Bi'set, İlk Vahy, Vahyin Fâsılaya Uğraması

        Bi'set, "Allah" tarafından bir Peygamberin gönderilmesi demektir. Gönderilen Peygambere de "İlâhî Meb'ûs" denir. Ancak, İlâhî vahye nâil olan Peygambere "Nebî" adı verildiği gibi, İlâhî vahy ile beraber, İlâhî hükümleri ümmetine bildiren Peygamberlere de "Rasûl" denilmektedir. Rasûl ile Nebî arasında şu fark var:
        Rasûl: Kitap sahibi, şerîat sahibi.
        Nebî böyle değildir. Nebî, kendinden evvel gelen Resûlün şerîatine halkı dâvet vazifesiyle görevlidir. Bütün Resûllere "Nebî" denir. Fakat, Nebîlere "Rasûl" denilemez. Hazreti Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- hem Nebîdir, hem de Rasûl.
        Peygamberimiz Efendimize kırk yaşında "Nebîlik" geldi. Bir müddet sonra da "Resûllük". Ötedenberi, Mekke ahalisi arasında "zâhidler" ve "hanîfler" bulunurdu. Bunlar, Receb ayında, Mekke civarındaki inziva mahallerine giderler, tefekküre dalarlardı. Her birinin "Hirâ" dağında belli yeri vardı. Rasûl-i Ekrem de yaşlandıkça yavaş yavaş dünya işlerini bırakarak inzivaya (köşeye) çekilmeye başlamıştı. "Eşhür-i Hurum" denilen aylarda, Mekke civarında Hırâ dağında bir mağaraya çekilir, derin tefekküre dalardı." (103).
        Asr-ı Saâdet der ki:
        - Hazreti Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Mekke'den üç mil (bir saat) mesafede Hırâ (Nûr) dağına gider, orada aylarca murâkabeye (kal-ben Hakka yönelmek) varırdı. Peygamberimiz buraya giderken, azığını birlikte götürür, bunlar bitince evine döner, sonra tekrar giderdi," (104).
        Aynî (vefâtı: 855/1451): - Peygamberimizin ne suretle ibadet ettiği sorulacak olursa, bunun tefekkür ve ibretten ibaret olduğunu söyleriz, demişti. Peygamberimizin büyük dedesi Hazreti İbrâhim de, Peygamber olmazdan önce, bu tarzda ibâdet ederdi."
        Buhârîyi şerh eden diğer şarih İmam Kastalânî de (vefatı: 923/1517)
        - "Vakta ki, Fahr-i Kâinât kırk yaşına erdi. Hak Teâlâ, cemi-i insé'ü cinne Peygamber kıldı. Nübüvvetle müşerref olduğu gün, rivayetin en meşhuru.'Şehr-i Ramazânın 17 nci Pazartesi günüydü. "Ramazân-ı Şerîfte meb'ûs oldu" diyenlerin delilleri budur ki, Hazreti Kur'an, Ramazân ayında inmeğe başlamıştır (105). Bazıları dahi, Kur'âni Azîm "Kadir Gecesi"nde, göklerde olan "Beyt-i İzzet" e cümleten nâzil oldu (106). Andan sonra, yeryüzüne tedricen yirmiüç yılda indi. Demişlerdir." (107).
Buhârî'nin muhtasarı Tecridde ilk vahy şöyle rivayet edilmektedir:
        Ûmmülmü'minîn Âişe - radıyallahu anha- dan:
        - Şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- in ilk vahy başlangıcı uykuda, rü'yay-ı sâliha (sâdıka) görmekle olmuştur. Hiç bir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi vâzıh ve âşikâr zubur etmesin. On-dan sonra, kalbine yalnızlık mehabbeti ilka olundu. Artık (Cebel-i) Hirâdaki gar içinde halvet güzin olup orada ehlinin yanına gelinceye kadar, adedi muayyen günlerde taabbüd eder ve yine azıklanıp giderlerdi. Sonra, yine Hadîce nezdine avdet edip bir o kadar zaman için, yine azık tedarik ederdi. Nihayet. Rasûlullah, bir gün Hirâ dağındaki garda bulunduğu sırada (emr-i) Hak (yani vahy) geldi. Şöyle ki. Ona melek gelip "İkra' - Oku" dedi. O da "Mâ ene bikariin - Ben okumak bilmem " cevabını verdi. Zât-ı Akdes-i Risâletpenâhi buyurdu ki: O zaman melek beni alıp takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra. beni bırakıp yine "İkra'" dedi. Ben de ona "Mâ ene bikariin" dedim. Yine beni alıp ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra, beni bırakıp yine "İkra" dedi. Ben de "Mâ ene bikariin" dedim. Nihayet, beni alıp üçüncü defa sıktı. Sonra, beni bırakıp:
        --- Oku! Herşeyi yaratan insanı kan pıhtısından vücuda getiren Rabbin adına oku! Kalemle yazı yazmayı öğreten, insana bilmediğini belleten, lütuf ve keremde erişilmez mertebede olan Rabbin hakkı için oku!" dedi. Bunun üzerine, Rasûlullab, (kendisine vahyolunan) bu âyet-i kerîmeyi telâkki etti. (Korkudan) yüreği titreyerek döndü ve Hadîce binti Huveylidin yanına girerek:

        "Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!" dedi. Korku zâil oluncaya kadar, vücûd-i mubârekini sarıp örttüler. Ondan sonra, (Rasûlullah) vukuu hali Hadîceye nakletti. "Kendimden korktum" dedi. Hadîce -radıyallahu anha-:"Öyle deme! Allah'a kasem ederim ki, Allah -celle celalühü- hiçbir vakit seni utandırmaz (mahrum etmez). Çünkü sen, akrabana bakarsın. İşini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin. Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak yolunda zuhur eden hâdiselerde (halka) yardım eder-sin." Bundan sonra, Hadîce, Hazreti Rasûl-i Ekremi birlikte alıp amcazâdesi "Varakatübnü Nevfel"e götürdü. Bu zât cahiliyyet zamanında nasârâ dinine girmiş bir kimse olup İbrânîce yazı bilir ve İncilden öteberi yazardı. Varaka, gözleri görmez olmuş bir ihtiyardı. Hadîce, Varaka'ya:
        - "Amcam oğlu, dinle de bak. Kardeşinin oğlu ne söylüyor?" dedi. Varaka:
        - "Ne var kardeşimin oğlu?" diye sorunca, Rasûlullah, gördüğü şeyleri kendisine haber verdi. Bunun üzerine, Varaka dedi ki:
        - "Bu gördüğün, Allah Teâlânın Mûsâ'ya gönderdiği Nâmûs-i Ekberdir. Ab, keşki senin dâvet günlennde genç olaydım! Kavmin seni çıkaracakları zaman, keşki hayatta olsam!" Bunun üzerine Rasûlullab -sallallahu aleyhi ve sellem- :
        - "Onlar beni çıkaracaklar mı ki?" diye sordu. O da: "Evet! (Zira) senin gibi bir şey getirmiş (vahy tebliğ etmiş) bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın. Şayet senin dâvet günlerine yetişirsem, sana son derece yardım ederim." cevabını verdi. Ondan sonra çok geçmedi. Varaka vefatetti. (O esnada) fetret-i vahy vuku buldu (bir müddet vahy kesildi)." (108).
        "Alâk" sûresinin ilk beş âyeti, ittifakla, Hazreti Peygamber Efendimizin ilk telâkki ettiği âyetlerdir. Bu âyetlerin açıklanmasını İslâm-Türk Ansiklopedisinden okuyalım:
        - Oku! Her şeyi oku! Allah'ın kitabını oku! Allah'ın âyetlerini oku! Tabiat kitâbını oku! Beşerin bütün tarihini oku! İlmin her sahifesini oku! Her hakîkati oku! Daima oku! Hidâyete varmak için oku! Dalâletten uzaklaşmak için oku! İmânını bütünleştirmek için oku! Ve bunun için Allah adıyle oku. Yaratan Rabbin adıyla oku! insanı bir kan pıhtısından yaratan, fakat ona her şeyi okumak ve aydınlatmak, her şeyi anlamak ve anladığını yaşatmak imkânlarını veren Yüce Rabbin adına oku! insana okumak nimetini ihsan ile en büyük lutru gösteren Allah'ın adına oku! Öğrenmek için oku! Kudret kaleminin bu âleme çizdiği her satırı oku! İnsana bilmediğini öğreten Allah'ın adına oku!
        İslâm hidâyetinin bütün insanlığa ilk hitabı budur. Ve beşerin telâkkîettiği en yüksek hidâyet budur. Çünkü, bu hidâyet bilgiye dayanır ve bilgiyi her şeye üstün tutar. Fakat, onun bilgiye verdiği üstünlük, tahakküm üstünlüğü değildir. Hidâyet üstünlüğüdür. Doğru yolu göstermek üstünlüğüdür. Çünkü, bilginin tahakkümü de beşeri, bugün de bir örneğine şahid olduğu-muz, sefalet ve ızdıraba sevkeder ve ancak, bilginin hidâyeti, saadet ve refah getirir.
        Onun için, müslümanlığın ilk hitabı "Oku!" emridir. Fakat müslümanlık, bütün hidâyetin ve bütün rahmetin menbaı "Allah adıyla oku!" demeyi de ihmal etmez. Ve bütün bilginin hidâyet ve rahmet bilgisi olmasını, felâket ve tahrip bilgisi olmamasını ister.
        Beşeriyyetin büyük felâketlere sürüklendiği bu devirde, bütün insanlığın muhtaç olduğu en büyük ihtar, ilmin de tahakkümünden ve bu tahakkümü istismar eden âmillerden kurtularak, ilim ve fennin yalnız, hidâyetine gönül bağlamaktır. Hakîkî ilerlemenin, sulh, adalet ve emniyetin de temeli ancak budur, ancak bu hidâyettir." (109).
        İlk vahyin bu şekilde başladığını, İbn-i İshâk (vefatı: 151/768), Zührîden (vefatı: 122/739), o da Urveden (vefatı: 94/712), o da Âişeden (vefatı: 58/677), o da Rasûl-i Ekremden rivayet etmiştir.
        İlâhî vahyin hakîkatini, İlâhî Peygamberlerden başka hiç kimse bilemez. Memleketimizin en yüksek Hadîs âlimi rahmetli Ahmed Naîm Bey der ki:
        - Vahyin mahiyyeti, Peygamberlerden başkasına malûm değildir. Vah-yi, başkasının anlatmaya kalkması, körlerin renklerden bahsetmesi gibi olur. Ancak, nüzûlü zamanında hazır olanların gördükleri bazı eserlerini bildirmek mümkündür. Vahyin başlıca sekiz mertebesi vardır:
       
Birinci mertebe: - Sadık rüyadır. Ümmülmü'minîn Âişe-i Sıddîka radıyallahu anha- nın haber verdiği üzere Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-, hiçbir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi, açık ve âşikâr zuhur etmesin. Hattâ, İbn-i İshâkın rivayetinden anlaşıldığı üzere, "Vahy Kıssası" başlaması da, o günden evvelki gece içinde - ayniyle uyanıkken vâki olduğu gibi - rüyada da vâki olmuştur. Vahyin uyku halindeyken de nâzil olabileceğini bilen sahâbe-i kirâm, Rasûl-i Ekrem uyurlarken her ne olursa olsun, kendiliklerinden uyanıncaya kadar uyandırmazlardı. Uyanıkken her ne nâzil olmuş ise, evvelce rüyada da bir kere nâzil olmuş olduğunu iddia eden de vardır.
       
İkinci mertebe: - Uyanıkken melek, Rasûl-i Ekrem'e görünmeksizin kalb-i şerifine ilka eder ki, bunun mücerred ilhamdan ibaret olmayıp ilâhî vahy olduğuna Cenâb-ı Hak zarurî bir ilim yaratırdı.
       
Üçüncü mertebe: - Melek bir insan suretinde nâzil olup kendilerine hitap eder. Kendileri de bütün söylediklerini, ibaresiyle noksansız hüsn-i telâkkî buyurup ümmetine tebliğ ederlerdi. Cibrîl -aleyhisselam- çok defa, pek güzel olan "Dihyetübnü Halîfetelkelbî" (vefatı: 54/673), suretine girerdi. Başka surete girdiği de vâkidir. Nitekim; îmân, İslâm ve ihsanı sualler irad ederek, ümmetine talim etmek üzere bir "a'râbî" suretinde geldiği Buhârî ile Müslimde rivayet ediliyor.
       
Dördüncü mertebe: - Melek, Rasûl-i Ekrem'e, çan çıngırtısına benzer, korkunç bir sada ile hitap ederdi. Bu ses, ya o meleğin kendi yahutta kanadının sesidir. Bu ses devam ettiği müddetçe, Peygamberin kalb-i şerîfleri, Allah hitabının heybetiyle titreyerek, vârid olan kavl-i kerîmin birdenbire yüksek mefhumuna yol bulamaz ise de, açıldıktan sonra, söylenen yüksek kelâma,kalbde gayet açık olarak yerleşmiş bulunurdu. Vahyin hangi mertebesinden olursa olsun, Rabb-i İzzetin hitabını ister vasıtasız ister vasıtalı telâkkî etmek, beşeriyyet kisvesinde bulunan Peygamberler için korkunç ise de, bu nev'i en şiddetli olurmuş. Bunun da sebebi, Rasûl-i Ekrem'in vahy esnasında in-sanlık tabiatinden birdenbire çıkıp meleklik vaziyetine girmesi olsa gerektir. İşte, beşerî sıfât ile melekî telkînin verdiği cismânî yorgunluk o dereceye varırmış ki, en soğuk günde bile şakır şakır terler, üzerine bindikleri deve bile tahammül edemeyerek yere çökermiş. Nitekim, Arafat'ta, Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- deveye râkip iken "Sûre-i Mâide"nin nüzûlünde bu hal vuku bulmuştu. Devenin bacakları, az kalsın hurdahaş oluyordu. Bir defa da, mübârek dizleri, vahy kâtiplerinden Zeyd ibni Sâbiti Ensârî'nin dizi üstünde iken bu türlü vahy gelmişti. Zeydin dizine o kadar ağırlık çökmüş ki, kırılacak gibi bir şey hissetmiş.
       
Beşinci mertebe: - Cibrîl -aleyhisselâm- ın, suret ve hey'et-i asliyye ile görünüp vahyetmesidir. Bu, iki defa vâki olmuştur. Birincisi: yeryüzündeki, bi'setin ilk zamanında ve fetret-i vahyden sonra, Cebel-i Hirâda idi. Bu korkunç manzaraya "Beşeriyyet-i Muhammediyye" bile büsbütün tahammül edemeyerek, görür görmez hemen durdukları yerde baygın düşüp kalmışlardır. İkincisi: Mi'rac gecesi "Sidretülmüntehâ" yanında olmuştur.
       
Altıncı mertebe: Mi'rac gecesi, semâvatın fevkindeyken, beş vakit namazın farzı hakkında kendilerine melek vasıtası olmaksızın vahy buyurulmasıdır ki, Kelâm-ı İlâhîyi vasıtasız istimâ' buyurmuşlardır (duymuşlardır). Hitabın bu nev'i rü'yetsizdir.
       
Yedinci mertebe: - Yüzyüze ve hicapsız olarak "tekellüm" vâki olmasıdır. Mi'rac gecesi rü'yetle beraber hitab vukuu yalnız Rasûl-i Ekrem'e nasib olmuştur. Bazı ulemâ, bunu uzak görmüşlerdir.
       
Sekizinci mertebe: - Rüyada "müşâhede-i cemâl" ile vahye ve hitaba mazhar olmaktır (110).
        Rasûl-i Ekrem'e, ilk gelen vahyden sonra, bir müddet için, İlâhîvahyin arkası kesilmişti. Prof. Ahmed Nâim Bey, "Fetret-i vahy" hakkında da şu bilgiyi vermektedir:
        - "İnkıtâ-i vahy (vahyin kesilmesi) müddeti hakkında muhtelif rivayet var. En azı: 15 gün, en çoğu: üç senedir." (111).
        Asr-ı Seâdette şu satırları okuyoruz:
        - İlk vahyden sonra, Rasûl-i Ekrem birkaç gün İlâhî vahyi telâkki etmeyince, dağların tepesine tırmandığı, çok ıztırap duyduğu ve dağların tepelerinden yuvarlanmak ister gibi olduğu rivayet edilmektedir. Fakat, bu sıralarda, melek tekrar görünerek: "Yâ Muhammed, sen hakîkaten Allah'ın Peygamberisin!" der, bu söz Ona tesellî verir ve Onun azmini artırırdı. İlâhî vahy yeniden kesilecek olursa, Peygamber yine kendini uçurumlara atmak ister, fakat, melek yine görünürdü."
        Hâfız ibn-i Haceril Askalânî (vefatı: 853/1449), bu mevzûda, münekkidleri de ve tenkidlere verilen cevabı da kaydetmektedir, Münekkidler derler ki:
        - "Hazreti Muhammed'in nübüvvetinden şüphe etmesine imkân var mıdır? Sonra, Onun bir şüphesi olsa, bu şüpheyi, bir hıristiyan olan Varakanın sözleri mi izâle ederdi?
        Buna, bir muhaddis de şöyle cevap vermektedir:
        - "Nübüvvet, o kadar muazzam bir vazifedir ki, onu kolaylıkla deruhte etmeğe imkân yoktur. Rasûl-i Ekrem bu sahaya tedricen sevkolunmuş, evvelâ, sâdık rüyalarla alıştırılmış, fakat birdenbire meleği görünce, beşerî fıtratı dolayısıyla ürkmüştü. Hadîce Ona tesellî vermiş, Varaka da Onu teyid edince, içine itminan gelmişti."
        Asr-ı Seâdet eserinin değerli müellifi, bütün bu bilgileri verdikten sonra, şu mühim soruyu ortaya koyuyor da diyor ki:
        - "Râvîlerin bu rivayeti karşısında hayret etmemek mümkün değildir. Gûya, Rasûl-i Ekrem, meleği görünce korkmuş, kendisine tesellî verildiği halde kendisini dağlardan yuvarlamak, uçurumlara atmak istemiştir. Acaba başka bir Peygamber, "nübüvveti" hakkında böyle bir şüphe beslemiş midir?" (112).
        Mevlânâ Muhammed Alî de şu mütalâada bulunmaktadır:
        - "Rasûl-i Ekrem'in bu devre esnasında, dağların başına tırmanarak kendisini yuvarladığına dair naklonunan rivayetler esassızdır. Rasûl-i Ekrem'in intihar etmek istediğine dair dermeyan olunan rivayetler, Onun ahval-i rûhiyyesine tamamiyle aykırıdır. En genç yaşındanberi Peygamberimizin kalbi, beşerin hâlini ıslâh, beşeriyyeti teceddüde mazhar etmek emeliyle yanıyordu. Nihâyet "Fetret-i vahy" sona erdi. inkıtâ-ı vahy (vahyin kesilmesi) İlâhî bir hikmete dayanıyordu. Vahyin telâkkisi esnasında Hazreti Muhammed'in duçar olduğu ıztıraplar, vücudu üzerinde görülüyordu. Bununla beraber, altı ayı geçmediği muhakkak olan "fetret" ten sonra, aynı şiddetle olmamakla beraber aynı hisleri duymuştu." (113).
        İbn-i Abbâsa göre, fetret-i vahy (iki vahy arası) pek kısaydı. Câbir ibni Abdillâhil Ensâri -radiyallahu anh- dan şöyle bir hadîs rivayet edilmektedir:
        - Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- fetret-i vahyden bahsederken, söz arasında buyurdu ki
        - Ben (birgün) yürürken birdenbire gökyüzü tarafından bir ses işittim. Başımı kâldırdım. Bir de baktım ki. "Hirâ" da bana gelen melek (Cebrâîl), sems ile arz arasında bir kürsi üzerinde oturmuş. Pek ziyade korktum. (Evime) dönüp:
        - "Beni örtün, beni örtün!" dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri:
        Ey örtüsüne bürünen! Kalk, artık azâb ile korkut! Rabbinin adını yücelî (namazda tekbir getir!) Elbiseni temizle! Pislikleri (putları) defeyle" -Müddessir Sûresi 1-5- âyet-i kelimesini inzâl etti. Artık vaby (hızlandı) da ardı kesilmedi (113a).
        Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır merhum da şu kıymetli mütâlaada bulunmaktadır:
        - Hazreti Âişeden, vahyin evveli ve Kur'ân nüzûlünün başlangıcı olduğu, rivayet edilmişti. Sahîh-i Müslim, bu hadîsi müteaddit tariklerle rivayet eylemiştir. Gerçi Hazreti Âişenin zamanı vak'aya yetişmemiş olduğu malûmdur. Fakat böyle olması, hadîsin "mürsel" (yani ilk râvînin kaldırılmış) olmasını iktiza etmez. Beyan tarzı gösteriyor ki, hadîsin baş ve nihayet tarafları değilse bile, fıkrası, bizzat Peygamberin lisanından alınarak rivayet edilmiştir.
        Demek ki, Cenâb-ı Hak, kitabının Fâtihasını inzâl etmeden evvel, bidayette Resûlünü hazırlamış ve Ona Rabbinden bir "kitap" ihsan olunacağını iş'ar için, evvelâ kırâete (okumağa), sâniyen kalemle kitâbete (yazmağa) tergip etmiş ve bunlara "Rabbinin ismiyle" başlanmasını emreylemiş ve bu hazırlıktan sonra kitâbının ilk sûresini esas olarak ihsan buyurmuştur." (114).
        Prof. İsmail Hakkı izmirliye göre, ilâhî vahy: 22 yıl 2 ay, 22 gün sürmüştü (114a).
        Rasûl-i Ekrem'in yirmiüç yıldan ibaret bulunan "Peygamberlik Hayatı'nın bir kısmı Mekke'de, bir kısmı da Medine'de geçtiği için, Kur'ân âyetleri de: Mekkeli âyetler, Medineli âyetler olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
        Âyetlerin bir araya gelmesiyle "sûre"ler hâsıl olmuştur. Kur'ân-ı Kerîmde 114 sûre vardır. "Keşşâf" Tefsiri sahibi meşhur Zemahşerîye (Ebülkasım Cârullah Mahmud ibni Ömer, vefatı: 538/1143) göre, Kur'ân âyetleri:
        "6666" dır. İbn-i Kemâl (Kemâl paşazâde Ahmed Şemsüddîn Efendi, vefatı:
        (940/1533), Kur'ân âyetlerini manzum olarak şöyle anlatmıştı:
        Bilmek istersen eğer sen aded-i âyâtı, Cümlesi altıbin ve altıyüzaltmışaltı. Bindir vad-i beyanda anın, bini vaîd. Binidir emr-i ibâdet, bini nehy'ü tehdid. Bini emsâl ü iberdir, bini ahbar u kısas. Beşyüzü âyâtı halâl ile harama muhtas. Buldu yüz âyeti tesbîh u duâda çûrüsuh. Altmışaltısı dahi nâsıh ile mensüh.
        Yani bu âyetlerin bini: emir, bini: nehy (yasak), bini: va'd (mükâfat), bini:
        vaid (mücâzât), bini: kıssa, bini: emsâl (atasözleri), beşyüzü: halâl ile harâm, yüzü: duâ, altmışaltısı: nâsih ile mensûh (değiştiren ve tamamlayan) dur.
        Kur'ân sûrelerinin 93 ü Mekkeli, 21 i Medinelidir. Mekkeli sûreler: 12 yıl, 5 ay, 13 gün içinde Mekke'de nâzil olduğu gibi, Medineli sûreler de: 9 yıl, 9 ay, 9 gün içinde Medinede inmişti.
        "Mekkeli sûrelerin, insanları Allah'a inanmağa dâvet ettiğini, fakat, Medine sûrelerinin, bu îmânı ameller şeklinde tezahür ettirdiğini görürüz. Mekkî sûrelerde insanlar iyilikler yapmağa dâvet olunuyor, fakat, Medine sûrelerin-de iyiliğin ne gibi amellere dayandığı gösteriliyor. Mekke sûrelerinde en faz-la "Tevhîd" akîdesinden bahsedildiği halde, Medine sûrelerinde iyiliğin ve fenalığın ne olduğu mufassal bir surette izah olunuyor." (115).
        "Sûreler birbirlerine müsavi değildir. En uzunu: Bekara Sûresi, en kısa-sı: Kevser Sûresidir (116).
        İzmirli merhûm, nüzûl tarihi olarak, Mekkeli sûreleri şöyle sıralamış: 1) ikrâ' Alâk Sûresi, 2) Nûn - Kalem Sûresi, 3) Müzzemmil Sûresi, 4) Müddessir Sûresi, 5) Fâtiha Sûresi... ilâah... Kahireli imam Süyûtî (Celâlüddîn, vefatı:
        (911/1505) de adlı eserinde, Mekkeli sûreler:
       
1) Fâtiha, 2) İkra', 3) Nün, 4) Müzzemmil, 5) Müddessir... olarak sıralanmıştı.
        Ancak, "Hâl-i hazırda elimizde bulunan Kur'ân nüshalarında âyetler ve sûreler, nüzûl tarihine göre tertip olunmamıştır. Bütün deliller, Kur'ân-ı Kerîmin bugünkü şekliyle, Rasûl-i Ekrem tarafından tertib olunduğunu isbat ediyor."(117).
        İlk nâzil olan "İkra'-Alâk" Sûresinin ilk beş âyetiydi. En sonra gelen de "Bekara" sûresinin 281 inci ayeti oldu (118). Bekara Sûresine aid bulunan bu âyet-i kerîme, bayramın birinci günü gelmişti. Vedâ Haccında Arafat'ta nâzil olan "Mâide" Sûresinin üçüncü
        - Bugün ben dininizi tamamladım âyeti ise Kur'ân-ı Kerîm'deki ahkâm âyetlerinden en son nâzil olan âyettir.(119)
        Kur'ân âyetleri, ihtiyaca göre, zaman zaman nâzil oldukça, Fahr-ı Kâinât Efendimizin huzurlarında, vahy kâtipleri tarafından yazılır, birer suretleri saklanırdı. Aynı zamanda ashâb tarafından bellendiği gibi, hâfızlar da ezber ederlerdi. Ancak, zaman müsait olmadığından bir cild içinde, bir mushaf halinde toplanamamış, bu mühim vazife. ilk halife Ebûbekr -radıyallahu anh-a kalmıştı. Çünkü, son âyetin gelişinden sonra, çok geçmeden (seksenbir gün sonra) Rasûl-i Ekrem Efendimizin irtihalleri vuku bulmuştu (1 Rabîulevvel 11/27 Mayıs 632).
 


Dipnot

M.Zekâ Konrapa

Peygamberimiz