Hazreti Hamza -radıyallahu anh-

        Resûl-i Ekrem'in amcası ve süt kardeşiydi. Peygamberimizden iki yaş büyüktü. Mekkeli, Kureyş kabilesinden ve Hâşimi kolundandı. Medine'ye göç eden Mekkeli muhâcirlerdendi. Resûlüllah tarafından, Hamza'ya "Esedullah - Allah'ın Arslanı" adı verilmişti. Peygamberimizin Medine devrinde (622-632) ilk olarak hazırlanan üç seriyye (çete) den birincisi, Hamza'nın seriyyesi oldu. Bedir Gazvesinde müşrikler tarafından mübâreze (düello) meydanına çıkan Utbe. Şeybe, Velide karşı, Resûl-i Ekrem'in emriyle, Ubeyde, Hamza, Ali çıkmışlar, Hamza ile Alî, rakiplerinin işini ilk hamlede bitirivermişlerdi.
        Uhud Gazvesinde (3/625) ise Hazreti Hamza: "Seyyidüşşühedâ-Şehîdlerin Etendisi" oldu: (27 Mart 625). Hamzanın katili, Habeşli Vahşî adında siyah bir köleydi. Vahşî, Hamzayı öldürdüğü takdirde hem kölelikten kurtulacak, hem de Ebû Süfyanın karısı Hindden büyük mükâfat görecekti. Uhud savaşının en nazik devresinde gizlendiği yerden harbesini attı. Allah'ın arslanı Hamzayı iki uyluğu üstünden vurarak öldürdü. Hazreti Hamza şehîd edildiği zaman elliyedi yaşındaydı. Azası yetmiş parça edilmişti.
        Resûl-i Ekrem, Uhud şehîdlerini kanlı elbiseleriyle ikişer ikişer gömdürdü. Sekiz sene sonra da cenaze namazlarını kıldı. (Tecrid Tercemesi, C: 1O, s.:224}
        Hicretin sekizinci senesi (11 Ocak 630) Mekke, müslümanlar tarafından fethedilmiş, yirmi yıldanberi devam eden "Müslümanlık - puta tapıcılık" mücadelesi sona ermişti. Rasûl-i Ekrem, müşrikleri affetmek suretiyle insanlığın en yüksek şâhikasına yükselmiş oldu.
        Hamza'nın katili Vahşî de sonradan affedilenler arasındaydı. Ancak, Vahşîyi affeden Rasûl-i Ekrem; "Gözüme görünme"! diyerek kendisinin yaralı kalbini tesellîye çalışmıştı.
        Hazreti Ebûbekir, ilk zamanlarda yalancı peygamberler ve irticâ hâdiseleriyle uğraşıyordu. Bunlardan Müseyleme üzerine de Velîd oğlu Hâlidi göndermişti. Müseyleme ordusu bozuldu. Yalancı peygamber Müseyleme de Habeşli Vahşî tarafından öldürüldü. (Muhammed Ebülfadl ibrahim, Eyyâmül-Arab S; 169)
        Hamzanın katili Vahşî şöyle dermiş: - Müşrik iken müslümanların en büyüğünü öldürdüm. Büyük bir cinayet işledim. Islama girdim. Müslümanlığın en büyük düşmanını öldürdüm. Büyük sevap kazandım." der, kendisini tesellî edermiş.
        Hamza cesurdu. İslâm oluşu, müşrikleri telâşa düşürmüştü. Çünkü müslümanlar, artık kuvvetleniyordu.
        Hamza'nın İslâma gelişi üzerine Kureyşın ileri gelenleri Dârünnedve denilen hükümet konağında toplandı. Ebûcehılın teklifi üzerine Ömer ayağa kalktı. Sılâhlanarak yola çıktı. Rasûl-i Ekremi öldürmeğe gidiyordu. Maksadı: "Muhammedi -sallallahu aleyhi ve sellem- ortadan kaldırarak Kureyşin parçalanan birliğini yeniden yaşatmak"tı. Yolda, Abdullah oğlu Nuaym'e rastladı. Hemşiresi ile eniştesinin müslümanlığını Nuaymden öğrenince, önce, eniştesı Saîdin evine uğradı. Bu sırada, hemşiresi Fâtıma ile eniştesi Sâidin evinde Kur'ân okunuyordu. Ömer'in geldiği duyulunca, hemen Kur'ân sahifeleri saklanmıştı. Fakat, Ömer içeri girince ne okunduğunu sormuş, derhal eniştesini ayağının altına almıştı. Bunları ayırmak isteyen hemşiresi Fâtıma'yı da tokatlamıştı. O zaman hemşiresi kendisine karşı sert çıkış yaptı:
        "- Yâ Ömer! dedi. Ne yaparsan yap! Müslümanlıktan vazgeçmeyiz!.." Kız kardeşine bakan Ömer şaşırmıştı. Onun yüzünden kan aktığını görünce, yaptığına pişman oldu. Hiddeti yatıştı. Okunan sûreyi istdi ve getirtti. Okumağa başladı. Ömer'in okuduğu âyetler "Hadîd" sûresinin ilk âyetleriydi:(149)

        - Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbib ve tenzih eder. Aziz 0. Hakîm O! Göklerin ve yerin hâkimiyyeti Onundur. Hem diriltir. hem öldürür ve her şeye kadirdir. İlk O'dur. son O'dur, âşikârdır, gizlidir. Her şeyi hakkıyla bilen O'dur. Gökleri ve yeri altı devirde yaratan, sonra Arş'ından idare eden O'dur. Yere gireni. yerden çıkanı. gökten ineni ve Ona yükseleni bilir. Nerede olsanız, 0. sizinle beraberdir. Allah. bütün yaptıklarınızı görür. Bütün göklerin ve yerin mülkü O'nundur ve her şey O'na döner. Geceyi gündüze. gündüzü geceye katar. Sînelerde gizli olsun her şeyi hakkıyla bilir. Allah'a ve Peygamberine îman ediniz!" (150)
        Ömer, bu âyetleri okuduğu zaman donakaldı. Kur'ân'ın fesâhatine hayran oldu. Hemen şehadet getirdi. (Eşhedü enlâ ilâhe illellah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlüllah) dedi. Peygamberin yanına götürülmesini istedi
        O zaman, Rasûl-i Ekrem, Safâ'da Erkam'ın evinde ashâbiyle bulunuyordu. Ömer içeri girdi.
        Müslüman olmağa geldim, diye cevap verebildi. Rasûl-i Ekrem: "Allahüekber!" deyince bütün ashâb yüksek sesle tekbir getirdiler. Dağlar bile bu tekbirlerle inledi (Üsdülgâbe ibn-i Esîr). Ömer'in teklifi üzerine bütün müslümanlar, toplu olarak "Erkam"ın evinden çıktılar. Kâ'beye doğru yürüdüler.
        Hazreti Ömer, Kureyş ulularına hitap etti: "Beni bilen bilsin, bilmeyen öğrensin! Ben, Hattâb oğlu Ömerim!" dedi. Şehâdet kelimesini tekrarladı. Şaşkına dönmüş olan Kureyşîler oradan savuştular. Müslümanlar da o gün, Harem-i Şerîfte ilk olarak cemaatle namaz kıldılar (ibni Hişâm). İbn-i Mes'ud der ki. "Hazreti Ömer, İslâmiyeti kabûl edince, Kureyş ile dövüşerek Kâ'bede namaz kıldı, biz de beraber kıldık."
        O zamana kadar müslümanlar, ibâdetlerini açıkça yapamıyorlar, Kâbe'de namazlarını kılamıyorlardı. Hazreti Ömerin müslümanlığı kabûl etmesiyle herşey değişmiş oldu f152).
        Hamza ile Ömerin arka arkaya İslâma girişleri, tarihte ehemmiyetli bir hâdise oldu. Müslümanların müşriklere karşı büyük bir zaferiydi. Derin izler bıraktı. Mühim neticeler verdi. Çünkü, Mekke devrinin altıncı senesi müslüman olmuş bulunan "
Hamza", ashâbın otuzdokuzuncusu, "Ömer" kırkıncısıydı. Bir sene sonra, İkinci Habeş Hicretine katılan müslümanların doksan olduğuna bakılırsa, Mekke devrinin yedinci senesi, Rasûl-i Ekrem'in yüzünü görmüş olan ashâbın sayısı üçyüzü bulmuştu.(151) (Hazreti Ömer) - Radıyallahu anh-
Resûl-i Ekrem'in Mekke devrinde, altıncı Peygamberlik yılında İslâma girmiş bulunan "Hattâb oğlu Ömer", Mekkeli müslümanların kırkıncısı oldu. Künyesi: "Ebû Hafsa" idi. Doğruyu eğriden ayırdetmekte son derece âdil olduğu için, Peygamberimiz tarafından kendisine "Faruk" denilmişti. Sülâlesi dokuzuncu babada;
(Kâ'b), Peygamberimizin soyu ile birleşir. Rasûlüllahtan onüç yaş küçüktü. Onüç yıl sonra vefat etti. Müslüman olduğu zaman 33 yaşında bulunuyordu. Öldüğü zaman da, Resûlüllah gibi, 63 yaşındaydı, Müslümanlıktan önce, Kureyşin siyasî işlerine bakardı. Kureyş kabilesiyle diğer kabileler arasında çıkan politika meselelerini çözmek için Kureyşin son elçisi Ömer oldu. (Mediniyyet-i İslâmiyye Tarihi, C: 1, S: 22)
Müşrikler, müslümanlara karşı kötülüklerini artırdıkları halde, Ömerin yanına sokulamazlardı. Habeşe ve Medine'ye göç eden müslümanlar, Mekke'den gizli çıkarlardı. Fakat Ömer, Medine'ye hicret ederken Kâ'beyi ziyaret ettikten sonra, müşriklere karşı:
- Beni bilen bilsin, bilmeyen de öğrensin. Ben Hattâb oğlu Ömer'im! İşte, Medine'ye gidiyorum. Analarını ağlatmak, karılarını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen arkama düşsün!" sözleriyle meydan okumuştu.
Bütün gazalarda, Resûl-i Ekrem'le beraber bulundu. Uhud Gazvesinde ordu dağıldığı sırada, Resûl-i Ekrem'in yanından ayrılmıyanların biri de Hz. Ömer'di (Arabça Taberîibn-i Hişâm). Peygamberimizin sağ kolu Hz. Ebûbekr, sol kolu da Hz. Ömer'di. Resûlüllah, önce bunların reylerini alırdı. Oniki meselede, ilâhî vahy, Ömerin reyine uygun düşmüştü. Hazreti Peygambere karşı bile olsa, görüşünü açıkça söylemekten çekinmezdi. Aşere-i Mübeşşereden oldu.
Rasûl-i Ekrem'in vefatından sonra, Hz. Ebûbekrin yanından ayrılmadı. Ona ilk bey'at edenlerdendi. Onun halifeliğme büyük yardımı oldu. İslâm birliğinin sağlanmasında büyük hizmeti görüldü. Kur'ân-ı Kerîmin toplanma işini, halife Ebûbekre hatırlatan da Ömerdi.
Hz. Ebûbekr. sağlığında Hz. Ömeri halife namzedi göstermişti. Ölümünden sonra Hz. Ömer, ikinci halife oldu. Halifeliği esnasında söylediği nutuklardan birinde:
- "Ey Nâs! Ben haktan, adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?" diye sormuştu. Ahaliden biri: "Yâ Ömer: Seni kılıcımızla doğru yola sokarız!" diye cevap verince, Ömer:
- Elhamdülillâh, zamanımda hatamı kılıçla düzeltecek arkadaşım varmış! sözüyle memnunluğunu açıklamıştı.
Ömer -radıyallahu anh-ın halifeliği zamanında; Suriye, Filistin, Mısır gibi, kıt'alar, Bizans denilen Doğu Roma imparatorluğunun elinden alındı. İran'a hâkim olan Sâsânî saltanatı yıkıldı. Mecûsîlik denilen ateşe tapma mezhebi kaldırıldı. İran toprakları, baştanbaşa İslâm sınırları içine katıldı. Rasûl-i Ekrem'in hicret hâdisesi, müslümanlarca takvimbaşı olarak kabul edildi: (17/638). Peygamberimizin ashâbına derecelerine göre maaşlar bağlandı.
İranın ve Bizansın hazineleri, İslâm dünyasının merkezi "Medine'ye aktığı, ashâbın refah içinde yaşadığı bir sırada, müslümanların halifesi Ömer, sıkıntı içindeydi. Hazineden aldığı "kifâf miktarı" tahsisatla zor geçiniyordu.
Ashâbın ileri gelenleri bu hali gördüler. Dayanamadılar. Halifenin nafakasını artırmayı düşündüler. Ömerın kızı Hafsa'ya başvurdular. isimlerini vermeyerek, babasına tekliflerinin yapılmasını istediler. içlerinde "Osman, Ali, Talha, Zübeyr" gibi zâtlar da vardı. Rasûl-i Ekrem'in zevcesi Hafsa, ashâbın bu teklifini babası Ömere açınca, Halife Ömer:
- Rasûlüllahın, yemede, içmede, giyimde hali nasıldı? diye sordu.
- Kifâf miktarı (yeter derece) idi. cevabını alınca, sözüne şöyle devam etti:
- İki arkadaşın (Peygamberle, Ebübekir) ve ben, üçümüzün hali, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz. Biri (Peygamber), makamına vardı. Diğeri (Ebûbekr) aynı yolda giderek birinciye erişti. Üçûncüsü (ben) de arkadaşlarına ulaşmak ister. Fazla yükle gidersem, onlara yetişemem! dedi. (Şehbenderzâde Ahmed Hilmî, Tarihi İslâm, c:1, s: 367).
Fetihlerin çokluğuna, hazinenin zenginliğine bakmayarak, yaşadığı müddetçe, yeter dereceden fazla hiçbir şeyi kabul etmemişti.
Oniki yerinden yamalı elbisesiyle hutbe okuması, borçlu olarak ölmesi, dünya servetine tenezzül etmediğine delil sayılmaktadır.
Aynı zamanda Medine Hükümeti, Bizans imparatorluğuyla İran saltanatına karşı, harb halinde bulunuyordu. "Kudüs" patriği (Sofroniyos), şehri bizzat halifeye teslim edeceğini söyleyince, derhal arzusu, Medine'de Ömere bildirilmişti. Hazreti Ömer, kan dökülmesinı önlemek için, Medine'den Kudüs'e kadar uzun bir yolculuk yapmak zorunda kaldı. Büyük Ömer, yolda kölesi "Muğîre" ile bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Hattâ, Kudüs'e girecekleri zaman, binmek nöbeti kölesine geldiği için, kendisi yürüyerek, devenin yuları yedeğinde olarak, şehre girmek istemişti. Fakat, ashâb bırakmadı, bin müşkülâtla mâni olabilmişlerdi.
Hz. Ömer, Kudüs patriği ile serbest olarak görüşmüş, din bakımından hristiyanlara imtiyazlar vermiş, hattâ patrikle muahede bile yapmıştı.
Hazreti Ömer zamanında alınan Mısırın fâtihi Amr ibni Âs idi. Gûya, Amr ibni Âs, halife Ömerin emriyle İskenderiye'de Batlamyoslardan kalma kitaplığı ve içindeki yediyüzbin cild kitabı yakmış imiş!!! Tarihî hakikate hiç uymayan bu iftirayı, bazı Avrupa tarihçileri gibi, Medeniyyeti İslâmiyye Tarihi sahibi Corci Zeydan da maalesef yazmış bulunmaktadır. Ömer Rıza Doğrul der ki:
- Bu sonradan uydurulmuş bir iftiradır. Çünkü, Batlamyosların kütüphanesinin Jül Sezarın bir seferi esnasında yakıldığı malûmdur. Bundan başka, Hazreti Ömerin İskenderiye kütüphanesini yaktırdığı rivâyetini bildiren Ebülferec, bu mühim vak'adan altıyüz sene sonra yaşamıştır. Halbuki, daha evvel hristiyan ve Mısırlı tarihçiler bu meseleden bahsetmemişlerdir. (John Davenport, Hazreti Muhammed ve Kur'ân-ı Kerîm, Ömer Rıza Tercemesi, S: 94). Diyarbekirli Saîd Paşa da şu mühim bilgiyi vermektedir: - İskenderiye kütüphanesi, Jül Sezarın Mısır seferi esnasında yapdı. "Diyokletiyen" İskenderiye şehrini yağmalattı. Teodosyüs zamanında "Serapeum" mektebi yıkıldı. Amr ibni Âs'ın Mısır fethinden evvel, eski eserlerden kırk cild kitap kalmıştı. İskenderiye'de kütüphane ve kitap yakılmasına dair esas kitaplarda hiç bir bahse rastlamadım. Sonraki bazı müverrihlerin verdikleri malûmatın hiç biri ana kaynaklardan değildir. Bütün bu rivâyetler, ibnül-İbrî'nin eserine dayanmaktadır. İbnül-İbrî Fransızlarca "Ebülferec" olarak tanınmıştır. Halbuki Ebülferec, Anadolu'da bir yahudinin oğluydy. Asıl ismi "Margrigoros" idi. Hicretin 622 (1226) tarihinde doğmuştu. (Mir'âtül'İber, C:
6, S: 116).
Hazreti Ömer, müslümanlığa diğer dinlerden hurafelerin girmesine, puta tapıcılık âdetlerinin sokulmasına hiç dayanamazdı.
Peygamberimiz, Hudeybiye barışından önce, Mekke'lilere karşı harb açabilmek için, bir ağaç altında ashâbdan bey'at almış ve bu hâdiseye "Bey'atürridvân" denilmişti. Sonraları, bu ağaç halk arasında mukaddes sayılmaya başlanmış, puta tapıcılığa gidilmesi ihtimalin! düşünen Ömer, derhal o ağacı kestirmişti. (İbn-i Sa'd, Tabakât)
Suriye'de Gassânî hükümdarı Cebele müslüman olmuş, parlak bir alayla Medine'ye gelmiş, Hazreti Ömer de bunun müslüman oluşundan memnun olmuştu. Ancak, Hacc zamanı, Kâ'be ziyaret edilirken, yüzbinlerce hacı arasında bir köle, Gassânî hükümdarının eteğine dikkatsizlikle basıvermiş. Cebele dayanamamış, hemen bir yumruk vurarak zavallının burnunu kırmıştı: Köle, Halifeye şikâyet edince, Ömer de Cebeleyi sorguya çekti:
- Köle, eteğime bastı. Saygısızlık gösterdi. Ziyaret yeri olmasaydı, başını kılıçla ikiye ayıracaktım!.. diye cevap verince, Halife Ömer:
- Sen suçunu itiraf ettin. Şimdi, onu memnun etmeye çalış! Yoksa, aynı muameleyi sana yapmasını emredeceğim, dedi. Cebele:
- Yâ Emîr! Bu nasıl olur? Ben hükümdarım. O, âdi bir köle değil mi? Ömer:
- Müslümanlıkta hükümdarlık, kölelik yok. Eşitlik var. Bir müslüman diğerlerinden iki şey ile ayrılır: Takvâ (Allah korkusu), sağlık. (Medeniyyet-i İslâmiyye Tarihi, C: 1, S: 50).
Cebele, Halife Ömer'in adaletinden korktu. Bizans'a kaçtı. Tekrar hıristiyanlığa döndü.
Hazreti Ömer, görünüşe aldanmaz, her meseleyi inceden inceye derinleştirirdi:
- Bir adamın şöhretine, görünüşüne aldanmayınız. Namazına kapılmayınız! Aklına, doğruluğuna bakınız! derdi. (Asr-ı Saâdet, C: 7, S: 499).
Hazreti Ömer, halife olduğu zaman, hareketlerini aşırı saydığı Velîd oğlu Hâlidi hemen başkumandanlıktan azletmiş, Suriye ordusu kumandanı Ebû Ubeydenin maiyyetine vermişti. Bu olayı anlatırken:
- "Hâlidi kumandanlıktan azledişim, kendisinin namus borcu bir hareketi bulunmasından veya kendisini sevmediğimden değildir. Bu iş, halkın Hâlide karşı pek fazla teveccüh göstermesinden ve onu her şeyde başarılı saymasından ileri gelmiştir. Maksadım: Bir insanın, yalnız başına, her şeyi başaramayacağını göstermekti." demişti (Taberî).
Hazreti Ömer, istikbal için endişeliydi. Ebûbekr, kendisini halife namzedi göstermişti. Fakat, Ömer bu namzedi bulamıyor, bir fitne zuhurundan ürküyordu. "Abdullah ibn-i Abbâs", bir gün, bu mesele hakkında Ömerin fikrini öğrenmek istemiş, Aşere-ı Mübeşşereden "Abdurrahman bin Avf" için, düşüncesini sormuştu. Ömerden:
- "Ne iyi adamdır. Fakat, vücutça zayıf, yaşça ihtiyardır." cevabını aldı. Sonra Talha hakkında Ömer:
- Zengindir. Güzel giyinir, süslü gezer, dedi Namzetliğini hoş görmedi. Zübeyr için:
Ticaretle uğraşır. Zengindir. Kileden. ölçekten bahseder, diye cevap verdi. İran fâtihlerinden "Kâdısiyye" muharebesi kahramanı, büyük kumandan Ebü Ubeydeden Sa'd İbni Vakkas hakkında da fikrini sordu:
iyi bir kumandan, cesur bir asker, değerli bir harb adamıdır. Ancak, askerlik başka şey, devlet reisliği başka şeydir. Tarzında cevap verdi. Osman için de:
-Zengindir, halîmdir. Ümeyye oğullarındandır. Kabilesi başına üşüşür. Diğer kabilelerin kıskançlığına yol açar. Fitne çıkar, dedi. Hazreti Ali hakkında da:
- Âlimdir. Âbiddir. Zâhiddir. Mücâhiddir. Bir lokma, bir hırkaya kanaatkârdır. Halifeliğe lâyıktır. Ancak, lâtifeyi, mizahı sever, mütalâasında bulundu. (Kısas-ı Enbiyâ, C: 5, S: 597).
Ne yazık ki Hz. Ömer, kimseyi namzet gösteremeden, Ebû lü'lü'adlı bir İranlı köle tarafından şehîd edildi. Katil, sabah namazında Ömeri, zehirli hançerle altı yerinden yaralamış, tutulduğu zaman, intihar atmıştı. Hazreti Ömer, ancak üç gün yaşayabilmişti. (Fezleke-i Tarıh-i Düvel-i İslâmiyye, S: 80). Katilin İranlı olması, intihar etmesi, cinayetin âdî olmadığını göstermektedir. Oğlunu namzed göstermesini isteyenlere, Büyük Ömer: - Bir evden bir kurban yeter: diye cevap vermiş, halifelik işini altı kişilik şûraya bırakmıştı. (Zübdetülkısas, C: 1, S: 143). Ebûbekr gibi, Ömer de Medine Mescidine bitişik, Resûl-i Ekrem'in "Hücre-i Seâdet" denilen türbesi yanına gömüldü. -radiyallahu anh- Mezarının yerini Hazreti Âişeden istemiş. Âişe de: - O yeri kendim için ayırmıştım. Memnunlukla Ömer'e bırakıyorum, demişti. (27 Zilhıcce 23/645).
(152) (Hazreti Ömerin İslâmiyyeti kabul ettiği sırada müslümanlar şunlardı: (Ebûbekr, Osman, Ali, Zeyd, Talha, Sa'd, Abdurrahman. Saîd, Ebû Ubeyde, Hamza. Ubeydetübnü Hâris, Ca'fer, Musâb ibn-i Umeyr, ibn-i Mes'üd, lyas ibn-i Ebî Rabia, Ebûzer, Ebû Selmân ibn-i Abdül'eseö, Osman ibn-i Maz'un, Zeyd ibn-i Hârise, Bilâl, Habbâb, Mikdâd, Suheyb, Ammâr, Âmir İbn-i Füheyre, Ömer ibn-i Anbese, Nuaym, Hâtıb ibn-i Ebil Hâris, Hâlid ibn-i Saîd, Hâlid ibn-i Bekir, Abdurrahmân ibn-i Cahş, Erkam, Üneys, Vâkıd, Sâib, Âmir ibn-i Rabia, Âmir ibn-i Bekir, Ebû Ahmed ibn-i Cahş) -radıyallahu anhüm- (Asr-ı Seâdet, c: 7, S: 44).


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz