düşmanlarla işbirliği yaptılar. "Hendek" gazvesinde vatana ihanet ettiler: (Benî Kurayza kabilesi).
        Bu sebeplerden, Benî Kaynuka ile Benî Nadr Medine'den çıkarılmış, Benî Kurayza da cezalandırılmıştı. Medine'den çıkarılanlar, Hayber yahudileriyle birleştiler. Hayber'de müslümanlara karşı devamlı olarak fesat çeviriyorlardı. Hayber'in alınmasiyle, Rasûl-i Ekrem devrine aid olan "yahudi meselesi" ortadan kaldırılmış oldu.
        Hudeybiye barışından beri, Medine'ye "mümessil" heyetler gelmeğe başladı. Rasûl-i Ekrem de: büyük devletlere, komşu hükûmetlere, Arab beyliklerine elçiler yolluyor, müslümanlığı yaymağa çalışıyordu: (628). Hattâ "Bizans" imparatoruna gönderdiği mektubuna şu âyeti eklemiş (239), ehl-i kitabdan sayılan hıristiyanları tek tanrı inancında birleşmeye çağırmıştı.
        - De ki: - Ey Ebl-i Kitâb! Sizinle aramızda birleşeceğimiz doğru söze geliniz! Allah'dan başkâsına ibâdet etmeyelim Ona hiç bir şerik "ortak" koşmayalım! Allah 'dan gayri. birbirimizi rab "şef" edinmeyelim! Şayet "ehl-i kitâb" yüz çevirirlerse onlara deyiniz! Şâhid olunuz, biz müslüınanız.
        Hudeybiye barışının Mekkeliler tarafından kasden bozulması üzerine, hicretin 8 inci yılında, puta tapıcılığın başşehri "Mekke" alındı: (Ocak-630). Kâ'be, putlardan temizlendi. Hazreti ibrâhim devrinde olduğu gibi, tekrar tevhîd (tek tanrı) inancının âbidesi haline getirildi.
        20 yıldan beri (610-630), Rasûl-i Ekreme ve müslümanlara her çeşit kötülükleri yapmaktan çekinmemiş bulunan Mekke'li müşrikler affedildi. Dünya tarihinde eşi bulunmayan bu büyük insanlığı göstermek suretiyle Rasûl-i Ekrem, Allah'ın hakikî elçisi olduğunu bir defa daha isbat eylemiş oldu.
        Hicretin 9 uncu yılı Suriye bölgesinde "Tebük" seferini yapan Hazreti Peygamber, müslümanlığın kudretı. Bizans'a kadar tanıttı.
        8 inci, 9 uncu ve 10 uncu yıllarda, Arabistan'ın her tarafından Arab kabilelerinin mümessilleri Medine'ye akıyor, kafile kafile Peygamberimizi görmeğe geliyorlardı: (240).
        - Allahın yardımı erişerek: zafer geldiği "Mekke fetbolunduğu" ve sen de halkın fevc fevc "kabile kabile" Allahın dînine girdiklerini gördüğün zaman. tesbîh et, Rabbına hamdeyle. Ve mağfiretini dile. Çünkü: Allab, tevbeleri kabûl edendir.
        Bu heyetler, ya Rasûl-i Ekremin huzurunda müslüman olmak veya müslüman olduklarını bildirmek veyahut kendilerine Kur'an öğretecek, müslümanlığı anlatacak bir muallimin veya vâizin verilmesini Hazreti Peygamberden istemek için Medine'ye gelmiş bulunuyorlardı.
        9 uncu ve 10 uncu hicret yıllarında müslümanlık, tamamiyle yayılmış, Arab yarımadası puta tapıcılıktan artık kurtulmuştu.
        Vâkıa, Rasûl-i Ekrem devrinde İslâm dini, yarımadanın dışına çıkamamış, fakat; şan ve şerefi her tarafta duyulmuştu. Ancak, üç kıtaya ve dünyanın bütün bölgelerine yayılma işi: daha son'raya kalmış, hususiyle, müslümanlığı yayma ve koruma şerefi Müslüman Türklere nasip olmuştu.
        Hicretin 10 uncu yılı, Kurban ayında, Rasûl-i Ekrem Medine'den çıktı. Mekke'ye gitti. "İslâmî Hacc" bakımından "Kâbeyi ilk ve son olarak ziyaret etti. Çünkü; İslâmî hacc, bir yıl önce (hicretin 90 uncu yılı) farz kılınmış, Peygamberimizin bu ziyareti "Vedâ Haccı" olmuştu.
        Bu hacda, Rasûl-i Ekrem, Arafat Dağı'nda deve sırtında 124 bin müslüman hacıya hitap etti:
        Eskiden kalma bütün kötülükleri: kan dâvâlarını, fâizciliği, kumarı, fuh şu, her türlü haksızlıkları kaldırdı. Arabistan'da: mal, can, ırz emniyetini sağ ladı. Allah'ın emrrlerini yasaklarını tekrarladı. Erkeklerin kadınlar üzerinda kadınların da erkekler üzerinde karşılıklı haklarından, vazifelerinden bahset ti. Bütün müslümanların kardeş olduklarını anlattı. Mal, can ve ırzın mukad des ve bunlara tecavüzün haram olduğunu bildirdi. "Allah'ın kitâbı oli (Kur'ân) ı size emânet ediyorum. Ona sarıldıkça yolunuzdan hiç şaşmazsanız." dedi. Son âyet, Vedâ Haccında gelmiş, Kur'ân-ı Kerîm tamamlanmıştı:(241). Rasûl-i Ekrem de son âyetin gelişinden 81 gün sonra vefat eyledi.
        Şurasını hatırlatmak yerinde olur ki: Rasûl-i Ekrem Vedâ Haccında, Arafat'da deve üzerinde, İslâm inkılâbının en büyük hutbesini (nutkunu) söylerken, medenî dünya o zaman, henüz ortaçağda "derebeylik 7ve kilise" devri rejimini yaşıyordu. 14 asır önce, irad buyurduğu bu nutku ile Allahın son elçisi, yalnız yedinci yüzyılın Müslüman Arablarına değil, bütün insanlığa hitap etmiş oluyordu (9 Zilhicce 10 Cuma 8 Mart 632).
        Rasûl-i Ekrem, Vedâ Haccından sonra, Medine'yedönüşünde hastalandı:(19 Safer 11). Hastalığı 13 gün sürdü. 17 vakit namaza (câmie) çıkamadı. Ebûbekr'i Medine câmiinde imamlık yapması için vekil etti.
        Hicretin 11 inci yılında, Rebîulevvelin birinci pazartesi günü, öğleden sonra, zevcesi ve Ebûbekr'in kızı Âişe'nin odasında rûhunu Allahına teslim etti:(27 Mayıs 632).
        Cenazesi, ertesi salı günü hazırlanabildi. Namazı geceyarısına kadar uzadı. "Hasta yattığı yatağının serildiği yere" salıyı çarşambaya bağlayan geceyarısı gömüldü. Medine câmiine bitişik türbesine "Hücre-i Seâdet" denildi.
        Rasûl-i Ekremin on yıla yaklaşan (23 Eylül 622-27 Mayıs 632) Medine hayatı, denildiği ve sanıldığı gibi, yalnız "harb ve cihâd" devri değildi. Medine devri: aynı zamanda, İslâm ümmetinin: "dinî, siyasî, askerî, hukukî, ictimaî ve kanunî" hasılı, bütün medeni hayatını içine alan en mühim safhayı teşkil etmiş oldu. Ancak; bu safhanın da bütün esasları ilâhî vahye dayandığı için, yine "dînî mahiyyet" taşımaktaydı.


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz