![]() |
Onbirinci ve Onikinci Yıllar:
Akaba Görüşmeleri ve Mirâc Mûcizesi
Rasûl-i Ekrem'in Akabe tepesinde, Medinelilerle yapmış olduğu birinci görüşmesi,
Mekke devrinin onuncu yılı vukua gelmişti. İkincisi, onbirinci yılı, yine Hacc
mevsiminde yapıldı. Rasûl-i Ekremle Akabede buluşan Medineliler, oniki kişiydi.
Reisleri, birinci görüşmede olduğu gibi, yine Zürâre oğlu Es'ad idi. Bu oniki
kişinin içinden beş tanesi, bir yıl önce, ilk Akabe mülâkatına katılmış bulunan
Müslümanlardandı. Bunlar, Medine yahudileri dışındaki iki Arab (Evs ve Hazrec)
kabilesindendi.
Bu ikinci Akabe görüşmesinde yalnız
buluşma yapılmadı. Aynı zamanda "Bîat" de vardı. Medineliler, Rasûl-i Ekrem'e,
elini sıkmak suretiyle, ilk Akabe bîatini yapmışlar söz vermişlerdi. Bu
sebepten, bu ikinci Akabe mülâkatına "Birinci Akabe bîatı" adı verildi.
Medineliler, bu ilk Akabe bîatında -
Allah'a ortak katmayacaklarına, hırsızlık yapmayacaklarına, zinâya (fuhşa)
yaklaşmayacaklarına, kız çocuklarını öldürmeyeceklerine, kimseye iftira
etmeyeceklerine, Allah'a ve Peygamberine karşı itaattan ayrılmayacaklarına dair,
Rasûl-i Ekrem'e söz vererek taahhüd ediyorlardı.
Medinelilerin bu ilk taahhüdü, İslâm
tarihinde büyük ehemmiyet taşımaktaydı. Bununla Hicazda ve bütün Arabistanda
hüküm sürmekte olan şirkin, zulmün ve kötü âdetlerin ortadan kaldırılması,
prensip olarak kabûl edilmiş oluyordu. Bu suretle, insanlık âlemine de büyük
hizmet yapılmış oluyordu. Aynı zamanda bu bîatin, bütün Arablara ve acemlere
karşı bir nevi harb açmak gibi, büyük bir mânâsı da vardı.
Medineliler, ikinci Akabe,
görüşmesinden sonra, memleketlerine döndüler. Muallim (öğretmen) olarak Mus'ab
bin Umeyri beraberlerinde götürdüler. (174).
Müslümanlık, az zaman içinde
Medine'de yayıldı. Medine müslümanlarının sayıları kırkı buldu. Reisleri Es'ad
bin Zürâre hocaları Mus'ab idi. Mus'ab çok gençti. Cum'a günleri, Medine
dışında, Medine müslümanlarına cemaatle namaz kıldırırdı.
Müslümanlığın Medine'de yayılışına
karşı, kabile reisleri kayıtsız kalamamışlardı. Onlar da, Mekke'de olduğu gibi,
hareket etmek istemişlerdi. Bu kabile reislerinden Üseyyid bin Hudayr
müslümanların reisi Es'ade çatmak istedi. Hiddetle yanına girdi.Kendisiyle biraz
konuştuktan sonra. yanından Hazreti Ömer gibi, müslüman olarak çıktı. Diğer reis
Sa'd ibni Muâz de öyle oldu. Müslümanlığın yayılmasına mâni olmak için, reis
Es'ade uğramıştı. Es'adin yanında muallim Mus'ab da vardı. Sa'd ibni Muaz,
Mus'abdan işittiği Kur'ân âyetlerinin tesiri altında kaldı. Hemen müslümanlığı
kabûl ederek kabilesine döndü. Bu iki reisin tesiriyle, Evs ve Hazrec kabileleri
içinde müslüman olmayan kalmadı.
Mus'ab, Medine'deki bütün bu olayları
Mekke'ye, Rasûl-i Ekrem'e bildirdi. Mekkede müslümanlar ve Rasûl-i Ekrem sevinç
içinde kaldı. Bu sebepten ikinci Akabe mülâkatı senesine "Senetül-ibtihâc"
(Sevinç Yılı) denildi.
Rasûl-i Ekrem, birinci ve ikinci
Akabe görüşmeleri arasında, hayatının en buhranlı devresini yaşamıştı. Fakat,
Allah'a olan bağlılığı asla sarsılmıyordu. Hak dinin üstün geleceğine inancı,
kat'î idi. İşte, Rasûl-i Ekrem'in böyle endişeli bir devresinde idi ki "Mi'râc"
hâdisesi vukua geldi. - Kur'ân-ı Kerîm, mi'râcı "İsrâ" kelimesiyle beyan
buyurmuştur. İsrâ, gecevakti yürütmek, demektir. Mi'rac hâdisesi, geceleyin
vukua geldiği için, isrâ ile ifade olunmuştur. Mi'rac, urûcdan gelir. Urûc,
yükseğe çıkış, demek olur.
Peygamber Efendimizin derecesi
yükseldi. En ulvi makama ulaştı. Daha evvel, kimsenin Hak katında o dereceye
ermediği yakınlığa nâil oldu.
Kur'ân-ı Kerîmde "Mi'rac" şöyle
bildirilmektedir:
- "Kendisine bazı âyetlerimizi
göstermek için kulunu geceleyin Mescid-i Harâmdan - etrâfını mübârek kıldığımız
- Mescid-i Aksâya götüren Zât-ı Kibriyanın şânı, her ayıptan tamamıyla
münezzehtir." (175)
Cevdet Paşa der ki:
- "Rasûlüllah, bu âlem-i şuhûdun
dışına çıkarıldı. Önce, Kendisine nice İlâhî hakîkatler gösterildi. Cenâb-ı
Hakkın kelâmını işitti. Cemâlini müşâhede etti. Yine o gece hanesine döndü.
Ertesi günü Mi'râcını ümmetine bildirdi." (176)
Müşrikler, Mi'râc mucizesini duyunca
hayret ettiler. Bazıları, Rasûl-i Ekreme "Mescid-i Aksâ" hakkında sorular
sordular, doğru cevaplar aldıkları halde, yine Peygamberimize inanmak
istemediler.
Rasûl-i Ekrem'in Mi'râc mucizesi bir
hakikattir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Yalnız Mi'râcın vukua geldiği zaman ile
keyfiyeti hakkında İslâm ulemâsı ihtilâfa düşmüştür. Mi'râcın zamanı hakkında
çeşitli rivayetler vardır. Ne zaman vukua gelmiş olduğu kat'î olarak belli
değildir. Ancak, Mi'râcın Peygamberlik devrinde, Hicretten evvel, Mekke'de, bir
defada vukua gelmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Umumun kabul ettiğine göre Receb ayı
(27-Cuma) Mi'râç ayı sayılmış, Rasûl-i Ekrem'in Mi'râc hâdisesinin Hicretten
birbuçuk yıl yani ondokuz ay evvel vuku bulmuş olması üzerinde durulmuştur.
Esasen, eski râvîler, Mi'râcın
Hicretten bir yıl veya onsekiz ay önce, vuku bulduğu üzerinde birleşmişlerdi.
Kur'ân-ı Kerîmin ifadesine göre, "Mi'râc" ile "Hicret" arasındaki zaman, uzun
olmadığı gibi, Mi'râcdan da Hicretin yaklaşmış olduğu anlaşılmıştır.
Mi'râcın zamanında olduğu gibi,
keyfiyyetindede müslüman ulemâsı arasında görüş ayrılıkları vardır. Bu
ayrılışları dört noktada toplamak mümkündür:
1 -
Rasûl-i Ekrem'in Mi'râcı cismaniye maddîdir. Bunlara göre, Hazreti Peygamber
uyanıkken, hem rûhuyla, hem vücûdüyte urûc etmiştir. Bunların dayandıkları
deliler çoktur. Ezcümle; "Kur'ân-ı Kerîmde, İsrâ Sûresinde Rasûlüllah için "Abd"
(kul) denilmiştir. "Kul" kelimesinden "cisim" ve "rûh" anlaşılır."
denilmektedir.
2 -
"Mi'râc-ı Nebî" cismânî değil, rûhânîdir. Bu kanaatte bulunanlara göre, Rasûl-i
Ekrem, rûhuyla urûc etmiştir.
3 -
Rasûl-i Ekrem Efendimizin urûcu: Sâdık rüyâ" da olmuştur. Bunların kanaatlerine
göre, "Mi'râc" uyku esnasında vuku bulmuştur. Ancak, bu rüya, alelâde bir rüya
değildi. Çünkü, Peygamberlerin rüyası İlâhîyahyin bir suretidir. Bunların da
dayandığı delil: "Sana gösterdiğimiz rüyayı, insanlar için, fitne ve imtihan
yaptık." âyeti oldu (177).
4 -
Mi'râcın, Mescid-i Harâmdan Mescid-i Aksâya kadar olan kısmı, cismânî, Mescid-i
Aksâdan sonraki kısmı ise, rûhânîdir (178).
Rasûl-i Ekrem'in Mescid-i Harâmdan
Mescid-i Aksâya kadar olan Mi'râcı: Kur'ân âyetiyle sabittir. Mescid-i Aksâdan
semalara urûcu ise: Peygamberimizin kendi hadîsinden öğrenilmektedir. Bu hadîs,
Buhârî ile Müslimde mufassal olarak naklolunmuştur.
Asr-ı Seâdet der ki:
- Buhârî, Müslim, İbn-i Hanbel vesair
muteber hadîs kitaplarının "Mi'râc" hakkında verdikleri bilgileri göz önüne
alırsak, bütün bunların, Mi'râc hâdisesinin bir "rüya" veya bir "müşâhede" olup
olmadığına, yahut bu esnada, Rasûl-i Ekrem'in uykuda bulunup bulunmadığına dair
bir şey söylememiş olduğunu görürüz. Bunlar, vak'ayı (Mi'râcı) yalnız
anlatmaktadır." (179) Mi'râc gecesi, Rasûl-i Ekrem'in nerede istirahat etmekte
olduğu da ihtilâflı bir meseledir. Sahihayn (Buhârî ile Müslim) deki rivâyete
göre, Rasûl-i Ekrem, Harem-i Şerifte "Hatîm" makamındaydı. (Hatîm: Kâ'benin
tamiri sırasında açıkta kalan yerdi. Kureyşin ileri gelenleri burada yatmayı
âdet edinmişlerdi. Rasûl-i Ekrem de bazen burada yatardı).
Diğer bir rivâyete göre de, Rasûl-i
Ekrem, "Ümmühânî" nin evindeydi. (Ümmühânî: Ebûtâlibin kızıdır. Evi de Ebûtâlib
mahallesindeydi.) Fakat bu rivayet zayıf sayılmaktadır.
İsrâ Sûresiyle, Rasûl-i Ekrem "İki
kıblenin Peygamberi" olarak ilân edildi. Kureyşîlere "nasîhat" devrinin sona
ermek üzere olduğu, kendileri tarafından istenilen azabın hulûl etmekte
bulunduğu, Hazreti Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in, onların içinden
hicret etmek üzere olduğu bildirildi. Rasûl-i Ekrem'e, diğer Peygamberler gibi,
hicrete izin verildi. Beş vakit namaz farz kılındı. Mi'râcdan önce, namaz
kılınıyordu. Sabah - akşam, iki vakitte ikişer rek'at namaz kılmakta olan
müslümanlar, Mi'râcdan sonra, beş vakit namaz kılmağa başladılar. Rasûl-i
Ekrem'in muhterem refikası Hazreti Hadîce -radıyallahu anhâ- beş vakit namazın
farz oluşuna yetişemedi. Mi'râc hâdisesinden önce vefat etmişti.
Kur'ân-ı Kerîmde, Bekara Sûresinin
238 inci âyeti, namazın hem farz kılındığına, hem de beş vakit olduğuna delâlet
ettiği gibi, Isçâ Sûresinin 78 inci âyetinde de beş vakit namaz güzel şekilde
anlatılmaktadır (180).
- Güneşin zevalinden gece karanlık
basıncaya kadar, namazı dosdoğru kıl. Sabah namazını da kıl. Çünkü, sabah namazı
görülür. Yani güneş zevâlden alçalmaya başlayınca, öğle vakti olur. Güneş, zevâl
ile gurûb arasında olunca, ikindi vakti olur. Güneş batınca. akşam vakti olur.
Gece kararınca, yatsı vakti olur. Sabah namazı da.yıldızlar sönünce kılınır.
Rasûl-i Ekrem: Namaz mü'minlerin mi'râcıdır, buyurmuştur.
Asr-ı Seâdet şu mühim noktaya temas
etmektedir:
- "Cenâbı Hak, bu maddî âlemi idare
için, fıtrî ve tabiî kanunlar vücuda getirdiği ve umumiyetle bu kanunlara
muhalefet edilmediği gibi, rûhânî âlem için de öylece bir takım usul ve kanunlar
vücuda getirmiştir. Bunlar, rûhâniyet âlemine hâkimdir. Bu kanunların biri
şudur: Bir kavme önce bir Peygamber gönderilir. Bu Peygamber, o kavmi irşad ve
hak ve hakîkate dâvet eder. Bu kavmin içindeki şerirler, mûcizeler isterler.
Bunlar, onlara gösterilir. Şayet onlar, mûcizeleri gördükten sonra da îman
etmezlerse, Peygambere hicret emrolunur ve bedbahtlar azaba uğrarlar.
Peygamberlerin hayatı, bu düsturun doğruluğu için en kat'î delildir. Rasûl-i
Ekrem'e de "Mi'râc" gecesinde aynı düsturun tatbik olunacağı bildirildi (181).
Hıristiyanlar, Hazreti İsâ'nın
bedeniyle urûc ettiğine inandıkları halde, Rasûl-i Ekrem'in vücudüyle urûc
ettiğine dair müslümanların itikadını gayri makul görmektedir (182).
İkinci Akabe görüşmesinden bir sene
sonra, yine Hac mevsiminde, yine Akabe mevkiinde Medineliler, Rasûl-i Ekremle
üçüncü defa bir görüşme daha yaptılar (Nübüvvetin onikinci yılı).
Kâ'beyi her taraftan ziyarete gelen
kabileler arasına karışmış bulunan Medineliler, Rasûl-i Ekremle ancak gece
yarısı buluşabilmişlerdi.
Bunlar, Mekke müşriklerinden
çekindikleri için, evlerinden ayrı ayrı çıkmışlar, kıyafetlerini bile
değiştirmişlerdi. Hazreti Peygamber, bu üçüncü Akabe görüşmesinde, amcası Abbâsı
da bulundurdu. Vakıa, Abbâs henüz müslüman olmamıştı. Fakat, yeğenini, Ebûtâlib
gibi seviyor, Onu Arab âdetine göre, himâyesine almış, bu suretle, Ebûtâlibin
yerini doldurmuş bulunuyordu.
Toplantıyı Abbâs açmış ve Medinelilere şöyle hitap etmişti:
- "Ey Hazrec ve Evs Cemaati!
Siz, Muhammed'in aramızdaki yüksek
mevkiini elbette bilirsiniz. Biz Onu, şimdiye kadar, düşmanlarından koruduk.
Yine de koruyacağız. Fakat, siz şimdi Onu kendisine olan sevginiz ve saygınız
yüzünden Medineye dâvet ediyorsunuz. Aranızda yaşamasını istiyorsunuz. Kendisi
de aynı arzudadır. Ancak, eğer siz Onu, düşmanlarından koruyabilecekseniz,
memleketinize götürünüz. Fakat, himaye edebileceğinize güveniniz yoksa,
teşebbüsünüzden vazgeçiniz!" demişti.
Abbâstan sonra, Medinelilerin isteği
üzerine, Rasûl-i Ekrem konuştu. Önce onlara Kur'ândan âyetler okudu. Sonra
düşmanlarına karşı Medinelilerden "ahid" istedi:
- "Din işlerinde kusur yapmamaya,
hakkı yerine getirmek için kimseden çekinmemeye, nefsiniz, çocuklarınız ve
zevceleriniz gibi, beni de müdafaa edeceğinize söz veriyor musunuz?" diye sordu.
O zaman, Es'ad söze başladı:
- "Yâ Rasûlellah! Bizi müşkül işlere
çağırıyorsun. Biz buraya sana bîat etmeğe geldik. Seninle ahdederiz.
Kendi nefsimizi, çocuklarımızı ve
zevcelerimizi nasıl koruyorsak, öylece, seni daha fazla koruruz. Sözümüzde
dururuz. İnâyet Allah'tandır. Cenâbı Hakkın iktidarı, bizim iktidarımızın
üstündedir." diye cevap verdi. Medineliler de:
- "Yâ Resûlellah! Senin uğrunda
ölürsek ne var?" sorusunu sordular. Hazreti Peygamberden:
- "Âhiret mükâfatı olarak Cennet!"
vaadini alınca:
- "Öyleyse, elini ver!" dediler.
Hemen bîate koştular. Medineli müslümanların her biri, Peygamberimizle (el
sıkarak) musafaha ettiler. Rasûl-i Ekremi koruyacaklarına söz verdiler.
Gerekirse, bütün Arab ve Acemle savaşmaya yemin ettiler.
Rasûl-i Ekremin Medineye hicreti de,
bu üçüncü "Akabe" mulâkatında kararlaştırıldı. Fakat, bu üçüncü mülâkatta
yapılan bîate de "İkinci Akabe Bîatı" denildi. Ancak, üçüncü Akabe mülâkatında
"İkinci Akabe Bîatı" gece yarısı yapıldığı için, Kureyşîler bunu duyamadılar.
Hacc mevsimi sona erdikten, o bütün kabileler yerlerine döndükten sonra
öğrenebildiler. Hemen Medinelilerin arkalarına düştüler, fakat yetişemediler.
M.Zekâ Konrapa
![]() |