Ana Sayfa

Geri
Kalbin Sesi - Allah'tan Vahiy Kullardan İbadet

 Vahye Karşı Nasıl Bir Tavır Sergilenmelidir?

    İslam düşüncesinin iki temel kaynağı vardır. Bunlardan birincisi Allah'ın Kitabı, ikincisi de Rasulullahın Sünnetidir. Son geçirdiğimiz yüz yıl uzun bir durgunluk ve ataletten sonra İslamın uyanışına sahne olan bu günlerde bütün İslam dünyasında Kur'an ve Sünnete yemden dönüş akımının başladığım görüyoruz. İnsan ve cemiyet hayatında vahiy geleneğinin yeniden kurulması adına ciddi ve sevindirici çabaların harcandığını görmek insanı sevince boğuyor. Tarihin örümcek ağı gibi günümüz insanına taşıyıp getirdiği yanlış ve çarpık din anlayışı vahyin anlaşılmasıyla çözülecektir inşaallah. Kur'an ve Sünnet kılıcıyla ıslah olmamış tüm gelenekler, hayatımıza girmiş sayısız batıl inanışlar, dinle ilgisi olmadığı halde dinmiş gibi beşer hayatının vazgeçilmez unsuru haline gelmiş bütün yanlışlar, bütün bid'at ve hurafeler Kur'an ve Sünnetin nuruyla çözülecektir inşaallah.
    Zaten "Beyyine" anlaşılmadan insanlar ve cemiyet asla değişmez. Kendilerine Beyyine gelmeden önce, gerek Ehl-i Kitab, gerekse Mekke müşrikleri hayatlarından memnundular. Bizler Allah'ın istediği hayatı yaşıyoruz diyorlar ve hayatlarını, yaşantılarını değiştirme lüzumunu duymuyorlardı. Ama kendilerine beyyine gelince, hayatlarına Kur'an projektörü tutulunca, eski dinleri, anlayışları, eski hayadan, birden bire mütezelzil olup, kanaatleri, düşünceleri perişan oluverdi.
    Şimdi de öyle, biz de diyoruz ki: Şu bizim içinde bulunduğumuz hayat Allah'ın bizden istediği hayattır. Bundan daha iyi bir müslümanlık olamaz. Bizim grup, grupların en iyisidir, bizim hizip, hiziplerin en iyisidir, eğer bu devirde bir peygamber bile gelseydi bizim içimizde yer alırdı. Israrla, iman derecesinde bugün müslümanlar arasında hayatlarını kabul vardır. Fakat bilelim ki bu anlayış değişmeye en büyük engeldir. Mevcut hayatından, yaşantısından memnun olan, ne var bizim hayatımızda? Biz en iyi müslüman değilmiyiz yani? Cennete biz girmeyeceğiz de filanlar mı girecek? diyen bir adamın bu anlayışı değişmeye en büyük engeldir. Halbuki kişi kendini sürekli eksik ve kusurlu kabul edip, daha iyi bir müslüman olma adına sürekli vahiyle beraber olmaya ve ondan öğrendiği yeni bilgiler istikametinde kanaatlerini, düşüncelerini temizlemeye mecburdur.
    İnsan genellikle bir hakikatle karşı karşıya gelmedikçe kendini, kendi düşüncelerini hep doğru zanneder. Ama ne zaman ki Allah'ın kitabında veya Peygamberimizin Sünnetinde onun doğrusuyla karşı karşıya kalınca, hayatına ve düşüncelerine Kur'an güneşi doğunca, o zaman işin doğrusunu anlar ve ona teslim olur. Zaten Kur'an'a iman da budur. Önceki düşüncelerimize ters gelen bir ayetle karşı karşıya geldiğimizde o ayeti değiştirmek değil, önceki düşüncemizi ayete göre değiştirmek zorundayız. Şunu üzülerek ifade edeyim ki bizim Kur'ana müracaatımız, yada hayatımızı Kur'ana arzedişimiz terstir. Biz bazı şeyleri kendi kendimize problem ediyoruz, problem üretiyoruz, bu problemlerin çözüm yolunu da kendi kefamızda düşünüyoruz, sonra da bunu Kitab ve Sünnete havale ediyoruz. Mesela "ağarmış saçların renginin değiştirilmesi adına hangi boyayı, ne miktarda, ve nasıl kullanmalıyım?" Bunu kendisine dert edinen bir adam, bunun cevabını tafsili ya da icmali bir biçimde Kur'anda bulamayınca eksiklik Kur'anda değildir. Çünkü müslüman önce böyle bir probleminin olup olmayacağını Kur'ana arzetmelidir. Bunu dert edinmeli mi, edinmemeli mi? Gireceği Sırat-ı Müstakim yolunda böyle bir durak var mı yok mu? Bunu önceden Kur'ana sormalıydı. Böyle bir şey yoksa bunu kendine dert edinmemelidir. Önce bir yol tutturup, bir metod geliştirip sonra buna Kur'an'dan delil aranmaz. Tıpkı Türkiye'den hacca gidecek bir adamın acaba İngiltere'ye uğrayacak mıyım, uğramayacak mıyım? Bunu kendine dert edinmemesi gibi.
    Bizim Kur'ana müracaat biçimimiz terstir. Biz önce bir konuda hükmümüzü veriyoruz, ve bu peşin fikrimizi destekleyecek delil arıyoruz kitap ve sünnetten. Mesela misafire ikram konusunda bizim peşin bir fikrimiz var. Misafire şunlar şunlar ikram edilmelidir, misafirlikte şu kadar yenmelidir diye bir fikrimiz var. Hanımlarımıza hürmet konusunda bizim peşin bir fikrimiz var. Mesela sakalı bile onun rızasına müstenid koymalı yahut kestirmeliyiz. Bir peşin fikrimiz var ki, kimseye muhtaç olmamak için çok çalışıp tüm zamanımızı para kazanmaya ayırmalıyız, çok zengin olmalıyız. Müşteriye karşı şöyle şöyle davranmalıyız. Bu konuda peşin bir fikrimiz var. Bir günlük ömre iki günlük nafaka gerektiğine dair peşin bir fikrimiz var. Aman sağlık çok önemli, onu koruyabilmek için her gün yemek yer gibi hap kullanmalıyız. Müşrik tıbbın neden yaptığı belli olmayan haplarından ayrı kalamayız, bu konuda peşin bir fikrimiz var bizim. Önce şu okullarda okumalıyız, çocuklarımızı şu şu okullara göndermeliyiz, dine diyanete sahip çıkabilmek için şu şu makamlara oturmalı", şu şu köşe bucakları tutmalıyız, şu şu metodlan kullanmalı, şu şu dernekleri kurmalıyız, gerekirse sakallarımızı bile kestirmeli, mestlerimizi saklamalıyız, gibi peşin fikirlerimiz var bizim. Bütün bu konularda acaba Allah ve Rasulü ne diyor? Kimilerimiz hiç düşünmez bile bunu. Müstekbirdir bütün bu konularda, müstağnidir, ihtiyacı yoktur Allah ve Rasulünün diyeceklerine. Kimilerimiz de fikrini destekleyeceği kanaatiyle müracaata alışıktır vahye. Halbuki önce Allah ve Rasulüne soracağız. Önce Kur'an ve Sünnete soracağız. Nedir ikramın aslı? Nedir mal? Nedir kazanç? Nedir hayat? Nedir komşu? Nedir kanaat? Nedir tıb? Nedir ilaç? Nedir tahsil? Nedir itaat? Nedir hürmet? Nedir Cennet? Nedir Cehennem? Bütün bu konularda benim peşin bir fikrim olabilir, ama en doğrusunu Kur'an ve Sünnet söyler. Mesela babaya hürmet konusunda benim peşin bir fikrim var. Ama bu hürmetin aslı, şekli nasıldır acaba? Acaba her babaya hürmet edilir rni? Bunu Kur'an ve Sünnetten öğrenmeliyiz. Ubeyde Bin Cerrah Uhud'da karşısına çıkan babasına karşı: "Benim Allah yolunda olmama, Allah'ın rızasını kazanmama engel olan babam bile olsa onun işini bitiririm" diyerek öldürdü onu. Eh onunda babasıydı, onun da ona itaat etmesi gerekiyordu. Demek ki böyle bir hürmet gerekiyormuş böyle bir babaya Bunu biz sünnetten öğreniyoruz.
    Demek ki her konuda önce vahye baş vuracağız. O zaman Kur'an bizim hayatımızda "Furkân" olacaktır. Yoksa Allah korusun Kitaba iman konusunda zaafımız ortaya çıkmış demektir. Zira Kitaba iman demek onun hayatımızda furkân oluşuna iman demektir. Müracat edeceğiz, yap derse yapacağız, yapma derse yapmayacağız, şöyle düşünün derse öyle düşüneceğiz, şöyle düşünmeyin derse öyle düşünmeyeceğiz. Allah'ın Rasulü misafirlerinize "Asr suresini ikram edin" diyorsa onu ikram edeceğiz önce. İshal olan bir adam soğuk bal içsin diyorsa, kabız olan da sıcak bal içsin, gözü ağrıyan şöyle yapsın, başı ağrıyan şunu kullansın diyorsa önce onu kullanacağız. Sofranız şöyle olsun, evlerinizin tefrişi böyle olsun diyorsa biz tüm peşin fikirlerimizden vazgeçip onun dediğini kabullenmek zorundayız. Kur'an ve Sünneti rehber kabul etmenin manası budur işte. Kişiyi bir hedefe rehber de götürür, merkep te götürür. Ama birisi teslim alınır öyle götürür, öbürüne teslim olunur o da öyle götürür. Merkep teslim alınır bizim istediğimiz gibi götürür. Rehbere de teslim olunur o da kendi istediği gibi bizi hedefe götürür. Eğer biz Kur'an ve Sünneti rehber kabul ettiysek ona teslim olmalıyız, o nasıl inanmamızı, nasıl düşünmemizi, nasıl yapmamızı istediyse öylece yapacağız.
    Kur'an diyorki "Cenneti isteyin, Cennete koşun, Cehennemden Rabbinize sığının, her namazınızda bunu tekrar edin. Allah'ın Resulü de pek çok sahih hadislerinde Allah'tan Cennetini istemiş ve her fırsatta Cehennem azabından ona sığınmış ve bizim de sığınmamızı emretmişse, Kur'an ve Sünnet istikametinde içtihad eden mübarek imamlarımız da cenneti istemenin, cehennemden Allaha sığınmanın vacip olduğunu bize bildirmişlerse bize ne oluyor ki bunun aksini savunuyoruz? Yûnus bu sözü söylerken onun niyyetinin ne olduğunu bilmiyoruz. Belki bunun tevil yolu da vardır. Ben Yûnusu severim, ama Allah'ı ve Rasulünü daha çok severim. Yunus doğru söz söyleyebilir, ama Allah ve Rasulü hep doğru söyler. Yûnus masum değildir, ama Allah ve Rasulü masumdur. Sahabenin en büyüklerinden İbni Abbas, Felâk ve Nâs surelerinin Kur'andan olmadığını idda ederek yanılmıştır. Ama bu yanılgı tümüyle İbni Abbasi reddetmeyi gerektirmez, âlimlerimiz onun bu sözünü reddederiz ama kendisi en büyük islam alimidir demişlerdir. Benim itikadda mezhebimin imamı, imam Maturidi, Allah'ın (c.c.) ancak Cennette görülebileceğini, bunun aksini iddianın ehli Sünnetle ilgisi bulunmadığım söylemiştir. Birazcık akaid bilgisi olan bunu anlamakta güçlük çekmeyecektir. O halde biz vahye taban tabana zıt bir şeyle karşı karşıya geldiğimizde, bir yönüyle vahye mutabakatı varsa onu tevil ederiz, değilse onu reddederiz, hele o itikadla ilgili ise bunu daha cesurca yapanz. Kaldı ki biz bu sütunları birilerinin hatırını ka-
    zanmak için yazmıyoruz. Birilerinin hoşuna gitmedi diye davamızdan da vazgeçmeyiz. Bildiğimiz, inandığımız doğrulan aynen yazar ve söyleriz. Okuyucunun arzusu istikametinde yazacak olduktan sonra yazmaya da gerek yoktur. Ama yanlışlarımız vahiyle, delille isbat edilirse hemen onu da kabule hazırız. Allah tüm müminleri, öğrendiği doğruyu kabule hazır, peşinlerinden vazgeçecek halde bekleyen, okuduğunu, dinlediğini bunun için okuyup dinleyen kullarından eylesin. Ben Allah ve Rasulünü, Ayet ve Hadisi müdafa ediyorum. Eğer Yunus'a Allah ve Rasülünün dediğini demek niyetindeyse onu da müdafa etmiş oluyorum. Ama hata edip Allah ve Rasülünün dediğinin zıddını söylemişse, o zaman kime karşı kimi müdafa etmiş oluruz bir düşünelim!

Abdullah Büyük


 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın