Mekke Devrine Umûmî Bir Bakış:

        Rasûl-i Ekrem, Efendimizin yirmiüç yıl süren "Peygamberlik Devri"nin onüç yılı Mekke'de geçmişti. Bilindiği gibi, Mekke devri, "Hirâ-Nûr" dağında ilk vahy ile (610) yılında başladı. Hicrete kadar (622) onüç yıl sürdü (205).
        Kur'ân-ı Kerîmi yüzondört sûreden ibaret olarak kabul ettiğimize göre, bunların doksanüç sûresi Mekke devrinde nâzil olmuştur. Mekkeli sûreler:
        - "İnsanları Allah'ın varlığına, birliğine, büyüklüğüne, kudretine, hâkimiyetine inanmaya, emirlerine itaat etmeye, iyilikler yapmaya çağırıyor, rûhlara hitap ediyor, insanları düşündürüyor, insanda canlı bir îman vücuda getiriyor. Bu sûreler, Allah'ın azametini bahis konusu ettiği için, üslûbu da mevzuun büyüklüğüyle aynı âhenktedir" (206).
        Rasûl-i Ekremin Mekke devri, müşriklere karşı, "va'z u nasîhat" devriydi. Fakat, müşrikler, İslâm dinini alaya aldılar. Müslümanları her yerde tahkir ettiler. Onlara, her türlü işkenceleri lâyık gördüler. Onlarla her türlü münasebetleri kestiler, aç bıraktılar. En korkunç şiddet politikası güttüler. Vatanlarını bırakmaya, önce Habeş iline, sonra da Medineye hicrete mecbur ettiler.
        Hıristiyan bir tarihçi, Corci Zeydan der ki:
        - Hazreti Muhammed, herkesi doğrulukla, samimiyetle İslâm'a dâvet etmiştir. Kendisinin "Allah" tarafından gönderildiğine, halkı müslümanlığa çağırmak için, İlâhî emirleri aldığına îmanı pek kuvvetliydi. Böyle bir îtikadı olmasaydı, Kendisine yapılan çeşitli zulümlere kabil değil tahammül edemezdi.
        Hazreti Muhammed, Peygamberlikten önce, Mekke'de bütün halk arasında seviliyor ve büyük bir mevki kazanmış bulunuyordu. Akrabasının da kendisine sevgisi, hürmeti vardı. Gerek Hadisenin serveti sâyesinde ve gerek kendisinin yaptığı ticaret yüzünden refah içinde yaşıyordu.
        İslâm dinine dâvete başladıktan sonra, herkes, kendisine düşman kesildi. Her türlü hakareti ve işkenceyi reva gördü. Hattâ, akrabası, "Hacim" oğullarına bile düşmanlık gösterdiler. Onlarla her türlü münasebetleri kestiler. Hadimîler bu sıkıntılar yüzünden dağlara sığındılar. Üç yıl, dağ aralarında yaşadılar.
        Hazreti Peygamber, amcası "Ebûtalib"in ölümünden önce olduğu gibi, sonra da, onun hayatında gösterdiği sebattan daha fazlasını gösterdi. Ahali ise, Hazreti Muhammed'e daha çok düşmanlık yapmağa başladılar. Amcası Ebûtâlibin ve zevcesi Hazreti Hadisenin vefatlarından sonra, felâketler yağmur gibi devamlı olarak Hazreti Peygambere yağıyor, Kureyşin istibdadı her türlü tahammül derecesini aşmış bulunuyordu. Eziyetler o dereceye varmıştı ki, artık, Rasûl-i Ekrem dayanamadı. Dâvetini kabûl edecek başka bir muhit bulmak ümidiyle Tâife çekildi. Halbuki, burada da aynı şiddetten, aynı nefretten başka bir şey göremedi. Oradan da büyük bir yeis içinde döndü. Fakat, teşebbüslerinden asla vazgeçmedi. Yalnız, bu dakikada vazifesinin güçlüğünü anladı. Allah'ına yalvardı. Mekkeye döndü. Lâkin azmine, sebatına fütûr getirmiyordu. Mekke ahalisi ise, evvelkinden daha ziyade, kendisine düşman kesilmişti. Eğer Peygamber takip ettiği bu dâvâdan vazgeçseydi, derhal sevgi ve hürmet göreceği muhakkaktı. Bunu kendisine açıktan açığa söylüyorlardı. Fakat Nebiyy-i Zîşan, bu tekliflerin hiçbirine ehemmiyet vermedi. Hazreti Muhammed, giriştiği işin doğruluğuna inanmasaydı ve kendisinin Cenâbı Hak tarafından Peygamberlik vazifesiyle vazifeli bulunduğuna îtikadı son derece kuvvetli bulunmasaydı, hiç bunca eziyetlere, hakaretlere tahammül eder miydi? Elbette etmez, çoktan vazgeçmiş olurdu." (207).
        Rasûl-i Ekremin, her şeye rağmen, bu yüksek îmanına ve metin seciyesine, ashâbı mü'minlerin de aynı yolda sebat ve hareketlerine karşı, Mekkeli müşriklerin onüç yıldan beri gösterdikleri bu inadlarının, yaptıkları bu kötülüklerinin çeşitli sebepleri vardı:
        1. Dînî Sebep: Arab yarımadası çoğunlukla "puta tapıcı" idi. Mekke'ye de puta tapıcılık hâkim bulunuyordu. Halbuki Kâbe, Hazreti İbrahim devrinde Tek Tanrı (Tevhîd) inancının ilk âbidesi olarak yapılmıştı. Fakat, Hazreti İbrahim ve oğlu Hazreti İsmâil tarafından yerleştirilmiş olan Tek Tanrı inancı, zamanla unutulmuş, yerini puta tapıcılık almış, Kâbe de puta tapıcı Arabların üçyüzaltmış tane putlarını muhafaza ettikleri bir "puthane" halini almıştı.
        Hazreti Muhammedin dâvetini kabul ederek İslâm'a girmek demek, Kâbe'de bulunan bu üçyüzaltmış tane puta tapmaktan vazgeçerek, bunların yerine, Tek Tanrıya bağlanmak ve büyük Allah'a ibadet eylemek olur ki, işte bu hal, puta tapıcı Arablara ağır geliyordu. Mekkeli müşrikler, gözle gördükleri, önlerinde diz çöktükleri üçyüzaltmış putu bırakarak, göremedikleri, bulamadıkları tek, eşsiz, mekânsız ve kudret sahibi bütün varlıkların yaratıcısını kafalarına bir türlü sokamıyorlar, Onun yarattığı eserlerini inceleyerek bütün sıfatlarıyla kâinatın hâlikını kavrayamıyorlardı.
        2. Ahlâkî Sebep: Mekkelilerin, bütün hakikatlere rağmen, Hazreti Peygambere inanmak istemeyişlerinin bir sebebi de onların kötü huyları, kötü itiyatlarıydı. Ahlâksızlıkları ve kötü alışkanlıkları yüzünden Kureyşîler İslâm'a girmek istemiyorlardı. Çünkü bunlar, ticaret ve tefecilik (murabahacılık) yüzünden zengin oluyorlardı. Fakat, servetlerini kötüye kullanıyorlar, eğlenceye, sefahete sarfediyorlardı. Parası olanların yapamayacağı kepazelik yoktu. Putlara adak adayınca, bütün bu fenalıklardan kurtulabilmek hakkını kendinde buluyordu. İsterse kan döker, namusa saldırır, hakka tecavüz eder, insan soyar, her kötülüğü yapardı (208).
        Halbuki, Rasûl-i Ekrem, tebliğ buyurduğu Kur'ân âyetleriyle, kalblerini yerinden koparan bir dille, Allah'ın her şeyi gördüğünü, bildiğini, insanların âhirette hesap vermeye mecbur olduğunu ve bu hesap esnasında insanları yalnız îmanlarının, ibâdetlerinin ve yaptıkları iyiliklerinin kurtarabileceğini bildiriyordu
        - Vaktâ ki, kulakları sağır eden ses (Kıyâmetin ikinci borusu) gelince:
        O gün insan kardeşinden anasından, babasından, kansından ve çocuklarından kaçacak. 0 gün herkes kendi derdine düşecek. 0 gün birtakım yüzler parlak olacak. Gülecek, sevinecek. Yine o gün birtakım yüzler toz, toprak içinde kalacak. Her tarafı karanlıklar kaplayacak. İşte, kâfirler, günaha dadanan kimseler bunlardır. (209)
        3. İçtimâi - Sosyal Sebep: İslâm dini doğduğu sıralarda, Mekkede "Aristokrat" bir şehir cumhuriyetine benzeyen bir idare sistemi vardı. Müslümanlık, ancak, hakikî bir demokrasi rûhu ile bağdaşabilirdi. Kabileleri, şahısların keyiflerine oyuncak yapan bir sistemle, tabiatıyla anlaşamazdı. Kur'ânı Kerîm iki gözü görmeyen bir âmâ ile şan ve şeref sahibi bir adamı bir tutuyor, insanlar arasındaki farkı, ancak, takvâda, kalb temizliğinde buluyor, servet bakımından hiç fark gözetmiyordu. Bu sebepten aristokratlar, İslâm dinine yanaşamazlardı. Puta tapıcılık ise, Mekkede Kureyşin ileri gelenlerine servetler, nüfuzlar sağlamış bulunuyordu. Bu nüfuzdan, bu servetten uzak yaşamaktansa, kan dökmeyi tercih ediyorlardı. Müslümanlık yüzünden nüfuzlarını tehlikede görenler, müslümanlara karşı hücumlarını da o tehlike nisbetinde artırıyorlardı (210).
        Mekkeliler, başa geçecek zatın çok çocuklu ve zengin olması kanaatinde bulunurlardı. Hattâ, Mugîre oğlu Velîd:
        - "Kureyşin (Mekkeye hâkim kabîle) içinde benim gibi, Sekîfin (Tâife hâkim olan kabile) arasında Mes'ûd oğlu Urve gibi adamlar varken, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- nasıl Peygamber olabilir? Mekke ile Tâifin büyükleri biziz (!)" demişti (211).
        4. Siyası Sebep: Mekkelilerin müslümanlığa karşı korkunç bir cephe teşkil etmeleri sebeplerinden biri de Kureyşin iç ve dış politikasıydı.
        İç politikada, Rasûl-i Ekremin mensup bulunduğu "Hâşimîler"le Kureyşin diğer kolları arasında kıskançlık vardı. Hususiyle, Kureyşîleri fena yollara saptıran, Rasûl-i Ekreme îmân etmelerine mâni olan "Ümeyyeoğullarr' idi. Ötedenberi, Hâşimîlerin şan ve şereflerini çekemezlerdi. Şimdi, buna bir de "Peygamberlik" şerefi katılınca, artık tahammülleri kalmadı. Peygamberimize en büyük kötülükleri yapanlardan Muayyat oğlu Ukbe Emevîlerdendi.
        Ümeyye oğullarından başka "Mahzûmoğulları" da Haşimîlere haset ediyorlardı Velîd ibni Muğire ile yeğeni Ebûcehil Mahzûmîlerdendi. Hattâ, müslümanlığın en büyük düşmanı Ebûcehil, bir defa: - "Bizimle Hâşimîler arasında eskiden kalma rekabet vardır. Fakat, şimdi, Hâşimoğulları Peygamberlik iddiasında bulunuyor. Biz, onların Peygamberlerine inanmayız!" demişti (212).
        Kureyşin dış politikası da Mekkelilerin İslâma girmelerine mâni oldu:
        - Kureyşîler, Arab yarımadasında, bütün kabileler arasında yüksek bir mevkie sahip bulunuyorlardı. Bunların Harem-i Şerîfte oturmaları, Kâ'benin anahtarlarını taşımaları, Kureyşîlere bu mevkii sağlamıştı. Puta tapıcı Kureyşîler, din ile siyaseti birleştirmişlerdi.
        Kâ'bede bulunan putların her biri bir kabileye âiddi. Kureyşîler, müslümanlığı kabul ederlerse, Kâ'beyi bütün putlardan temizlemek gerekiyordu. O zaman Kureyşîler, kabileler arasındaki bütün mahevî itibarlarını koruyamayacaklar, belki de, butün kabilelerin düşmanlığını üzerlerine çekmiş olacaklardı. Kureyşin müslümanlara karşı düşmanlık göstermelerinde bu düşüncenin de payı büyüktü.
        5. Ekonomik Sebep: Kureyşîlerin İslâm dinini kabul etmek istemeyişlerinde, bir takım iktisadî (ekonomik) düşünceler de yer almış bulunmaktadır. Mekke vâdisi, çiftçiliğe elverişli olmadığı için, burada barınmak güçtü. Mekke ahalisinin kazançlarını, kervan ticaretiyle, Kâ'be ve Mekke etrafında kurulan panayırlar sağlıyordu. Fazla olarak, bütün kabileler, kendilerine ayrılan putlarını ziyaret için, Kâ'beye koşarlar, Mekkenin gelirini artırırlardı.
        Puta tapıcılık bırakılarak, İslâm dini kabul edildiği takdirde, şehrin bu kazanç kaynağından mahrum kalacağı endişesi, Mekkelilerin eski dinlerinde ısrarına sebep oluyordu.


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz