![]() |
Cahiliyyet Devrinde
Dünya ve Arabistan'ın Durumu
Kur'ân-ı
Kerîm, "cahiliyyet devri" hakkında şöyle buyuruyor:
— Fesat, karayı ve denizi kapladı.
"(66).
— İnsanların kendi elleriyle işledikleri günahlar
yüzünden fesat, karada ve denizde zuhur etti. (66).
Bu âyet-i kerîme, Arap müşrikleriyle
yahudilerin ve hıristiyanların sosyal durumunu, dünyanın her tarafında hüküm sürmekte
olan fesadı bildirmektedir.
Halbuki, cihanın ahvalini haber vermiş
bulunan Peygamberimiz, "ümmî" idi. Dünyayı gezip dolaşarak çeşitli
memleketlerin hallerini incelemesi mümkün olamazdı. 0 zaman, gazete vesaire de yoktu.
Fakat, dünyanın ahvali, Resûlullah ağzıyla, Kur’ân’ın haber verdiği şekildeydi.
Câhiliyyet devrinde fesadın ve aşağılığın her tarafı kaplamış olduğu, tarihî
bir hakikatti. Doğunun eski irfan kaynağı bulunan Hind, korkunç bir durumdaydı. Fenalık
burada o derece üstün idi ki, faziletli insanlar bile çirkin renklerle gösteriliyordu.
Çin ve İran da aynı durumda bulunuyordu.
Mûsevîlik, Brahmanlık, Buddîlik, Zerdüştlük,
Konfüçyüs gibi mezhepler, insanlara doğru yolu göstermekten âciz bir haldeydi.
Bunlara bağlanan in-sanlar da, fazilete inanmak şöyle dursun, ahlâksızlığı bile ilâhî
bir emir gibi tanıtmaya çalışıyorlardı.
O çağda dinlerin en yenisi sayılan hıristiyanlık
da artık, bütün saflığını kaybetmişti. Bu yüzden, İskoçyalı bir (İngiliz) müsteşrik:
William Muir, yedinci mîlâd hıristiyanlığı için, "fâsit bir hıristiyanlık"
demekten kendini alamamıştı (67).
Hakikatte hıristiyanlık da, o zaman bir
gerilik içindeydi. içki, kumar, fu-huş son derece yaygındı.
Lâtinlerin Batı Roma İmparatorluğu, siyasî,
dinî, ahlâkî ve iktisadî birtakım buhranlar yüzünden yıkılmıştı (476).
Greklerin Bizans imparatorluğu ise, din kavgaları, siyasî karışıklık ve bitmez tükenmez
isyanlarla tedricî bir su-rette çöküyordu.
Ortaçağın bu asrında, bütün dünyayı
haksızlık ve sefalet kaplamıştı. O zaman Arabistanın iki büyük komşusu vardı.
Bizans adını alan Doğu Roma ile Bizansın müthiş düşmanı bulunan İran, korkunç
bir uçuruma doğru sürükleniyorlardı. Medenî dünyanın bu iki devleti görünüşte
parlaktı. Fakat için-den çürümüş, ruhunu ve karakterini kaybetmiş haldeydi.
Artık, yeryüzünü karanlıklar kaplamış,
insanların rûhları da, itikadları da, hareketleri de büsbütün bozulmuştu. Bütün
dünyayı zulüm, içtibdat, cehalet ve sefalet inletiyordu. Yalnız Araplar değil,
insanlık âlemi de maddî ve rûhî ıztıraplar içinde kıvranıyor, kurtuluş çareleri
arıyordu. Fesadın bu derece umumîleştiği, dünyatarihinde görülmemişti. İnsanlar,
"fazilet" adına her kötülüğü yapmaktan çekinmiyorlardı.
O tarihlerde Arabistanın durumu da şöyleydi:
Bir defa Araplar, İranlılarla, Bizanslılarla,
yahudilerle, Asurlularla, Bâbilliler, Mısırlılar ve Habeşilerle komşu bulunuyorlardı.
Umumî panayırlar kurulurken, her taraftan bu
panayırlara akın akın ahali gidiyordu. Panayırların başlıcaları: Ukâz (Nahle ile
Tâif arasında, olimpiyatlara, sergilere benzeyen bir tefahur çarşısı), Mecenne
(Mekke'ye yakın), Zilmecâz (Huneyn Vâdîsi yanında), Müşakkar (Bayreynde) idi.
Arablar, komşularıyla temasta bulundukları
gibi, panayırlara gelen çeşitli kavimlerle de münasebete girişirler, bütün
milletlerin itikadları, ahlâkı, âdetleri, anâneleri, hurafeleri bu suretle
Arabistan'a girerdi.
Yahudiler, uğradıkları zulümlere
dayanamayarak Filistinden, Arabistan'ın bazı bölgelerine göç etmişler, hıristiyanlık
da Arab şehirlerinin bazılarına sokulabilmişti. Mecusîlik denilen ateşperestlik ise,
İran'a komşu Arab kabileleri arasında yayılmıştı.
Müslümanlığın doğuşundan önce, Arab yarımadasında
puta tapıcılar, mecûsîler (ateşe tapan), yahudiler (Mûsâ dininde), hıristiyanlar (Îsâ
dininde), sâbiîler (yıldızları tanrılaştıran) görülüyordu. Hazreti İbrahim
devrinden kalma hanîfler ise pek azdı: (Varakatübnü - Nevfel, Abdullah ibni Cahş,
Osman ibni Huveyris, Zeyd ibni Amr, Kuss-ibni-Sâide gibi) (68). Buhârî, hanîflerden
Varaka ile Abdullah ve Osman'ın hıristiyanlığı kabul etmiş olduklarını yaz-maktadır
(69).
Arabistan'a ilk defa, puta tapıcılığı
sokan, Amr ibni Lühey oldu. Amrden önce, Kâ'be mutevellîleri Cürhümîlerdi. Amr, Kâ'be
mütevellîliğini Cürhümîlerden aldı. Yemenden Hicaza göç eden Huzâa kabilesi,
Amrin idaresinde olarak, Cürhümîleri Mekke'den çıkardı. Amr bir Suriye seyahatinden
dönüşünde, uğradığı şehrin birinde gördüğü putlardan birkaçını almış,
Mekke'ye getirerek Kâ'benin etrafına dizmişti (70).
Mekke, Arabistan'ın en mukaddes yeriydi.
Mekke'nin içinde ve çevre-sinde Kâ'be ile Hacer-i Esved denilen kara taş ve bütün
Arabların saygı gösterdiği putlar bulunuyordu. Civarında büyük panayırlar kurulduğu
için, Mekke'nin ticarî ve iktisadî değeri büyüktü. Kâ'bede üçyüzaltmış tane
put vardı. Arab putlarının başlıcaları şunlardı:
Hübel (Kâ'benin üstünde, bütün putların
en büyüğüydü. Kureyş kabilesi buna yalvarırdı.), Lât (Taifteydi. Sekıyf kabilesi
tapardı), Uzzâ (Mekkeden bir konak uzakta. Kinâne kabilesinin putuydu), Menât
(Mekke'den yedi mil mesafede. Medinelilere aiddi).
Panayırlar vesilesiyle, Mekke'ye akın akın
seyirciler, alıcılar, satıcılar, âbidler, zâhidler, şâirler, hatipler, hakemler,
fahişeler, ayyaşlar, kumarbazlar dolardı. Bizansın, Suriye'nin ve Arabistan'ın çengileri,
rakkaseleri ve şarkıcıları hep burada toplanırdı.
Hülâsa: cahiliyyet devrinde Arab yarımadası,
bütün dinlerin, mezheblerin, âdetlerin, ananelerin, hurâfelerin ve bütün yüz kızartıcı
kötülüklerin sergisiydi.
Arablar arasında kabile kavgaları hiç eksik
olmazdı. Müslümanlıktan önce Arablar, toplu bir millet değildi. Kabile kabile yaşarlardı.
Her kabile başlı başına bir devlet gibiydi. Kabilenin büyüğüne şeyh derlerdi.
Kabileleri şeyhler idare ederlerdi. Kabileler arasında görülen savaşlar, kan dâvaları
yüzünden veya sınır anlaşmazlığından ileri gelirdi. Yalnız, senede dört ay
(Zilka'de, Zilhicce, Muharrem, Receb) harb edilmezdi. Bu aylara "Eşhür-i
Hurum" denirdi. Eşhür-i Hurum, bir nevi mütareke aylarıydı. Mütareke aylarında
bütün kabileler, serbest seyahat edebilirlerdi. Büyük panayırlar, bu aylarda
kurulurdu. Yalnız Mekke'nin hâkimi ve Kâ'benin muhafızı bulundukları için, Kureyş
kabilesi imtiyazlı idi. Bütün kabilelerin Kureyşîlere saygıları vardı. Bu sebepten
Kureyşîler, her zaman seyahatte serbestti.
Senede bir defa, Mekke civarında toplanan
"Ukâz" panayırı da harb edilmesi yasak olan mütareke aylarında açılır,
şiir yarışları yapılırdı. Şairlerin kibarlarından "Nâbiğâ-i Zübyânî"
hakem olur, kendisine deriden bir çadır kurulurdu. Müsabakaya katılan şairlerin
meziyyetleri, topluluk tarafından muhakeme olunur, parlaklığına hükmolunan kaside,
altın harflerle yazılır, Kâ'be duvarına asılırdı (71). Muallakât-ı Sebi' bunlardı,
Cahiliyyet devri şairleri:
Başta Necidli "İmriülkays" olmak
üzere yedi muallaka eshabıydı. Kur'ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlayınca, muallâkat-ı
seb'in belâgatine itibar kalmadığı için, Kâ'be duvarından birer birer indirildi
(72).
Cahiliyyet devrinde, Arablarda şiir ve
edebiyat son derece yükselmiş, hattâ kemâl derecesini bulmuştu.
O zaman, Arab yarımadasının kuzeyinde (başşehri
Petra olan) Nebtîler: Nebtîyazısını, güneyinde (Yemende) Himyerîler: Himyerî yazısını
kullanırlardı. Irakta bulunan Süryanîler de: Süryanî dilini çeşitli şekillerde
yazarlardı. Demek ki, İslâm’dan önce Arabistanda: Nebtî, Himyerî, Süryanî olmak
üzere üç nevi yazı vardı.
Müslümanlığın doğuşundan biraz evvel,
Hicaz Arabları, Iraka ve Suriyeye seyahat ederek o iki bölge ahalisinden yazıyı almışlar,
Arabçayı, Nebtî yazısı veya Süryanî yazısıyla yazmayı öğrenmişlerdi: (73).
Nebtî yazısından: nesih yazısı, Süryanî
yazısından da: Kûfî yazı doğdu. İslâm’dan önce, Kûfî yazıya (Hîre Beyliğine
nisbetle) Hîrî yazı denirdi.
Müslümanlığın doğuşu sıralarında
Hicazda yazı bilenler vardı. Fakat, sayıları azdı. Bunların da çoğu sahâbenin
kibarlarıydı. Hülefâ-i Râşidîn devrin-de ve Emevîler zamanında kâtipler, Kur'ân-ı
Kerîmi, Kûfî yazı ile yazmışlardı.
Arabî yazıların kaynağı (Kûfî ve Nesih
olarak) iki yazıydı. Bütün İslâmî yazılar, bu iki yazıdan türemişti.
Câhiliyyet devri Arabları içinde okuma-
yazma bilenler çok değildi. Yalnız hatibler, güzel şiir söyleyenler fazlaydı.
Arabların dilleri zengin, zekâları parlak, hâfızaları kuvvetliydi. Deve üstünde,
tahtasız, satranç oynarlar, düşünmeksizin uzun ve mükemmel bir kaside söylerlerdi.
Karakterlerinin iyi tarafı olduğu gibi, fena tarafları da vardı. Misafir severlikleri,
cömertlikleri, düşmanı bile olsa, çadırına sığınanları himaye etmeleri, sözünde
durmaları, zayıfları korumaları, harbde şecaat göstermeleri, hürriyete düşkünlükleri,
kabileye bağlılıkları, Arab ırkını diğer ırklara üstün tutmaları gibi vasıfları
yanında, yolcuları soymaları, içkiye, kumara iptilâları kız çocuklarını diri
diri çukurlara gömecek derecede vahşet gösteren ailelerin varlığı göze çarpmaktadır.
— Onların birine bir kızının dünyaya
geldiği müjdelenirse yüzü kararır, hiddetinden köpürür. kendisine verilen kötü müjdeden
dolayı halktan gizlenir, bunu (kız çocuğunu) hakarete katlanarak tutayım mı. yoksa
(diri diri) toprağa mı gömeyim? (diye şaşırır). İyi bilin ki. onlar, ne kötü
muhakeme ederler (74)
Londra Üniversitesi oğretmenlerinden T.V.
Arnold der ki:
— Cahiliyyet zamanında Arabın kalbinde en
aziz şey şarap, kadın ve şarkı idi." (75). Aile hayatında rakkaseler (dansöz),
Arab kadınlarına fena örnek oluyorlardı. Esasen Arablar kadınlara ehemmiyet
vermezlerdi.
Mevlânâ Muhammed Alî der ki:
— Arablar arasında kadının yeri pek aşağıydı.
Hattâ, hayvanlardan hiç farkı yoktu. O zaman, taaddüd-ü zevcat (zevceleri çoğaltmak)
her millette olduğu gibi, Arablar arasında da yaygın bir haldeydi. Bir erkeğin
alabileceği kadınların hesabı yoktu. Bundan başka, fuhuş bir meslek halini almıştı.
Esir kadınlar, efendilerine para kazanmak için fuhuş icra ederlerdi. Evli kadınlara
bile, çocuk sahibı olmak üzere, başka erkeklerle münasebette bulunmalarına müsaade
edilirdi. Bir kadın, ölen kocasından veya babasından veyahut akrabasından bir hisse
alamadığı gibi, kendisi, ölenin miras eşyası olarak mirasçılara, kalır. Bir evlât,
babasının ölümü üzerine, miras eşyası arasında üvey anasına da sahip olur, onu
istediği gibi kullanırdı."(76). "Bir dul kadın, baba mirasının bir parçası
sayılır, çocuklara kalırdı. Arablar, kumara o kadar düşkündü ki, birçok adamlar,
ortaya koyacak para bulamayınca, şah-sî hürriyetlerini satarlardı. Bu ahlâksızlıkları
kökünden söküp atmak için, müslümanlık, raksı, kumar ve içkiyi yasak etmiştir."
(77)
Müslümanlıktan önce, Arablar arasında yedi
türlü nikâh vardı. İslâm dini, nikâhın bu yedi şeklinden yalnız bir tanesini
benimsemiş, diğerlerini fu-huş saymıştır: (78)
Müslümanlık, kadına tabiî hakkını ve hürriyetini
vermiş, ilk olarak tarihte kadının mevkiini yükseltmiştir.
— Erkeklerin, marûf veçhile, kadınlar üzerinde
olan hakları gibi, kadınlarında onlar üzerinde hakları vardır. (79)
Rasûl-i Ekrem de "Vedâ" Haccında,
"Veda Hutbesi"nde Ey Nâs! Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz! Sizin, kadınlarınız
üzerinde haklarınız vardır. Kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır.
buyurmuştu..
M.Zekâ Konrapa
![]() |