Dördüncü Yıl: Dâvetin Açıklanması

        Mekke devrinin dördüncü senesiydi:
        Sana emrolunan şeyi açıkla! (Baş ağrıtırcasına anlat!) müşriklerden de yüz çevir (müşriklere aldırma!)(125)
        İlâhî emrini alınca, Rasûl-i Ekrem Mekkelileri, açıktan açığa müslümanlığa çağırmaya başladı. Artık, namazlarında, Kur'ân-ı Kerîmi sesli olarak okuyordu. Harem-i Şerîfe giderek, gelen âyetleri Kureyşîlere bildiriyor:
        - Ey Nâs! Muhakkak ben, Allah'ın hepinize gönderdiği Rasûlüyüm. O Allah, bütün göklerin ve yerlerin sahibidir. Ondan başka tanrı yoktur. Hem diriltir. hem öldürür! diyerek onları İslâma dâvet ediyordu:(126). Kendi hanelerini bıraktı. Ashâbdan "Erkam"ın evine taşındı. Erkamın bu evi: Safâ ile Merve arasında, Kâ'benin batı tarafında, Beyt-i Şerîfle aynı hizada bulunuyordu. İşlek bir yerdeydi, Pek çok zevât, bu evde İslâma girdiği için burası, İslâmın ilk beşiği sayıldı. "Dar-ı İslâm" adını aldı.
       
Vakta ki,
        - "En yakın akrabanı Allah'ın azabıyla korkut!" âyeti geldi: (127). Rasûl-i Ekrem, Safâ tepesine çıktı, en yüksek bir kaya üs-tünden:
        - "Ey Abdülmuttalib oğullan, Ey Fibroğullan, Ey Abdimenaf oğulları, Ey Zühreoğulları!"diyerek, oymak oymak, bütün akrabasını başına topladı. Onlara hitap etti:
        - "Ey Kureyş cemaati! Ben size, şu dağın eteğinde veya şu vadide düşman atlıları var! Hemen size saldıracak. Mallarınızı gasbedecek!" dersem, bana inanır mısınız? deyince, hep bir ağızdan: - Evet, inanırız. Çünkü. şimdiye kadar seni hep doğru bulduk. Senin yalan söylediğini duynnadık. " dediler.
        - Öyleyse. ben şimdi size, önünüzde şiddetli bir azab günü bulunduğunu, o zaman Allah'a inanmayanların o büyük azaba uğrayacaklarını haber veriyorum. Sizi o azabdan korkutmak için gönderildim.
        - Kureyş cemaati! sizin için benim halim. düşmanı gören ve ailesine zarar vereceğinden korkarak hemen haber vermeye koşan bir adamın hali gibidir.
        - Ey Kureyş cemaati! Siz uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi dirileceksiniz. Kabirden kalkarak Allah divanına varınca, muhakkak, dünyadaki bütün hareketlerinizin hesabını vereceksiniz! İyi işlerinizin mükâfatını da. kötülüklerinizin cezasını da göreceksiniz! O mükâfat: ebedî cennettir. Mücâzat da: daimî cehennemdir"
buyurdu (128).
        Rasûl-i Ekrem'in bu hitabesi, umumî bir muhalefetle karşılanmadı. Yalnız amcası: Ebûleheb, hiddetle ayağa kalktı: "Hay kuruyası! Bizi buraya bunun için mi çağırdın?" diyerek münasebetsiz sözleri ve hareketleriyle Hazreti Peygamberin kalbini kırdı ve "Tebbet" Sûresinin gelmesine sebep oldu. (129). Kureyşîler de toplanmış oldukları Safâ tepesinden ayrılarak dağıldılar. O sıralarda nâzil olan âyetler, hep kıyâmet gününün dehşetinden haber veriyordu (130).
        - Rabbinin âzabı muhakkak olacak. O âzabı defedecek bulunmayacak. O gün, gök iyiden iyiye çalkalanacak ve dağlar yerlerinden kopup oynayacak. îşte o gün Peygamberlerini yalan sayanların vay haline! Onlar daldıkları bir batakta oynayıp duruyorlar. O gün onlar ateşe sürüklenecek. İşte sizin yalan saydığınız cehennem ateşi bu! denecek.
        İşte bu esnada idi: Müşriklerin de, putlarının da aleyhinde bulunan Kur'-ân âyeti gelmiş, Kureyşîleri çileden çıkarmıştı. Bu âyette:
        - "Siz ve sizin (Allah'tan başka) taptığınız şeyler, hep cehennem odunu olacaktır. Varacağınız yer orasıdır. "
buyruluyordu: (131).
        O zaman, Kureyşîler küplere bindi. Müslümanlara karşı ateş püskürmeğe başladı. Müşriklerin kötülüklerinden ikincisi: "hakaret safhası" bu su-retle açılmış oldu. Bununla beraber, bu taşkınlıklar, İslâm Dininin yayılmasına mâni olamıyordu. Hemen her gün bir Kureyşlinin İslâma geldiği görülüyordu. Müslüman olanların çoğu: dünya malına ehemmiyet vermeyenlerdendi. Bununla beraber, aralarında "içleri temiz, şöhretleri temiz, vicdanları temiz" tüccar da vardı.
        Kureyşin uluları, nem muhafazakâr, hem de son derece maddeci ve ah-lâksızdı. Her kabile başkanının çeşitli bakımlardan puta tapıcılığın yaşamasında menfaatleri vardı. Müslümanlığın tutunması ve yayılması, bu kabile reislerinin menfaatlerine dokunuyordu. Tehlikeyi sezdiler. Yeni doğan İslâm Dininin ehemmiyetini anladılar. ilerlemesine mâni olmak için her çareye baş-vurdular. Önce Rasûl-i Ekrem'in amcası ve hâmîsi, aynı zamanda Hâşimîlerin reisi: Ebûtâlib'e birkaç defa müracaat ettiler. Sayıları ona yaklaşan bu heyetin içinde, Emevîlerin tanınmış başkumandanlarından Ebû Süfyan da vardı (132). Hazreti Peygamberden şikâyet ettiler. Rasûl-i Ekrem'i dâvâsından vazgeçirmesini Ebûtâlibden istediler:
        "Kardeşinin oğlu bizim dinimizi, ilâhlarımızı tahkir ediyor. Dedelerimizi, doğru yoldan sapmış gösteriyor. Bizim de hamakat içinde yaşadığımızı söylüyor. Ya kendisini bu işden vazgeçirirsin yahut Onun üzerinden himâyeni alırsın, biz Onun hakkından geliriz!" dediler.
        Ebûtâlib, heyetin ilk mücaraatini tatlılıkla savdı ve sesini çıkarmadı. Fakat Kureyşîler, Hazreti Peygamberin, eskisi gibi, vazifesinde devamını görünce dayanamadılar. Büyük bir hiddetle koştular, tekrar Ebûtâlibe başvurdular:
        - Kardeşinin oğlunu bundan vazgeçirmezsen hem sana, hem de Ona karşı geleceğiz. Artık, tahammülümüz kalmadı. Ne olacaksa olsun! iki taraf-tan biri helâk olsun, diğeri kurtulsun! sözleriyle tehditlere kalktılar (133).
        Ebutâlib bundan müteessir oldu. Durumun nezaketini de takdir etti. Yeğenini himâye etmekle beraber. Kureyşîlere karşı da koymak istemiyordu. Rasûl-i Ekrem'e bunu nezaketle açtı. Kureyşin tehdidi karşısında Hâşimîlerin tehlikeli mevkiini anlatmak istedi; Oğlum! dedi:
        - Beni de, kendini de koru! Bana bu kadar ağır bir yükü yükleme! Çünkü tahammülümün üstündedir."
        Peygamberimiz çok üzülmüştü. Kendisini artık, amcası da koruyamayacaktı. Öte yanda, müslümanlar henüz azdı ve zayıftı. Servetlerine ve kuvvetlerine güvenen Kureyşe karşı duracak bir halde değillerdi.
        Rasûl-i Ekrem'in Allah'tan başka yardımcısı yoktu. Fakat, sarsılmaz îmânına dayanarak, amcasına şöyle bir çıkışta bulundu:
        - Ey Amca! Allah'a yemin ederim ki, bu adamlar, güneşi sağ avucuma. ayı da sol avucuma koysalar, ben yine bu işden vazgeçmem.(134) dedi. Mübârek gözleri dolmuş yanından kalktı. Gitmek üzere yürüyüverdi.
        Vakıa, Ebûtâlib İslâm Dinine girmiş değildi. Fakat, Hazreti Peygamberi kendi evlâdı gibi sever ve Onu himâye ederdi. Yeğeninin böyle üzülerek yanından gitmesine dayanamadı. Hele Onun kesin cevabı karşısında büsbütün sarsılmıştı. Hemen arkasından seslendi:
        - Ey kardeşimin oğlu, gel! istediğini söyle! Yemin ederim ki, hiçbir şey karşısında seni asla teslim etmem!" dedi (135).
        Kureyşîlerden sonra Ebûtâlib, Hâşimoğullarıyla Muttaliboğullarını çağırttı. Durumu, onlara da anlattı. Rasûl-i Ekrem'in verdiği cevabı da bildirdi. Bunlardan, aile şerefi adına, Hazreti Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- in Kureyşîlere karşı korunmasını istedi. Ebûtâlibin bu teklifi, Ebûlehebden başka bütün aile tarafından kabûl edildi. Ebûleheb, Rasûl-i Ekrem'e karşı muhalefet edeceğini açıkça söyleyerek, düşman saflarına katıldı.
        Hazreti Peygamberle Ebûtâlib arasında cereyan eden konuşmalar, Kureyşin gözü önünde yapılmıştı. Kureyşîler, Ebûtâlibe yaptıkları bütün müracaatların faydasızlığını görmüşler, doğrudan doğruya Cenâb-ı Peygambere başvurmayı uygun bulmuşlardı:
        - Ey Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-! dediler. Sen soyca temiz, mevkice yükseksin! Şimdiye kadar, Arablar arasında kimsenin yapmadığını yapıyor, söylemediğini söylüyorsun. Aramıza ayrılık soktun. Bizi birbirimize düşürdün. Böyle hareket etmekten maksadın nedir?
        - Zengin olmaksa, sana istediğin kadar mal verelim. Kabileler arasın-da senden zengin kimse bulunmasın.
        - Reislik arzusundaysan, hemen seni kendimize baş yapalım Mekkenin hâkimi ol.
        - Yok, pek asîl bir kadınla evlenmek fikrinde isen, sana Kureyşin en güzel kadınlarından hangisini istersen verelim!
        - Eğer cinlerin, şeytanların şerrine uğramışsan, tabiplere götürelim, seni kurtarmak için her fedakârlığa katlanalım. Sen de bu dâvâdan vazgeçmeli-sin! dediler. Mal, servet ve kadın gibi, her türlü maddî menfaat teklifinde bulundular. Mevki ve reislik gibi mânevî vaadlerini ortaya koydular. Fakat Peygamberimizin bu teklifler karşısında, Kureyşîlere cevabı şu oldu:
        - Ben sizden hiçbir şey istemiyorum: Ne mal. ne mülk. ne saltanat ve ne de reislik! Tek dileğim şudur: Putlara. tapmaktan vazgeçiniz. yalnız Allah'a ibâdet ediniz! deyince, Ebûcehil: -Bundan başka isteğin yok mu? diye sordu: -Göğün güneşini elime verseler, yine bu dâvâmdan vazgeçmem!" cevabını aldı. Kureyşîler: -Bizim üçyüzaltmış tane putumuz varken, senin Tek Allah'ın nasıl Mekkeyi idare edebilecek" diyerek yanından ayrıldılar.
        "Hazreti Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-, hür bir muhitte doğ-muş, en yüksek bir aile içinde yetişmişti. Serveti yolundaydı. Mensup bulunduğu Hâşimoğullarının Mekkedeki dînî ve siyasî vaziyeti de çok iyi idi. Mevkiini yükseltmek için, servete, şerefe, siyasî ve dinî üstünlüğe ihtiyacı yoktu."(136).

        Müşrikler, Ebûtâlibe olsun, Rasûl-i Ekrem'e olsun, yapmış oldukları bütün müracaatların fayda vermediğini görmüşler ve anlamışlardı (137). Herke-sın gözünü yıldırmak, İslâm Dinine girişi durdurmak, müslümanlığın ilerlemesini önlemek için, şiddet siyaseti takibine başladılar. Bu suretle, müslümanlara karşı 'girişilen kötülüklerin üçüncüsü: "işkence devri" başlamış oldu. Vahşet derecesine çıkarılan bu işkencenin benzeri cihan tarihinde pek az görülmüş ve işitilmişti. Ancak, tatbik edilen vahşetler ve bütün işkenceler müslümanların kalbindeki Allah sevgisini ve din aşkını söndürememiş, bilâkis artırmıştı.
        Mekkeli müşrikler, ilk zamanlar, kabilesi ve ailesi kuvvetli ve kalabalık olanlara dokunamıyorlardı. Yalnız (Habbâb, Bilâl, Ammâr, Yâsir, Sümeyye gibi) kimsesizlere, köle ve cariyelere yapılmadık zulüm ve işkence bırakılmamıştı. Bunlardan:
        Hz. Habbâb: Kıpkırmızı kömürler üzerine yatırılmış, göğsüne de bastırarak, kömürler kararıncaya kadar kıvrandırılmıştı. Bir hayli zaman sonra, Habbâbin sırtı bembeyaz lekeler içinde olduğu görülmüştü. Habbâb demirci idi. Kureyşîlerden alacağı vardı. Kendisine - Önce Muhammedi inkâr et sonra ala-cağını al!" derlerdi. Habbâb da: - Onu asla inkâr etmem, kıyâmette Onunla beraberim." diye cevap verirdi (138).
        Hz. Bilâl: Halefoğlu Ümeyyenin Habeşli bir kölesiydi. Ümeyye, Bilâli hergün, öğle vakti alev saçan güneşin altında, çırılçıplak, kızgın kumlar üzerine yatırır, göğsüne de büyük bir taş bastırırdı. Müslümanlıktan dönmesi için, ölümle tehdit ederdi. Yine bir gün. Hz. Bilali sımsıkı bağlayarak ipini de boynuna geçirmış, sokak çocuklarının ellerine vererek, Mekke'de sürükletmişti. Habeşli Bilâl, bu korkunç işkence altında, bir aşağı bir yukarı giderken: - Ehad, Ehad! (yani) Allah bir, Allah bir!" der, "Tevhid" ederdi.
        Hz. Suheyb: Abdullah ibni Cüd'ânın azadlısıydı. Kureyşîler, Suheybi de bayıltıncaya kadar döverlerdi.
        Hz. Ammâr'ın babası Yâsir: Bir ayağı bir deveye, diğer ayağı diğer deveye bağlayarak, develer ters taraflara yollanarak canavarca parçalanmıştı (139).
        Hz. Ammârın annesi Sümeyye'nin ölümü de çok feci ve çirkin oldu. Sümeyye, kocasına yapılan vahşîce muameleye dayanamadığı için, Ebûcehile karşı şiddetli sözler söylemiş, Ebûcehil de Sümeyyenin mahrem yerine ok atarak zavallı kadını mızrak darbesiyle öldürmüştü.
        Hz. Ammâr: Gördüğü işkenceye tahâmmül edememiş, müşriklerin teklif ettiği küfrü söylemek zorunda kalmıştı. Kureyşîlerin ellerinden kurtulunca, ağlayarak Rasûl-i Ekrem'in huzuruna gelmiş, çektiklerini anlatmıştı. O zaman
        Hazreti Peygamber:
        - Eğer müşrikler, yine böyle eziyet ederlerse, yine öyle söyle!" buyurarak, Ammâra izin vermişti:
        - Kalbi îmân ile mutmain iken, dininden dönmeye zorlananlardan başka her kim îmân ettikten sonra, onu tanımaz, bir de küfre göğsünü 'açarsa işte bunlar Allah'ın hışmına uğrarlar, olduğu bildirilmektedir. (140)
        Hazreti Ebûbekr -radıyallahu anh- yedi tane köle ve cariyeyi, sahiplerin-den satın alârak, bu korkunç işkencelerden kurtarmış ve azad etmişti. "Bilâl Habeşî, Âmir gibi erkekler; Lebîne, Züneyre, Nehdiye gibi kadınlar bu azadlılar arasındaydı"(141).
        Kureyşin bu zulüm ve haksızlıklan, sonraları yüksek ailelere de tatbik olunmağa başladı. Bütün müslümanlar, müşriklerin bu kötülüklerini görüyordu. Yüksek aileden olanlara kendi akrabası eziyet ederdi. Hazreti Osman, amcası tarafından dövülmüş, Ebûzer, Zübeyr, Sa'd ibni Ebî Vakkas gibi zâtlar da çeşitli zulümlere uğratılmışlardı.
        Mekkeli müşrikler, önce Rasûl-i Ekrem'in aleyhinde bulunamıyorlar, Hâşimîlerden çekiniyorlar, Ebûtâlibin himâyesinde bulunduğu için, kendisine el süremiyorlardı. Yalnız kimi: "mecnûn!", kimi "falcı", kimi "şâir!" kimi: "yalancı!" kimi de: "sihirbaz!" diyorlardı.Sonraları, aklı başında bulunan insanların, etrafında toplandığını görünce, Ona karşı da saldırmağa başladılar. Geçeceği yoluna diken döküyorlar, üstüne murdar şeyler atıyorlar, kapısına kan sürüyorlar, aleyhinde herşeyi söylüyorlardı. Pislikleri, Onun evi önüne atan Ebûlehebin karısı Ümmü Cemil idi. Ebûcehil de murdar şeyleri atardı. Rasûl-i Ekrem bir defasında Harem-i Şerifte namaz kılarken, üzerine Ukbetübnü Ebû Muayyat saldırarak boğmak istemiş, fakat, Ebûbekir yetişerek Hazreti Peygamberi kurtarmıştı.
        Müşriklerin, Hazreti Peygamber Efendimiz hakkındaki bütün bu iftiralarını Kur'ân-ı Kerîm reddetmektedir.
        Bu Kur'ân, bir Resûl-i Ekrem'in sözüdür. Yoksa şâir sözü değildir. Ama siz ona pek az inanıyorsunuz. O, falcı sözü de değildir. Lâkin onu siz pek az düşünüyorsunuz. Bu Kur'ân, bütün âlemlerin Rabbi (Tanrısı) tarafından indirilen vahydir. Eğer o elçi (Muhammed), kendiliğinden bizim adımıza birtakım sözler uydurmaya kalkışsaydı. Onu kudret-i ye-minimizle yakalar, sonra da şah damarını koparırdık. (142)


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz