Onüçüncü Yıl:
Müslümanların Medineye Hicreti ve Peygamberimizin Büyük Hicreti

        Üçuncü Akabe görüşmesinden sonra, Medine artık, müslümanlar için bir "iltica yeri" oldu. Müslümanlık, Mekke dışına çıkmış, Medinede tutunmuş, Kureyşîler korktuklarına uğramışlardı. Çünkü Medine, Mekkelilerin Şam ticaret yolu üzerinde bulunuyordu, İslâm dini, Medine kabileleri arasına yayılmıştı. Mekkeli müslümanlar da Medine'de toplanıyorlardı. Rasûl-i Ekrem Medineye gider, müslümanların başına geçerse, o zaman Medine, müslümanlar için adeta siyasî bir merkez halini alır, aynı zamanda Mekkeliler için de bir felâket olabilirdi.
        Rasûl-i Ekrem, müşriklerin kötülüklerine dayanamayan eshâbına, Medine'ye gitmeleri için izin verdi. Bu suretle, Mekke devrinin onüçüncü yılı Muharreminde, Medine muhacereti başladı (Nisan-622). En evvel Medine'ye göç eden Mekkeli müslüman: Ebû Seleme (Abdül'esad oğlu) idi. En sonra hicret eyleyen de Rasûl-i Ekremin amcası Abbâs (Abdülmuttalib oğlu) oldu. Müslümanlık uğrunda, malını, mülkünü ve kabilesini Mekke'de bırakarak, belirli zamanda, Rasûl-i Ekremin müsaadesiyle Medine'ye göç eden Mekkeli müslümanlara "Muhacir" denildi. Bu muhacirlere yardım eden Medineli müslümanlara da "Ensâr" adı verildi.
        Mekke ile Medine arası, tahminen 400 kilometrelik bir yoldur. Deve yürüyüşüyle on üç günde gidilebilirdi.
Mekkeli müslümanlar Muharrem ve Safer aylarında, Hazreti Ömer hariç, aileleriyle birlikte, gizlice Mekke'den çıkıyorlar, Yesrib'e (Medine) göç ediyorlardı.
        Yalnız Hz. Ömer, kılıcını kuşanmış, müşriklere meydan okuyarak:
        - "İşte ben Medine'ye gidiyorum! Analarını ağlatmak, karılarını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyenler, arkama düşsün!" sözleriyle açıktan açığa hicret etmişti. Hazreti Ömerin hicreti, Rasûl-i Ekremin hicretinden onbeş gün önce yapılmıştı.
        Müşriklerin ezalarına dayanamayan Mekkeli müslümanlar, birer ikişer Medine'ye sığındılar. Az zaman içinde eshabın hemen hepsi, Medineli müslümanların kucaklarına atıldılar. Mekke'den eshabı kiram, Medine'ye böylece göç ettikçe, Medineli Evs ve Hazrec kabileleri de misafirlerini karşılıyor, yardım ediyor, yerleştiriyordu. Mekkeli göçmenler, Medine yakınında "Avâlî" denilen köyde yerleştirildi.
        Mekke boşalıyor, Mekke'nin ileri gelenleri şehrin boşalmasına hayret ediyordu. Mekke'de esirlerden, müslümanlığı yüzünden hapsedilenlerden başka kimse kalmadı.
        Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- kendinden ziyade arkadaşlarını (eshabını) düşünüyordu. Derin sevgisi yüzünden önce onların selâmetini temine çalışıyordu. Kendisi, en korkunç düşmanlar arasında, en büyük tehlikeler karşısında yapayalnız kalmış bulunuyordu. Adeta, muhacirlerin gerisini korumak gibi bir vazifeyle vazifeliydi. Bu hal, Hazreti Peygamberin îmanındaki kuvvetin derecesini göstermiştir. Yalnız Ebûbekr ile Alîyi Mekke'de alıkoymuştu. Hattâ Ebûbekr, Medine'ye gitmek üzere Rasûl-i Ekremden izin istediği zaman kendisine:
        - "Sabret, belki, Allah sana bir arkadaş verir." der. Hareketini tehir ettirirdi.
        Müslümanların Medine'de yerleşmeleri, Kureyşin düşmanlık duygusunu son noktaya kadar çıkardı. Peygamberimizin mevkiini de ziyadesiyle güçleştirmiş oldu. Esasen, Mekkelilerle Medineliler arasında ötedenberi çekememezlik vardı. Mekkeliler: Adnânîlerden, Medineliler ise: Kahtânîlerdendi (183).
        Durumun nezaketini kavramış bulunan Kureyşîler telâşa düştüler. Mekke'de Rasûl-i Ekremin yalnız başına kalmış olduğunu da gördüler. Hemen (Dârünnedve) hükûmet konağında toplandılar (184).
        Müslümanlığı yıkmak, Hazreti Peygamberi -sallallahu aleyhi ve sellem-ortadan kaldırmak için çareler aradılar. Türlü türlü fikirler ortaya atıldı. Ezcümle, Ebülbahterî:
        - "Muhammedi bağlıyalım, hertarafı kapalı biryere hapsedelim, ölünceye kadar orada bırakalım!" dedi. Âmir oğlu Hişâm:
- "Onu bir deveye yükleyelim, Mekke dışına çıkaralım, uzak yerlere sürelim!" reyinde bulundu. Fakat, bütün bu fikirlerin hiçbiri beğenilmedi. O zaman. Ebûcehil (İbn-i Hişâm) ortaya bir plân attı.Ebûcehlin plânına göre: Kureyş kabilesinin bütün kollarından birer kişi seçilecek. Bunlar, keskin kılıçlarla hep birden Rasûl-i Ekrem'in üzerine saldıracak, bir hamlede Hazreti Peygamberi öldürecekler, fakat, kimin vurduğu belli olmayacak, böylece Onun kanı bütün Kureyş kabilesine dağılacak. Hâşimîler, Kureyşin kollarıyla başa çıkamıyacağı için, kan dâvasına kalkışamayacak, çâresiz diyete (can bedeline) razı olacaklar, bu iş de böylece kapanmış, müşrikler de müslümanlık dâvasından kurtulmuş olacak!..
        Ebûcehlin bu teklifi ittifakla hemen kabûl edildi, Rasûl-i Ekremin öldürülmesi Dârunnedve toplantısında böylece kararlaştırıldı (185).

        - Habîbim! 0 zamanı hatırla! Hani (Mekkeli) kâfirler; (elini, kolunu bağlıyarak) seni hapsetmek veya öldürmek veyahut (Mekke'den) çıkarmak için (Dârünnedvede) mekr-u hilede bulunmuşlardı (Sana tuzak kurmuşlardı). Onlar mekr-u hile ederler (tuzak kurar), Allah da mekirlerine mukabelede bulunur. Allah, mekr-u tedbirde bulunanların en hayırlısıdır (tedbirde en kuvvetli olanıdır). Enfâl Sûresi: 30.
        Bu korkunç plânın tatbikine başlandı. Kureyşin kollarından yeminli kırk kişi ayrıldı. Rasûl-i Ekremin evi kuşatılarak sabaha kadar beklendi. Aynı zamanda evin içi de kontrol ediliyordu. Sabahleyin erken, evinden çıkarken, Rasûl-i Ekreme suikasd yapılacaktı.
        Rasûl-i Ekrem, İlâhî vahy ile tehlikeden haberdar edildi (186). Hicrete izin verildi (187)
Önce, Ali'yi çağırttı:
        - "Ben Medine'ye gidiyorum. Bu emanetleri, yarın sahiplerine ver. Benden sonra, sen de durma, gel! Bu gece benim yatağıma yat! Benim örtümle örtün!" dedi. Hazreti Alî Rasûl-i Ekremin yatağına girdi. Hayatını tehlikeye koymaktan çekinmedi.
Hazreti Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- o gece hanesinden çıktı. Evini kuşatan müşriklerin arasından geçti. Kendisini kimse göremedi. Derin uykuya dalmışlardı. Rasûl-i Ekrem Kâbeye uğradı. Ertesi günü Hz. Ebûbekr'in evine vardı. Emr-i ilâhî ile, beraber hicret edeceklerini bildirince, Ebûbekr, sevincinden ağladı. Her ikisi gece, vakti evin arka kapısından çıktılar. Sevr dağında bir mağaraya saklandılar (188).
        Kureyşîler, Rasûl-i Ekremi yatıyor sanmışlardı. Yatakta yatanın Alî olduğunu görünce, neye uğradıklarını bilemediler. Aldandıklarını anladılar. Hazreti Peygamberi aramaya koyuldular. Mekke'yi altüst ettiler. Bulana yüz deve mükâfat vaad edildi (189). Her tarafa haberciler salındı. 0 zaman, kanlı, katil, hırsız, ne kadar haşerat varsa ortaya atıldı. Kimisi sopasını kaptı. Kimisi kılıcına sarıldı. Mekke'nin dışına çıktılar. Etrafa yayıldılar. Hattâ arayıcılar, Sevr dağının etrafını bile dolaştılar. Mağaranın kapısına kadar gelenler de oldu. Rasûl-i Ekremle Hz. Ebûbekrin bulunduğu yere yaklaştılar. Ayak sesleri içerden duyuluyordu. İçerdekiler gayet nazik dakikalar yaşıyorlardı. Bilhassa, Ebûbekr heyecanlandı, Rasûl-i Ekremin kulağına eğildi, hafif bir sesle:
        - "Yâ Rasûlallah! Yaklaştılar." diyebildi. Fakat, Rasûlüllah da cevap verdi:
        - "Korkma! Allah bizimle beraberdir"(190)
        Hz. Ebûbekr, kendisini değil, yalnız Rasûl-i Ekremin şahsını düşünerek telâşlanmıştı. Halbuki, Rasûl-i Ekremin İlâhî vahye olan bağlılığı, Allah'aolan güveni pek fazla idi. Bu îman kuvveti, en nâzik zamanlarda bile varlığını gösteriyordu.
        Kureyşîlerin araştırmaları üç gün sürdü. Rasûl-i Ekrem de, ğâr arkadaşı Ebûbekr ile bu mağarada üç gün üç gece kaldılar (191).
        Ebûbekrin küçük oğlu Abdullah, geceleri gelir, Kureyşten aldığı haberleri onlara bildirirdi. Kızı Esmâ, yiyecek götürür, azadlısı Âmir de süt taşırdı. Ebûbekrin dört aydanberi beslediği iki devesi vardı. hicret münasebetiyle Rasûl-i Ekreme teklif etmiş, Peygamberimiz de bedelini ödemek suretiyle kâbul etmişti. Bu develer, ücretle tutulan Abdullah ibni Uraykıt adında gayri müslim bir kılavuza teslim edilmişti. İbni Uraykıt üç gün sonra, dördüncü günü sabahleyin, develeri mağaraya getirdi.
Rasûlüllah ile Ebûbekir, bir deveye; kılavuzla Âmir de diğer deveye bindiler. İki deve, dört kişilik bir kafile halinde, deniz yoluyla Medine'ye doğru yollandılar (192). Hiç dinlenmeden yirmidört saat gittiler.
        Rasûl-i Ekrem, ilk olarak İlâhî vahye "Hirâ-Nûr" dağında ermişti. Şimdi de müslümanlık nûru, "Sevr" mağarasından parlıyordu. Şu hale göre, İslâm Dini, bu iki mağaradan doğmuş oluyordu.
        Hirâ ile Sevr arasında geçen zaman, Rasûl-i Ekremin Mekke devrini teşkil etti. Sevrden başlayan hicret, Mekke devrinin sonu ve Medine hayatının başlangıcı oldu.
        Hicret, İslâm tarihinde muazzam bir hâdiseydi. Müslümanlığın kurtuluşu, İslâm inkılâbının başlangıcı oldu. İslâm dini, hicret sayesinde istiklâline kavuştu. Yayılma imkânını buldu, Medenî sayılan dünyaya kendini tanıtmaya muvaffak oldu. Hicretten önce, müslümanlık, puta tapıcılığın korkunç baskısı altında bulunuyordu. Hicretin tarihteki tesiri mühimdi: Dînî olduğu kadar da içtimaî ve siyasî idi. Bu hâdise, hicretten 17 yıl sonra, Hazreti Ömerin halifeliği zamanında, İslâm dünyası için "Takvim başı" olarak kabûl edildi.
        Rasûl-i Ekrem, hicret ederken iki büyük tehlike atlatmıştı: Birisi, Müdlicoğullarından "Sürâka"nın hicret kafilesini takip etmesi, diğeri de Eslemoğullarından "Büreyde"nin yetmiş kadar süvariyle Hazreti Peygamberin yolunu kesmek istemesiydi. Her ikisi de Kureyşin mükâfatını kazanmak için bu işe girişmişlerdi.
        Kureyşîler, Rasûl-i Ekremi veya Ebûbekri yakalayacak olana yüz deve mükâfat verileceğini ilân etmişlerdi. Müdlicoğullarından Sürâka adındaki pehlivan, kabilesine haber vermeden, Kureyşin ilân ettiği bu mükâfatı almak hevesine kapılmış, silâhını kuşanarak atına atlayıp kafilenin arkasına düşmüş, izlerini takip ederek dört nala gitmiş, dinlendikleri yerde onlara yetişerek tam vuracağı sırada, atı sürçmüş, kendisi de yuvarlanmıştı. Tekrar yerinden kalkarak atına yine binmiş, koşturarak yaklaştığı ve arkadan kafileye saldıracağı zaman, atının ön ayakları, dizlerine kadar kuma batmıştı. Artık, Sürâkanın mâneviyyatı bozulmuştu. Yaptığı işe nedamet etti. Peygamberimizin affına sarıldı. Kafilenin hareketini gizli tutarak döndü. 0 tarafa gelenleri de geri çevirdi (193).
        Burada dikkati çeken en mühim nokta, Peygamberimizin hayatına kasdetmek isteyen "Sürâka" gibi, kuvvetli bir düşmanın aynı gün içinde, birdenbire değişerek, Rasûl-i Ekremin en samimî dostu oluvermiş bulunmasıdır. Bu gibi haller, Hazreti Peygamberin hayatında sık sık görüle gelen mûcizelerdendir. Ancak, Rasûl-i Ekrem, hiçbir zaman mûcizelerini, gösteriş olması için ortaya koymamış, her şeyin İlâhî' kudret mahsûlü bulunduğunu daima tekrarlayarak hatırlatmıştır.
        "Büreyde" de böyle oldu. Bağlamak istediği Hazreti Peygambere samîmî bâğlarla bağlandı. Maiyetiyle birlikte müslüman oldu. Başındaki beyaz sarığı çözdü. Mızrağına bağladı. "Müsaade ederseniz önünüzde ilk alemdarınız olayım" dedi. Bayrağını omuzuna aldı. "Kubâ" köyüne kadar Rasûl-i Ekreme bayraktarlık yaptı. Müslümanların ilk bayraktarı, Büreyde; ilk bayrağı da, Büreydenin beyaz sarığı oldu (194).
        "Büreyde"den sonra, Medine yolcuları, Şamdan dönmekte olan ticaret kafilesiyle karşılaştı. İçlerinde "Zübeyr" de vardı. Zübeyr, orada, Rasûl-i Ekrem ile Ebûbekre beyaz maşlahlar giydirdi.
        Öte tarafta, Rasûl-i Ekremin Mekkeden yola çıktığı Medinede duyulmuştu.
        Üst üste üç, dört gün Medine müslümanları, Rasûl-i Ekremin yolunu beklediler. Her sabah, karşılamak için, şehrin dışına kadar çıkarlar. öğle sıcağı basıncaya kadar misafirlerini beklerler. sonra evlerine dönerlerdi.
        Yine bir gün (Rebîulevvelin bir pazartesi günüydü), çıkmışlar, beklemişler, yine dönmüşlerdi. 0 sırada yahudilerden biri yüksek kulesinde bulunuyordu. Uzaktan gelmekte olan, beyazlara bürünmüş kafileyi görünce:
        - "Beklediğiniz zât, işte geliyor!" diye, yüksek sesle müslümanlara haber verdi. Esasen şehir, heyecan içinde, büyük misafirini bekliyordu. Bu müjdeli haber karşısında sevinç içinde kaldı. Yer yer yükselen tekbir sesleri şehri çınlatıyordu.
        Rasûl-i Ekremin akrabası "Neccâr" oğullarıyla diğer müslümanlar silâhlandılar. Karşılamaya koştular. Kimisi atlı, kimisi piyadeydi. Medine'ye bir saat mesafede bulunan "Kubâ" köyünde Rasûl-i Ekreme kavuştular. Hava pek sıcaktı. Rasûl-i Ekrem yorgundu. "Kubâ"da birhurma ağacının altında oturdu: (12 Rebîulevvel 1/23 Eylül 622). (195).
        Kubâda, Medineli aileler vardı. Bunlardan "Avf oğlu Amr" Rasûl-i Ekremi evinde misafir etti. Hazreti Peygamberin tebrikine koşanlar, kendisiyle burada buluştular.
        Mekke ile Medine arasındaki mesafe, deve yürüyüşüyle onüç günlük bir yoldu. Hicret kafilesi bu yolu sekiz günde alarak "Kubâ" köyüne varmışlardı.
        Rasûl-i Ekrem, Amr bin Avf'ın evinde ondört gece misafir kaldı (196).
        "Kubâ Mescidi", bu ondört günlük misafirliği sırasında yapıldı. Rasûl-i Ekrem bu Mescidin inşasında bir amele gibi çalışmıştı. Müslümanlar için ilk olarak yapılan "Kubâ Mescidi", bu yeni devrin bir âbidesi oldu: (197).
        Rasûl-i Ekremin hareketinden üç gün sonra, işlerini bitiren Hazreti Ali de, Mekke'den yaya olarak yola çıktı. Gündüzleri saklanarak, geceleri yürüyerek kafileye henüz Kubâdayken yetişti ve katıldı.
        Ondört gün sonra, bir Cuma günü, Rasûl-i Ekrem devesine bindi. Arkasına da Ebûbekri aldı. Karşılamaya gelen, muhacirlerden ve ensârdan, silâhlı yüz kişilik muhteşem bir alayla, Allah'ın büyük lutruna şükrederek Kubâ köyünden kalktı. Medine'ye doğru yollandı. Yolda "Avf oğlu Sâlim" oğullarına aid "Ranuna" vâdisine varıldı. Öğle namazı vakti gelmişti. Devesinden indi. İlk olarak, orada arka arkaya iki hutbe okudu (198). Cemaatle "Cuma''yı kıldırdı. Rasûl-i Ekremin Medinede ilk kıldırdığı "Cuma Namazı" işte bu oldu (199).
        Cuma namazı kılındıktan sonra, Rasûl-i Ekrem yine devesine bindi. Samîmîve coşkun bir gösteri içinde "Yesrib"e (Medine'ye) girdi. 0 büyük insanın Medine'ye girişi, dünya tarihinde eşsiz inkılâbının başarılı bir devreye girdiğini müjdeleyen bir hâdise idi. İslâm tarihinin de en şerefli bir günü oldu.
        Allah'ın bu elçisi, Medine'ye girerken:
        Dost, düşman, hep Medine dışına dökülmüş, sokaklar insanla dolmuş, Kubâdan Medine'ye kadar halk, yollarda iki sıra olmuştu. Çocuklar, "Rasûlüllah geldi, Rasûlüllah geldi." diye şenlikler yapıyor, Habeşliler de kılıç oyunları gösteriyorlardı. Kadınlar, damlar üstünde güzel güzel şiirler söylüyor, "Hoş geldiniz!" diyorlar, mini mini masum kızlar tatlı tatlı manzumeler okuyor, defler çalıyor, müslümanlığın o büyük bayramına katılıyor, kutluyorlardı (200).
        Medine'de büyük bir değişiklik göze çarpıyordu:
        - Ötedenberi birbirlerine düşman olan Evs ve Hazrec kabileleri, büyük Peygamberin etrafında birleşmişlerdi. Yahudilerle puta tapıcılar da, bu değişikliğin karşısında hayretler içinde kalmışlardı.
        Müslümanlar, Rasûl-i Ekremi kendi evlerinde misafir etmek istiyorlardı. Siyret ve tarih kitapları: Rasûl-i Ekrem Efendimizin, hiç kimsenin gücenmesine meydan vermek istemediğini, devesinin yularını salıvererek, onu serbest bıraktığını, devenin önce (Mescid-i Nebevînin bulunduğu) boş bir arsada çöktüğünü, sonra oradan kalkarak birkaç adım gittikten sonra (Ebû Eyyûbe âid evin önünde) oturduğunu, Rasûlüllahın, üzerinden indiğini yazarlar (201).
        İmam Müslim, Rasûl-i Ekremin "Neccâr" oğullarına misafir olmak istediğini söyler.
        Devesinden inince, Rasûl-i Ekrem:
        - "Akrabamızdan kimin evi daha yakındır?" diye sormuş, Abdulmuttalibin anası "Selmâ Kadın" tarafından akrabalığına işaret buyurmuştu (202).
        Neccâroğullarından Zeyd oğlu Hâlid (Ebû Eyyûb Ensârî) hemen cevap verdi:
        - " Yâ Rasûlellah! Benim evim yakın. İşte evim, işte kapısı!" (203).
Bunun üzerine, Rasûl-i Ekrem, Hazreti Hâlidin evinde misafir kaldı. "Mescid-i Nebî" yapılıncaya kadar misafirliği yedi ay sürdü.


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz