![]() |
Onuncu Yıl:
Ebûtâlib ile Hadîce'nin Vefatları,
Peygamberimizin Tâif Seyahati,
İlk Akabe Görüşmesi
Müslümanlar üç yıl süren korkunç muhasaradan kurtularak sevinmişlerdi. Fakat,
sevinçleri çok devam edemedi. iki büyük acı, Rasûl-i Ekremi de, müslümanları da
çok üzdü: Sekiz ay geçmeden Peygamberimizin amcası Ebûtâlib üç gün sonra da
zevcesi Hazreti Hadîce vefat etmişlerdi (619). Ebûtâlib seksen yaşında,
Seyyidetünnisa' Hadîcetülkübra ise, altmışbeş yaşlarında bulunuyorlardı.
Rasûl-i Ekrem'in amcası Ebûtâlib,
vakıa müslüman olmamıştı. Fakat, sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar
Peygamberimize babalık yapmış, Onu kendi evlâdı gibi sevmişti. Peygamberlik
devrinde ise, Kureyşin her türlü zulüm ve ışkencelerine karşı göğsünü germiş,
yeğinini candan korumayı bilmişti. Öleceği esnada bile Hazreti Peygamberi
Kureyşe tavsiye etmeyi unutmamış, bu işi son vazife olarak yapmıştı. Ebûtâlibin
Rasûl-i Ekrem'e yaptığı fedakârlığın büyüklüğünü tarih takdir etmektedir.
Ancak, Hadîs ulemâsına göre, Ebûtâlib,
müşrik olarak ölmüştür. Rasûl-i Ekrem, amcasını çok sever, onun müslüman
olmasını candan arzu ederdi. Hattâ, ölüm yatağında, kendisini ziyarete gittiği
zaman, yanında Ebûcehle rastlamıştı. Hazreti Peygamber, Ebûtâlibe hitap ederek:
- Ey benim babam yerinde bulunan
sevgili amcacığım! Son nefesini vermeden bir defa olsun, dilinle şehâdet
kelimesini söyle, söyle de ben de sana âhirette şefaat edebileyim, Allah'ın
huzurunda, senin müslüman olduğuna şehâdette bulunayım!" deyince, hemen orada
Ebûcehil müdahale etmiş;
- Ey Ebûtâlib! Dedelerinin dinini
bırakacak mısın? demiş, Ebûtâlib de:
- Ben, eski din (Abdülmuttalibin
dini) üzerine ölüyorum. Kureyş, beni ölümden korktu da dinini değiştirdi,
demeselerdi, senin sözlerini kabul ederdim." diye Peygamberimize cevap vermişti.
Buna karşı da Peygamberimiz:
- Ben de senin için daima duâda
bulunacağım." buyurmuşlar ve fakat, amcası Ebûtâlibin yanından mahzun olarak
ayrılmışlardı.
Buhârî'de olsun. Müslim'de olsun,
Ebûtâlib meselesi böyle anlatılmaktadır. Yalnız ibn-i İshâk, Ebûtâlibin son
nefesinde şehâdet getirdiğini söylemektedir (165).
Ebûtâlibin müslümanlığı kâbul edip
etmediği ihtilâflı bir konu olmuştur. Meânî-i Kur'ân'da, Prof. İsmail Hakkı
İzmirli:
- Sen sevdiğini hidâyete
erdiremezsin. Fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir
(Kasas Sûresi: 56) âyet-i kerîmesinin
Ebûtâlib hakkında nâzil olduğunu yazmaktadır (166).
Ebûtâlibin ölümünden üç gün sonra,
daha büyük bir acı, Rasûl-i Ekremin üzüntüsüne katıldı: Hazreti Hadîce -radıyallahu
anha- Vâlidemizin vefatı vukua geldi. Hazreti Hadîce, Rasûlüllahın dert ortağı
ve şefkatli hayat arkadaşı idi. Onu, mezarına indiren de bizzât Peygamberimiz
oldu.
Bu suretle, Hazreti Peygamber iki
yâr'inden mahrum oldu. O zaman, ashâbdan her birinin, ayrı ayrı derdi vardı.
Kureyşin sonsuz işkencesi, müslümanlardan her birini bir felâkete sürüklemisti.
Ebûtâlib ile Hadîce'nin ölümü, Mekke
devrinin onuncu yılına rastladığı için, İslâm tarihinde bu onuncu yıla: "Senetülhüzün.
Âmülhüzün" (hüzün yılı) denildi. Çünkü, yeni İslâm Dininin hayatında en
ızdıraplı yıl: Onuncu yıl idi.
Ebûtâlib ile Hazreti Hadîce'nin
ölümü, Hazreti Peygambere karşı açılan yeni bir devrin başlangıcı oldu. Ona
karşı yapılan tazyikler "vahşet" derecesini buldu. Kötülüklerin beşinci
safhasını teşkil etti.
Taif Seferi
Kureyş'in insan takati üstüne çıkan bu kötülükleri, artık, Rasûl-i Ekrem'i
usandırmıştı. Hadîce'nin ölümünden sonra, muvakkat bir zaman için, Mekke'den
çıktı. Hicaz şehirlerinden "Tâif'e gitti (620). Yanında yalnız evlâtlığı "Zeyd"
vardı. Tâifte on gün kaldı.
O zaman Tâif şehrine "Sekîf" kabilesi
hâkimdi. Kabilenin başında nüfûzlu reisleri vardı. Mekkeli Kureyş kabilesi gibi,
Tâifli Sekîfliler de puta tapıcı (müşrik) idi.
Rasûl-i Ekrem, burada İslâm Dinini
yaymak için, Taîflileri Allah'ın birliğine dâvet etti. Kabilenin büyükleriyle,
eşrafıyle görüştü. Onları puta tapıcılıktan kurtarmak istedi. Fakat, bu dâvet,
Peygamberimizin aleyhine korkunç bir fırtına koparmış oldu. Tâiflilerden hiçbiri
müslümanlığı kabûl etmedikten başka, Hazreti Peygamberin şahsına karşı
yapılmadık kötülük bırakmamışlardı.
Tâifliler, önce, Rasûl-i Ekrem'i
alaya aldılar. Sonra hakarete başladılar. Kendisini sokaklarda yuhaladılar. Daha
sonra da, Tâiften çıkmaya mecbûr ettiler. Hattâ çıkarken de arkasına düştüler;
eşrafın teşvikiyle, köleler, ayaktakımı yolun iki tarafına sıralanmışlardı. Her
iki taraftan taş yağmuru başladı. Rasûl-i Ekrem'in ayakları kan içinde kaldı.
Ayakkabıları kanla doldu. Sağdan ve soldan atılan taşlardan, yol arkadaşı Zeyd
de yaralandı. Hazreti Peygamberi korumak isteyen Zeyd, kendisini siper etmek
istediği için, birkaç yerinden yara almıştı.
Hava çok sıcaktı. Bunaltıcı bu sıcak
hava içinde, Tâifliler, usanıncaya kadar, Rasûl-i Ekrem'i takib etmişlerdi. Yol
üstünde küçük bir bağ vardı. Rabîaoğullarından Utbe ile Şeybeye aid bulunuyordu.
Tâifliler, kıymetini bilmedikleri misafirlerini bu bağa kadar taşlamışlardı.
Tâif seyahatinde uğradığı bu fecî
muamele, Rasûl-i Ekrem'i çok müteessir etmişti. Fakat, kimseye "bedduâ"
etmiyordu. Bu suretle, ilâhî Peygamberliğinin delillerinden birini daha
göstermiş oldu.
Ancak, Rasûl-i Ekrem, Peygamberlik
hayatının en nâzik noktasında bulunuyordu. Hayatı boyunca, uğradığı en büyük
acı, bu idi. Hıristiyan tarihçi Corci Zeydanın da dediği gibi:
- Mevki ve vazifesinin ne kadar güç
olduğunu ve müşkül bulunduğunu" anlamıştı. Sığındığı bağda biraz dinlendi. Bir
çardağın gölgesi altında ellerini kaldırarak, büyük Allah'ına şöyle yalvarmıştı.
İlâhî! Kuvvetimin za'fa uğradığını.
çaresiz kaldığımı. halk nazarında hor görüldüğümü. ancak Sana arz ederim. (ancak
Sana şekvâ ederim.) Ey merhametlilerin merbametlisi! Herkesin zayıf görüp de
dalına bindiği, bîçarelerin rabbi Sensin. İlâhî! Huysuz, yüzsüz bir düşman eline
beni düşürmeyecek. battâ hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir
dosta bile bırakmayacak kadar' bana merhametlisin.
İlâhî! Eğer bana karşı gazaplı
değilsen.çektiğim mihnetlere. belâlara hiç aldırmam. Fakat, Senin sıyânetin
(esirgeyiciliğin) bunları
göstermeyecek kadar geniştir. İlâhî! Gazabına uğramaktan. rızâsızlığına dûçar
olmaktan Senin nûr-i vechine sığınırım. O nûra ki, bütün karanlıkları parıl
parıl parlatır. O nûra ki, dünya ve âhiret işlerinin ıslâhı yalnız ona
vabestedir. îlâhî! Sen râzı olasıya kadar. işte affını diliyorum. Bütün kuvvet,
her kudret ancak Sendendir, Yâ Rabbi" (168)
Mevlânâ Muhammed Ali der ki:
... Bu kadar feci şartlar içinde, bu
kadar yüksek duygulu bir rûhun temizliğini takdir etmeyecek hassas bir kalb
bulunabilir mi? Bir yalancı dâvâcının müthiş işkencelere uğradıktan sonra, bu
kadar asîl duygulara tercüman olması tasavvur edilebilir mi?
Hazreti Muhammed, bir insanın
dayanabileceği bütün şiddetlere göğüs germiş, bir insanı intihara sevkedecek
bütün felâketleri akıllara hayret verecek bir sabırla karşılamıştır. Allah'a bu,
ne metin îmân! ilâhî iradeye bu, ne yüksek bağlanış! Rasûl-i Ekrem, Allah'ın
rızâsına nâil olduktan sonra, başına gelen bütün felâketlerin bir hiç olduğunu
söylüyor." (169).
Rasûl-i Ekrem'in acıklı halini, bağın
sahibi Rabîaoğulları gördüler. Addâs adındaki bir hıristiyan köle ile üzüm ikram
ettiler. Hazreti Peygamber, üzümü eline aldı. Bismillâh (Allah adıyla) diyerek
yemeğe başladı. Bunu gören köle hayret etti. Sorduğu sorulardan aldığı cevapları
memnunlukla dinledi. Hemen müslümanlığı kabul etti. Rasûl-i Ekrem hayatının en
üzgün anında bile "ilâhî vazîfesini" ihmal etmiyordu.
Rasûl-i Ekrem Tâif seyahatinden
dönüşünde "Hirâ-Nûr" dağına çıktı. Adiyyoğlu Mut'im'e haber yolladı. Onun
himayesinde, gece vakti Mekke'ye girdi. Harem-i Şerîfe gitti. Kâ'beyi tavaf
etti. iki rekât namaz kıldı. Evine döndü. Mut'im, Arap usulünce, himayesine
aldığı misafirini korumaya mecburdu. Hemen oğullarını silâhlandırarak Kâbe
yanına gönderdi. Onlar da Rasûl-i Ekrem'i Mekke'ye sokmuşlardı.
Rasûl-i Ekrem böyle hareket
etmeseydi. Mekke sokaklarında kendisine en büyük fenalığın yapılması ihtimali
çoktu. Rasûl-i Ekrem, Tâif dönüşü (170) bir müddet halktan uzak yaşadı. Fakat,
Hacc zamanı, (Zilhicce), Mekke yakınlarında "Ukâz" gibi, çeşitli panayır
yerlerinde, muhtelif maksatlarla toplanan çeşitli Arab kabilelerine hitap
ediyor, Kur'ân âyetlerini okuyor, onları İslâm dinine dâvet ediyordu.
Kureyşin ileri gelenleri,
müslümanlığın Mekke dışına çıkmasından, etrafa yayılmasından endişeye düştüler.
Hazreti Muhammedin kabileler arasında dinini yaymasına mâni olmak için çâreler
aradılar. Tedbir almaya kalktılar. Hacc vakti, kabilelere karşı "Muhammed için
ne diyelim?" dediler. Muğîre oğlu Velîdin yanında toplandılar. Velîd, Hazreti
Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- le görüştü.
Kendisinden bizzat Kur'ân-ı Kerîmi
dinledikten sonra, Kanaatini arkadaşlarına şöyle hülâsa etmişti:
- Muhammed'den dinlediklerim "şiir"
değil. Ben, şiirin her çeşidini bilirim.
- Nesir de değil. İşittiğim
sözlerdeki letâfet ve belâgat, hiçbir sözde bulunamaz.
- Muhammed, falcı da olamaz. Çünkü,
sözleri falcı sözüne de benzemez.
- O, mecnun da olamaz. Onda deliliğe
benzer hiçbir şey göremedim.
- Ona sihirbaz da diyemeyiz. Çünkü,
Muhammed okuyup üflemiyor, düğüm bağlamıyor. Sihirbazlara benzemiyor.
- Muhammed, ancak, kardeşi kardeşten
ayırıyor. Akraba arasına ayrılık sokuyor. Bu sebepten, sözü sihirden, büyüden
başka bir şey değil, dedi ve buna karar verildi.
Müşrikler, Rasûl-i Ekrem'in aleyhine
türlü türlü propaganda yapıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîmin "Allah sözü" olduğunu
kabul edemedikleri için, bunu başkasından aldığını söylemekten çekinmiyorlardı.
İbn-i İshâkın rivayetine göre: Amr
bin Hadramî'nin Câbir adında, hıristiyan bir Rum kölesi vardı. Rasûl-i Ekrem "Merve"
deki meclisine herkesi kabul ettiği gibi, bu hıristiyan Rum köleyi de alır,
onunla konuşurdu (171).
Mekkeli müşrikler, Rasûl-i Ekrem'in
"ümmî" olduğunu, çocukluğundan beri hiç kimseden okum ayazma öğrenmediğini,
hiçbir mektep ve medrese tahsili yapmadığını bildikleri halde, Kur'ânı, bu
hıristiyan "Câbir" adlı köleden öğrendiğini söylerlerdi. Kur'ân-ı Kerîm,
müşrikleri yalanlamak için şöyle buyurmaktadır:
- "Muhakkak biliyoruz ki, onlar,
mutlaka Onu (Kur'ânı Muhammede) bir insan öğretiyor, diyorlar. (Halbuki) o
nisbet ettikleri insanın dili yabancıdır (Rumca). Kur'ân dili ise gayet fasîh
Arab dilidir." (172)
Görülüyor ki, müşrikler, Rasûl-i
Ekrem'in İlâhî dâvetine karşı gelebilmek için, çeşitli propagandalar yapıyorlar,
çeşitli iftiralara başvuruyorlardı. Fakat, bütün bu çalışmalarının boşa
gittiğini de görüyorlardı. Medinelilerin "Akabe Bîatleri", bunun en kuvvetli
delilini vermiş oldu.
Akabe Görüşmesi
Mekke devrinin (Nübüvvetin) yine
onuncu yılı, Hacc mevsimiydi (Nisan-620):
Bir taraftan Rasûl-i Ekrem, Kâbede
bulunan putları ziyarete gelen kabileler arasında "Tek Tanrı inancını yayma"
vazifesine devâm ederken, diğer taraftan amcası Ebûleheb de arkasından giderek
Onu yalanlamağa uğraşıyordu.
Yine böyle bir gün, Rasûl-i Ekrem
Mekke dışına çıkmıştı.Mekke ile Minâ arasında, Mekke'nin kuzeyinde "Akabe"
denilen bir tepede, Medinelilerden altı kişilik bir topluluğa rastladı. Onlarla
görüştü. Medinelilere Kur'ândan âyetler okudu. İslâm Dinini anlattı. Onları
İslâma dâvet etti. Medineliler de bu dâveti hemen kâbul ediverdiler. Müslüman
oldular. Buna İslâm tarihinde "ilk Akabe Görüşmesi" denir. Bu ilk mülâkatında
müslüman olan altı kişilik ilk Medineli "Ensâr" şunlardı:
(Es'ad ibni Zerâre Râfi' ibni Mâlik,
Avf ibni Hâris, Kutbetibni Âmir, Ukbetibni Âmir, Câbir ibni Abdullah).
Mekkeli ilk müslümanlar (Hazreti
Hadîce'den sonra) nasıl sekiz kişi ise, Medineli ilk müslümanlar da altı
kişiydi. Başları: Es'ad ibni Zerâre idi.
Medine'de yaşamakta olan "Evs Hazrec"
Arab kabileleriyle "yahudi" kabileleri arasında, ötedenberi geçimsizlik vardı.
Ne zaman aralarında bir münakaşa veya mücadele başgösterse, yahudiler: -Yakında
bir Peygamber gelecek, biz Ona uyar, kuvvetleniriz. O zaman sizden öç alırız!"
derlerdi (173).
Medineliler, bir "Peygamber
geleceğini" yalnız yahudilerden değil, daha evvel, eskilerden de duymuşlardı.
Rasûl-i Ekrem'in dâvetine, Medinelilerin koşmalarında, bu Peygamber fikrinin
büyük tesiri görüldü. Rasûl-i Ekrem'in Medinelilerle ilk münasebetleri böylece
başladı. Hazreti Peygamberin Medine'ye büyük hicretlerine kadar üç yıl sürdü
(620-622)
Medineliler, "Hacc vakti" Akabede,
arka arkaya, üç defa Peygamberimizle görüştüler. İlk görüşme altı kişi
arasındaydı. Bunlar, Medine'nin "Hazrec" kabilesindendi. Bir sene sonra, İkinci
Akabe Mülâkatı yapıldı. O zaman Medineliler oniki kişiydi. Bunlar, Medinenin Evs
ve Hazrec kabilelerini temsil ediyorlardı.
Üçüncü mülâkat Mekke devrinin on
ikinci yılı Zilhicce (Hacc) ayında yapıldı. Bu üçüncü (son) görüşmede
Medinelilerin sayısı yetmişbeş idi. Bunların ikisi kadındı. İçlerinde Hazrec
kabilesinden ve Neccar oğulları kolundan (Peygamberimizin akrabası) Hazreti
Hâlid (Ebû Eyyüb Ensârî) de vardı.
Birinci Akabe görüşmesinden sonra,
Rasûl-i Ekremden ayrılan altı kişilik Medineli ilk müslümanlar, memleketlerine
döndüler. Gördüklerini hemşehrilerine anlattılar. Son Peygamberin Mekke'de
çıkmış olduğunu bildirdiler. Müslümanlığın Medine'de yayılmasını sağladılar.
M.Zekâ Konrapa
![]() |