![]() |
Hazreti Ömer - Radıyallahu anh-
Resûl-i Ekrem'in Mekke devrinde, altıncı Peygamberlik yılında İslâma girmiş
bulunan "Hattâb oğlu Ömer", Mekkeli müslümanların kırkıncısı oldu. Künyesi: "Ebû
Hafsa" idi. Doğruyu eğriden ayırdetmekte son derece âdil olduğu için,
Peygamberimiz tarafından kendisine "Faruk" denilmişti. Sülâlesi dokuzuncu
babada; (Kâ'b), Peygamberimizin soyu ile birleşir. Rasûlüllahtan onüç yaş
küçüktü. Onüç yıl sonra vefat etti. Müslüman olduğu zaman 33 yaşında
bulunuyordu. Öldüğü zaman da, Resûlüllah gibi, 63 yaşındaydı, Müslümanlıktan
önce, Kureyşin siyasî işlerine bakardı. Kureyş kabilesiyle diğer kabileler
arasında çıkan politika meselelerini çözmek için Kureyşin son elçisi Ömer oldu.
(Mediniyyet-i İslâmiyye Tarihi, C: 1, S: 22)
Müşrikler, müslümanlara karşı kötülüklerini artırdıkları halde, Ömerin yanına
sokulamazlardı. Habeşe ve Medine'ye göç eden müslümanlar, Mekke'den gizli
çıkarlardı. Fakat Ömer, Medine'ye hicret ederken Kâ'beyi ziyaret ettikten sonra,
müşriklere karşı:
- Beni bilen bilsin, bilmeyen de
öğrensin. Ben Hattâb oğlu Ömer'im! İşte, Medine'ye gidiyorum. Analarını
ağlatmak, karılarını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen arkama düşsün!"
sözleriyle meydan okumuştu.
Bütün gazalarda, Resûl-i Ekrem'le
beraber bulundu. Uhud Gazvesinde ordu dağıldığı sırada, Resûl-i Ekrem'in
yanından ayrılmıyanların biri de Hz. Ömer'di (Arabça Taberîibn-i Hişâm).
Peygamberimizin sağ kolu Hz. Ebûbekr, sol kolu da Hz. Ömer'di. Resûlüllah, önce
bunların reylerini alırdı. Oniki meselede, ilâhî vahy, Ömerin reyine uygun
düşmüştü. Hazreti Peygambere karşı bile olsa, görüşünü açıkça söylemekten
çekinmezdi. Aşere-i Mübeşşereden oldu.
Rasûl-i Ekrem'in vefatından sonra, Hz.
Ebûbekrin yanından ayrılmadı. Ona ilk bey'at edenlerdendi. Onun halifeliğme
büyük yardımı oldu. İslâm birliğinin sağlanmasında büyük hizmeti görüldü. Kur'ân-ı
Kerîmin toplanma işini, halife Ebûbekre hatırlatan da Ömerdi.
Hz. Ebûbekr. sağlığında Hz. Ömeri
halife namzedi göstermişti. Ölümünden sonra Hz. Ömer, ikinci halife oldu.
Halifeliği esnasında söylediği nutuklardan birinde:
- "Ey Nâs! Ben haktan, adaletten
ayrılırsam ne yaparsınız?" diye sormuştu. Ahaliden biri: "Yâ Ömer: Seni
kılıcımızla doğru yola sokarız!" diye cevap verince, Ömer:
- Elhamdülillâh, zamanımda hatamı
kılıçla düzeltecek arkadaşım varmış! sözüyle memnunluğunu açıklamıştı.
Ömer -radıyallahu anh-ın halifeliği
zamanında; Suriye, Filistin, Mısır gibi, kıt'alar, Bizans denilen Doğu Roma
imparatorluğunun elinden alındı. İran'a hâkim olan Sâsânî saltanatı yıkıldı.
Mecûsîlik denilen ateşe tapma mezhebi kaldırıldı. İran toprakları, baştanbaşa
İslâm sınırları içine katıldı. Rasûl-i Ekrem'in hicret hâdisesi, müslümanlarca
takvimbaşı olarak kabul edildi: (17/638). Peygamberimizin ashâbına derecelerine
göre maaşlar bağlandı.
İranın ve Bizansın hazineleri, İslâm
dünyasının merkezi "Medine'ye aktığı, ashâbın refah içinde yaşadığı bir sırada,
müslümanların halifesi Ömer, sıkıntı içindeydi. Hazineden aldığı "kifâf miktarı"
tahsisatla zor geçiniyordu.
Ashâbın ileri gelenleri bu hali
gördüler. Dayanamadılar. Halifenin nafakasını artırmayı düşündüler. Ömerın kızı
Hafsa'ya başvurdular. isimlerini vermeyerek, babasına tekliflerinin yapılmasını
istediler. içlerinde "Osman, Ali, Talha, Zübeyr" gibi zâtlar da vardı. Rasûl-i
Ekrem'in zevcesi Hafsa, ashâbın bu teklifini babası Ömere açınca, Halife Ömer:
- Rasûlüllahın, yemede, içmede,
giyimde hali nasıldı? diye sordu.
- Kifâf miktarı (yeter derece) idi.
cevabını alınca, sözüne şöyle devam etti:
- İki arkadaşın (Peygamberle,
Ebübekir) ve ben, üçümüzün hali, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz. Biri
(Peygamber), makamına vardı. Diğeri (Ebûbekr) aynı yolda giderek birinciye
erişti. Üçûncüsü (ben) de arkadaşlarına ulaşmak ister. Fazla yükle gidersem,
onlara yetişemem! dedi. (Şehbenderzâde Ahmed Hilmî, Tarihi İslâm, c:1, s: 367).
Fetihlerin çokluğuna, hazinenin
zenginliğine bakmayarak, yaşadığı müddetçe, yeter dereceden fazla hiçbir şeyi
kabul etmemişti.
Oniki yerinden yamalı elbisesiyle
hutbe okuması, borçlu olarak ölmesi, dünya servetine tenezzül etmediğine delil
sayılmaktadır.
Aynı zamanda Medine Hükümeti, Bizans
imparatorluğuyla İran saltanatına karşı, harb halinde bulunuyordu. "Kudüs"
patriği (Sofroniyos), şehri bizzat halifeye teslim edeceğini söyleyince, derhal
arzusu, Medine'de Ömere bildirilmişti. Hazreti Ömer, kan dökülmesinı önlemek
için, Medine'den Kudüs'e kadar uzun bir yolculuk yapmak zorunda kaldı. Büyük
Ömer, yolda kölesi "Muğîre" ile bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Hattâ,
Kudüs'e girecekleri zaman, binmek nöbeti kölesine geldiği için, kendisi
yürüyerek, devenin yuları yedeğinde olarak, şehre girmek istemişti. Fakat, ashâb
bırakmadı, bin müşkülâtla mâni olabilmişlerdi.
Hz. Ömer, Kudüs patriği ile serbest
olarak görüşmüş, din bakımından hristiyanlara imtiyazlar vermiş, hattâ patrikle
muahede bile yapmıştı.
Hazreti Ömer zamanında alınan Mısırın
fâtihi Amr ibni Âs idi. Gûya, Amr ibni Âs, halife Ömerin emriyle İskenderiye'de
Batlamyoslardan kalma kitaplığı ve içindeki yediyüzbin cild kitabı yakmış
imiş!!! Tarihî hakikate hiç uymayan bu iftirayı, bazı Avrupa tarihçileri gibi,
Medeniyyeti İslâmiyye Tarihi sahibi Corci Zeydan da maalesef yazmış
bulunmaktadır. Ömer Rıza Doğrul der ki:
- Bu sonradan uydurulmuş bir
iftiradır. Çünkü, Batlamyosların kütüphanesinin Jül Sezarın bir seferi esnasında
yakıldığı malûmdur. Bundan başka, Hazreti Ömerin İskenderiye kütüphanesini
yaktırdığı rivâyetini bildiren Ebülferec, bu mühim vak'adan altıyüz sene sonra
yaşamıştır. Halbuki, daha evvel hristiyan ve Mısırlı tarihçiler bu meseleden
bahsetmemişlerdir. (John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur'ân-ı Kerîm, Ömer
Rıza Tercemesi, S: 94). Diyarbekirli Saîd Paşa da şu mühim bilgiyi vermektedir:
- İskenderiye kütüphanesi, Jül Sezarın Mısır seferi esnasında yapdı. "Diyokletiyen"
İskenderiye şehrini yağmalattı. Teodosyüs zamanında "Serapeum" mektebi yıkıldı.
Amr ibni Âs'ın Mısır fethinden evvel, eski eserlerden kırk cild kitap kalmıştı.
İskenderiye'de kütüphane ve kitap yakılmasına dair esas kitaplarda hiç bir bahse
rastlamadım. Sonraki bazı müverrihlerin verdikleri malûmatın hiç biri ana
kaynaklardan değildir. Bütün bu rivâyetler, ibnül-İbrî'nin eserine
dayanmaktadır. İbnül-İbrî Fransızlarca "Ebülferec" olarak tanınmıştır. Halbuki
Ebülferec, Anadolu'da bir yahudinin oğluydy. Asıl ismi "Margrigoros" idi.
Hicretin 622 (1226) tarihinde doğmuştu. (Mir'âtül'İber, C: 6, S: 116).
Hazreti Ömer, müslümanlığa diğer
dinlerden hurafelerin girmesine, puta tapıcılık âdetlerinin sokulmasına hiç
dayanamazdı.
Peygamberimiz, Hudeybiye barışından
önce, Mekke'lilere karşı harb açabilmek için, bir ağaç altında ashâbdan bey'at
almış ve bu hâdiseye "Bey'atürridvân" denilmişti. Sonraları, bu ağaç halk
arasında mukaddes sayılmaya başlanmış, puta tapıcılığa gidilmesi ihtimalin!
düşünen Ömer, derhal o ağacı kestirmişti. (İbn-i Sa'd, Tabakât)
Suriye'de Gassânî hükümdarı Cebele
müslüman olmuş, parlak bir alayla Medine'ye gelmiş, Hazreti Ömer de bunun
müslüman oluşundan memnun olmuştu. Ancak, Hacc zamanı, Kâ'be ziyaret edilirken,
yüzbinlerce hacı arasında bir köle, Gassânî hükümdarının eteğine dikkatsizlikle
basıvermiş. Cebele dayanamamış, hemen bir yumruk vurarak zavallının burnunu
kırmıştı: Köle, Halifeye şikâyet edince, Ömer de Cebeleyi sorguya çekti:
- Köle, eteğime bastı. Saygısızlık
gösterdi. Ziyaret yeri olmasaydı, başını kılıçla ikiye ayıracaktım!.. diye cevap
verince, Halife Ömer:
- Sen suçunu itiraf ettin. Şimdi, onu
memnun etmeye çalış! Yoksa, aynı muameleyi sana yapmasını emredeceğim, dedi.
Cebele:
- Yâ Emîr! Bu nasıl olur? Ben
hükümdarım. O, âdi bir köle değil mi? Ömer:
- Müslümanlıkta hükümdarlık, kölelik yok. Eşitlik var. Bir müslüman
diğerlerinden iki şey ile ayrılır: Takvâ (Allah korkusu), sağlık. (Medeniyyet-i
İslâmiyye Tarihi, C: 1, S: 50).
Cebele, Halife Ömer'in adaletinden
korktu. Bizans'a kaçtı. Tekrar hıristiyanlığa döndü.
Hazreti Ömer, görünüşe aldanmaz, her
meseleyi inceden inceye derinleştirirdi:
- Bir adamın şöhretine, görünüşüne
aldanmayınız. Namazına kapılmayınız! Aklına, doğruluğuna bakınız! derdi. (Asr-ı
Saâdet, C: 7, S: 499).
Hazreti Ömer, halife olduğu zaman,
hareketlerini aşırı saydığı Velîd oğlu Hâlidi hemen başkumandanlıktan azletmiş,
Suriye ordusu kumandanı Ebû Ubeydenin maiyyetine vermişti. Bu olayı anlatırken:
- "Hâlidi kumandanlıktan azledişim,
kendisinin namus borcu bir hareketi bulunmasından veya kendisini sevmediğimden
değildir. Bu iş, halkın Hâlide karşı pek fazla teveccüh göstermesinden ve onu
her şeyde başarılı saymasından ileri gelmiştir. Maksadım: Bir insanın, yalnız
başına, her şeyi başaramayacağını göstermekti." demişti (Taberî).
Hazreti Ömer, istikbal için
endişeliydi. Ebûbekr, kendisini halife namzedi göstermişti. Fakat, Ömer bu
namzedi bulamıyor, bir fitne zuhurundan ürküyordu. "Abdullah ibn-i Abbâs", bir
gün, bu mesele hakkında Ömerin fikrini öğrenmek istemiş, Aşere-ı Mübeşşereden "Abdurrahman
bin Avf" için, düşüncesini sormuştu. Ömerden:
- "Ne iyi adamdır. Fakat, vücutça
zayıf, yaşça ihtiyardır." cevabını aldı. Sonra Talha hakkında Ömer:
- Zengindir. Güzel giyinir, süslü
gezer, dedi Namzetliğini hoş görmedi. Zübeyr için:
Ticaretle uğraşır. Zengindir.
Kileden. ölçekten bahseder, diye cevap verdi. İran fâtihlerinden "Kâdısiyye"
muharebesi kahramanı, büyük kumandan Ebü Ubeydeden Sa'd İbni Vakkas hakkında da
fikrini sordu:
- İyi bir kumandan, cesur bir asker,
değerli bir harb adamıdır. Ancak, askerlik başka şey, devlet reisliği başka
şeydir. Tarzında cevap verdi. Osman için de:
- Zengindir, halîmdir. Ümeyye
oğullarındandır. Kabilesi başına üşüşür. Diğer kabilelerin kıskançlığına yol
açar. Fitne çıkar, dedi. Hazreti Ali hakkında da:
- Âlimdir. Âbiddir. Zâhiddir.
Mücâhiddir. Bir lokma, bir hırkaya kanaatkârdır. Halifeliğe lâyıktır. Ancak,
lâtifeyi, mizahı sever, mütalâasında bulundu. (Kısas-ı Enbiyâ, C: 5, S: 597).
Ne yazık ki Hz. Ömer, kimseyi namzet
gösteremeden, Ebû lü'lü'adlı bir İranlı köle tarafından şehîd edildi. Katil,
sabah namazında Ömeri, zehirli hançerle altı yerinden yaralamış, tutulduğu
zaman, intihar atmıştı. Hazreti Ömer, ancak üç gün yaşayabilmişti. (Fezleke-i
Tarıh-i Düvel-i İslâmiyye, S: 80). Katilin İranlı olması, intihar etmesi,
cinayetin âdî olmadığını göstermektedir. Oğlunu namzed göstermesini isteyenlere,
Büyük Ömer: - Bir evden bir kurban yeter: diye cevap vermiş, halifelik işini
altı kişilik şûraya bırakmıştı. (Zübdetülkısas, C: 1, S: 143). Ebûbekr gibi,
Ömer de Medine Mescidine bitişik, Resûl-i Ekrem'in "Hücre-i Seâdet" denilen
türbesi yanına gömüldü. -radiyallahu anh- Mezarının yerini Hazreti Âişeden
istemiş. Âişe de: - O yeri kendim için ayırmıştım. Memnunlukla Ömer'e
bırakıyorum, demişti. (27 Zilhıcce 23/645). (152) (Hazreti Ömerin İslâmiyyeti
kabul ettiği sırada müslümanlar şunlardı: (Ebûbekr, Osman, Ali, Zeyd, Talha,
Sa'd, Abdurrahman. Saîd, Ebû Ubeyde, Hamza. Ubeydetübnü Hâris, Ca'fer, Musâb ibn-i
Umeyr, ibn-i Mes'üd, lyas ibn-i Ebî Rabia, Ebûzer, Ebû Selmân ibn-i Abdül'eseö,
Osman ibn-i Maz'un, Zeyd ibn-i Hârise, Bilâl, Habbâb, Mikdâd, Suheyb, Ammâr,
Âmir İbn-i Füheyre, Ömer ibn-i Anbese, Nuaym, Hâtıb ibn-i Ebil Hâris, Hâlid ibn-i
Saîd, Hâlid ibn-i Bekir, Abdurrahmân ibn-i Cahş, Erkam, Üneys, Vâkıd, Sâib, Âmir
ibn-i Rabia, Âmir ibn-i Bekir, Ebû Ahmed ibn-i Cahş) -radıyallahu anhüm- (Asr-ı
Seâdet, c: 7, S: 44).
M.Zekâ Konrapa
![]() |