![]() |
Tabiat Kanunları ve Mûcizeler
Mâddi
âlemde görülen varlıklar ve bu varlıkların olayları birtakım usullere, nizamlara tâbidir.
Her varlığın bir hassası vardır. Bu hassalara "tabiat kanunları" denir.
Cenâbı Hak, "kâinat" denilen varlıklar makinesini idare için, tabiat
kanunlarını yaratmıştır. Varlıklar makinesinin her parçası, bu kanunlara bağlıdır.
Varlıklar âleminin nizam ve irıtizamı, tabiat kanunları vasıtasıyla sağlanmaktadır.
Tabiat kanunları, hergün gördüğümüz,
yaptığımız tecrübelerdir. Bunlara "İlâhî âdetler ve İlâhî sünnetler"
adı verilir. Meselâ: Ateş yakar, su akar, ağaç büyür, güneş doğar, yağmur yağar,
zehir öldürür, gibi.
Tabiî hâdiseler hakkındaki bilgilerimiz ya
şahısların müşahedelerine veya başkalarının görgülerine dayanır. İster, tabiat
kanunları diyelim, isterse İlâhî sünnetler adı verilsin, bu kanunlar, Allah’ın
hikmeti gereğince, asla değişmez .
- Allah'ın âdeti (kanunu) öncedenberi hep böyle
idi. Allah'ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. (36).
Maddî hayatta görülen hâdisler, maddî
sebeplerden ileri geldiği gibi, bunlar üzerinde maddi olmayan sebeplerin de tesiri vardır.
Kur'an-ı Kerim, bize, âdî sebeplerle beraber, maddî sebeplerin üstünde, bunların
hepsine hâkim, İlâhî kudrete inanmayı da öğretmekte, herşeyin İlâhî iradeye bağlı
bulunduğunu bildirmektedir.
Maddî hâdiseler, nasıl tabiat kanunlarına
bağlıysa, mânevî âlemin de kendine mahsus kanunları vardır. Yerde ve gökte vukua
gelen olayların kanunları nasıl değişmiyorsa, harikulâde haller de (Allah’ın tâyin
ettiği zamanlarda peygamberlerin 'gönderilmesi gibi) değişmez kanunlara bağlıdır.
Karanlık geceleri aydın gündüzlerin takip
etmesi, nasıl tabiat kanunlarından ileri geliyorsa, ufukların günah bulutlarıyla
karardığı sıralarda hidâyet güneşinin doğması yani bir peygamberin gelmesi de İlâhî
sünnetlerden ileri gelmektedir.
Kâinat dediğimiz varlıkları, nasıl İlâhî
irade idare ediyorsa, hârikulâde haller de doğrudan doğruya Allah’ın iradesiyle
olmaktadır. Şu halde, tabiî hâdiseler de, harikulâde haller de doğrudan doğruya
Allah'ın iradesiyle vukua gelmektedir.
Peygamberlerde görülen hârikalara
"mucize" adı verilir. Peygamberlik mucize ile anlaşılır.
Kur'an-ı Kerimde ve Peygamberimizin hadîslerinde,
mucizelere "âyet ve burhan" denilmektedir. Cenâbı Hak, tabiat kanunlarını
nasıl yaratmışsa, harikulâde hallerin kanunlarını da yaratabilir. Fakat, biz harikulâde
hallerin sebeplerini bilemeyiz. Bunu, ancak, peygamberler anlar. İlâhî peygamberler,
insanların bilemediğini bilir, göremediğini görür, duyamadığını duyar. Maddeler
âlemini, değişmez kanunlara bağlamış bulunan Cenâb-ı Hak, peygamberlerini
kuvvetlendirmek için, tabiî hâdiselerde de değişiklik yapabilir. Tabiî hâdiselerin
sebeplerini de, tesirlerini de kaldırabilir. Böylece, tabiat kanunları dışında hârikaları
yaratmış olur. Meselâ: Ateş, yakıcı bir madde iken, peygamber İbrâhim’i yakmamıştır
.
- Biz de: Ey ateş! İbrahim’e karşı soğuk
ol. selâmet ol! Dedik.
Mûcizeler, görünüşte tabiat kanunlarına
aykırıdır. Her akıl da bunları kavrayamaz. Fakat, mucizeler doğrudur. Hakîkattir.
Ancak, insanın bu mucizeleri kabul edebilmesi için, önce, Allah'ın büyük kudretine göremediği
hakikatlere inanması lâzımdır. Kur’an-ı Kerim, harikulâde hallerin de mümkün
olduğunu bildirmektedir; yalnız mucizelerin Allah tarafından gönderildiğini,
peygamberlerin onları istedikleri zaman yapamadıklarını anlatmaktadır ,
- Onlar yeminlerinin en kuvvetlisiyle yemin
ettiler ki, kendilerine bir âyet (mucize) gelirse muhakkak ona inanacaklar. De ki: Âyetler
(mucizeler) yalnız Allah'ın elindedir. (Diledikleri) âyet gelse de onların îmân
etmeyeceklerinin farkında değil misiniz? ''
Ancak mucizelere inanabilmek için, gösterilen
delillerin son derece sağlam olması gerekmektedir. Şunu belirtmek yerinde olur ki,
Peygamberimizin mucizeleri hakkındaki deliller, başka hâdiselerin tarihî delillerinden
daha kuvvetlidir.
İnsanlar tarafından yapılması mümkün her
tecrübeye "fen" adı verilir. Fennin uğraştığı saha, yalnız maddî hâdiseler
sahasıdır. Fen, maddî sahada bir şeyin nasıl olduğunu inceler. Fakat, hiçbir zaman
tecrübe sahasından dışarı çıkamaz. Çıkarsa, fen olamaz. Tecrübe edilmemiş
konular, fennin sınırları içine giremez. Meselâ: Bir insan, fen bakımından,
"melek yoktur!" dese, bu söz ilmî olamaz. Çünkü, fennin haricine çıkmış
demektir. Tecrübe ile isbat edilemeyen bir şeyi inkâr etmek de, kabul etmek kadar,
fenne aykırıdır. Fen, bir şeyi nasıl olabileceğini inceler. Fakat, niçin olduğunu
"felsefe" ye bırakır. Halbuki insan, bir hâdisenin nasıl meydana geldiğini
öğrenmekle beraber, niçin olduğunu da anlamak ister. Fen bir insanın dünyaya nasıl
geldiğini anlatır. Fakat, niçin geldiğini bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini
bildirir. Fakat, nereye gideceğini kestiremez. Fen, hâdisenin yalnız şeklinden
bahseder. Felsefe ise sebebini açıklar. Ancak, felsefenin de hududu akıldır. Aklın
bulamayacağı konular, felsefenin yetkisi dışındadır. O zaman söz, "din"in
olur. Din, Allah'ın bir ihsanıdır. Cenâbı Hak, insanlara aklın bulamadığı
hakikatleri, peygamberleri vasıtasıyla öğretmiştir. Fennin dışında kalan, aklın sınırına
giremeyen, felsefeyi âciz bırakan konular, dînin sahası içine girer. Ancak bu sahada
çözülebilir.
M.Zekâ Konrapa
![]() |