Kalbin Sesi - Üç Aylar ve Faziletleri
|
h. Mağfiret İklimi |
Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd ü senalar olsun
ki, Ramazan-ı Şerîf'in mağfiret iklîmi, mü'minleri bir rahmet bulutu gibi
gölgesi altına aldı.. Ramazan-ı Şerîf ki, islâm'ın
dört şartının heyecanla yaşan-d|ğı mübarek bir aydır. Ruhu incelterek
derinleştiren Ramazan-ı Şerîf, "refes", "fısk" ve "cidâl"in yasaklandığı hassas
hac ibâdetine ruhen bir hazırlıktır.
Hiç şüphesiz ki Ramazan-ı Şerîf'in bütün günleri birer fırsat demleridir. O,
baştan sona feyiz semâsının bereket yağmurudur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü
aleyhi ve sellem- buyururlar: "Ramazan-ı Şerîf'in
evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden âzâd olmaktır..."
Ramazan-ı Şerîf, gönüllerde feyz ü bereketin taştığı, rûhânî bahar
yeşilliklerinin açtığı bir mevsimdir. Kurumuş îmân sîneleri, amel-i sâlihle
tazelenecek, solmuş sararmış kalbler, takva ile be-zenecek ve rûhânîleşecektir.
Bu ay, baştan sona bir ganimet ve kazanç fırsatı olacaktır.
Ancak bu fırsatı değerlendiremeyenlerin ne büyük bir hüsranda olacağını şu
hadîs-i şerîf şöyle sergiler: Kâ'b bin Ucre'den:
Rasûlullâh -aleyhisselâm-, bizden, minbere yakın oturmamızı isteyince, minberin
tam önünde topluca oturduk. Bir basamak çıktı: «Âmîn!» dedi. Bir basamak daha
çıktı. Yine «Âmîn!» dedi. Bir basamak daha çıktı. Yine «Âmîn!» dedi. Minberden
indiğinde: "-Ey Allah'ın Rasûlü! Bugün biz, sizden
daha önce işitmediğimiz yeni bir şey işittik." dedik.
Bunun üzerine buyurdu ki: "-Minberde iken Cebrail
geldi. Bana birinci basamakta iken: «-Ramazan-ı
Şerîf'e erişip de bağışlanmayana lanet olsun!» dedi.
Ben de: «Âmîni» dedim. İkinci basamağa çıktığımda:
«- Yanında senin adın söylendiği halde sana salât ve selâm getirmeyene lanet
olsun!» dedi. Ben
de: «Amîn!» dedim. Sonra üçüncü basamağa
çıktığımda: «-Ana babasının yaşlılığına erişip de
veya bir tekinin ihtiyarlığını görüp de, cenneti kazanamayan kişiye lanet
olsun!» dedi. Ben de: «Âmîn!» dedim." (Hâkim,
Tirmizî) Bu hadîs-i şerîfde bu kadar rahmeti bol
olan bir ayda ibâdete, kulluğa, salevât-ı şerîfeye ve ana-baba hakkına karşı
bîgâne kalmanın hazîn akıbeti ifâde edilir.
Bu mübarek günlerin değerlendirilmesi hususunda îfâ edilen ibâdetlerin başında
yoksul, yetîm, kimsesiz, çaresiz, hasta ve muhtaçların gözetilmesi de gelir ki,
yüreklerin böyle kimselere uzanması, onlarla bir gönül beraberliği yaşanması ve
onlara sıcak bir kucak olunabilmesi, Ramazan-ı Şerîf'in fazîletini yücelten en
mühim müessirlerdendir. Zîrâ bu ibâdetler, yâni ehline verilen zekât ve sadaka
gibi amel-i sâlihler, Cenâb-ı Hakk'ın afv ü mağfiretini coşturur. Feyiz ve
bereketlere gark eder. Rahmet-i ilâhiy-yenin kapılarını aralar. Azabın yolunu
kapatır. İnâyet-i ilâhiyye kapılarını açar. Hadîs-i
şerîflerde buyurulur: "Sadaka, şerrin yetmiş
kapısını kapatır." "Sadaka, Allah'ın gazabını
söndürür." Lokman Hakîm oğluna:
"-Evlâdım! Bilerek veya bilmeyerek bir günâh işlediğinde, hemen tevbe edip
tasaddukta bulun!" derdi. Husûsiyle Ramazan-ı
Şerîfde verilen sadakaların ehemmiyeti şöyle beyân edilmiştir: Bir adam Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-'e gelerek: "-Yâ Rasûlallâh! Hangi sadaka
ecir bakımından daha büyüktür?" diye sordu. Allah
Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-: "-Ramazan-ı
Şerîf'de verilen sadaka..." (Tirmizî) buyurdular.
Hakk dostları, infâk edenlerin sıfatlarını şöyle ifâde ederler:
Şerîat ehlinin infâkı, mallardan; hakikat ehlinin infâkı, mallara ilâveten
rûhâniyetlerindendir. Ariflerin infâkı,
gönüllerinden olur. Çünkü onlar, ilâhî huzurdan geri duramazlar. Âşıkların
infâkı, ruhlarından olur. Çünkü onların ruhları kazâ-yı ilâhiyye tecellîsine
rızâ halindedir. Zenginlerin infâkı, malın keseden çıkmasıdır. Dervişlerin
infâkı, gönülden ağyar ve mâsivânın çıkmasıdır.
Âbidlerin infâkı, nefislerinden olur. Onlarda nefislerini kulluk ve hizmetten
esirgemezler. Gönlü ganî olan zenginler, infâk
ederken mallarını muhtaçtan kıskanmazlar. Bütün
kimsesiz ve yoksullar, şükreden cömert zenginlerin varlığı ile mes'ûd ve
zengindirler. Nisan bulutu, üzerinden geçtiği topraklara nasıl rahmet ve bereket
yağdırır ise; cömert ve merhametli kullar da, aynı şekilde Allah'ın muhtaç ve
garîbe olan rahmetine vesîle olur. İnfâk eden, ne
kadar severek, candan ve bir zevk-i bediî içinde verirse, alana da o kadar
bereket olur. Böyle bir alışveriş, verene de alana da huzur kaynağıdır. Çünkü
verenin ruhî derinliği, alana akseder. Âyette buyurulan "ticâreten len-tebûr"
meydana gelir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"el-Fakru fahrî; Yoksulluk, benim iftihârımdır!.." buyurur.
Bu hadîs-i şerîf, bir hikmet levhasıdır. Dünyâ zenginliğine karşı gönül
zenginliğini tercîh eden bu görüş, kanâati emreder. Bu ifâde, sâlih
yoksullardaki fazîleti idrâk edebilmek içindir.
Âyet-i kerîmede "mahrum" diye belirtilenler, yâni iffeti dolayısıyla
isteyemeyenler, kanâat, rûh hazînesi ve zenginliği ile mücehhez bulunan
kimselerdir. Kanâat ne güzel bir hazînedir.
Hazret-i Mevlânâ buyurur: "Sehâvet ehli olan
kimseye yakışan, fakire ihsandır. Âşıklara seza olan, cânân yoluna fedâ-yı
candır." infâka nümûne olması için Allâme bin
Kayyım, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz'in intaktaki
gönül zenginliğini şöyle ifâde eder: Hazret-i
Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, sahip olduğu şeyleri sadaka
olarak verme hususunda hiçbir insana benzemezdi. Allah'ın kendisine verdiği
malları biriktirmez, bir köşede tutmazdı. Bir kimse, kendisinden bir şey
istediğinde az veya çok mutlaka verirdi. O'nun sadaka verişi, fakirlikten
korkmazcasma bir verişti. Sadaka vermek, kendisi için en büyük bir hazdı. O'nun
vermekten duyduğu sevinç, ihtiyacı olup da O'ndan alanın duyduğu sevinçten kat
kat daha fazlaydı. Hayır işlemede insanların en cömerdiydi. Sağ eli bereket
saçan bir rüzgâr gibiydi. Bir ihtiyaç sahibi, O'na derdinden söz açtığı zaman
çok duygulanır, onu kendisine tercîh eder, bazen yemeğini, bazen de üzerindeki
elbisesini verirdi. Hazret-i Câbir'den naklen
Tefsîr-i Hâzin'de deniliyor ki:
"Küçük bir çocuk Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in huzuruna
geldi. Annesinin bir gömlek istediğini arzetti. O sırada Rasûlullâh -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-'in, sırtındakin-den başka gömleği yoktu. Çocuğa başka bir
zaman gelmesini söyledi. Çocuk gitti. Tekrar gelip, annesinin Hazret-i Peygarm-ber'in
sırtındaki gömleği istediğini söyledi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-, Hücre-i Seâdet'e girdi, sırtındaki gömleği çıkarıp çocuğa
uzattı. O esnada Bilâl -radıyallâhü anh- da, namaz
vakti girmiş olduğundan ezân-ı Muhammedi'yi okumaya başladı. Fakat Rasûlullâh -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-, sırtına alacak bir şey bulamadığı için cemâate çıkamadı.
Ashâbdan bazıları, merak edip Hücre-i Seâdet'e girdiler; Rasûlullâh -sallâllâhü
aleyhi ve sellem-'i gömleksiz olarak buldular. Bu hâl, onları derin derin
düşündürdü. «Beşinci
halîfe» unvanını alan Ömer bin Abdülazîz şöyle buyururdu:
"Namaz, seni yolun ortasına kadar götürür. Oruç, Pâdişâh'in kapısını açar.
Sadaka da, Pâdişâh'in huzuruna sokar." Ubeyd bin
Umeyr'den: "İnsanlar son derece aç, susuz ve çıplak
olarak haşrolunur-lar. Onlardan hangisi dünyâdayken Allah için yedirmişse, Allah
da onu o günde doyurur. Allah için dünyâda içirene Allah orada içirir. Nihayet
Allah için giydireni de Allah orada giydirir."
Hadîs-i şerîfde buyurulur: "İnfâk et ey insanoğlu,
ki sana da intak edilsin!" (Buhârî, Müslim) İnfâkın
hakîkatini Mevlânâ Hazretleri, şu misâl ile ne güzel îzâh eder: "Mal, sadakalar vermekle hiç eksilmez;
hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zayi olmaktan korur!"
"Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana
çobanlık eder, seni kötülüklerden, kurtlardan kurtarır. "
"Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasad vakti gelince, saçtığı tohumlara
karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukabil kaç ambar dolusunu
iade alır!.." "Fakat buğday ekilmez, yerinde
kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur.
Bunlar, onu tamamıyle mahvederler." Allah Teâlâ
buyurur: "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerden
infâk edin!" (ei- Münâfikûn, 10)
"(Ey Rasûlüm!) Altın ve gümüşü biriktirerek saklayıp onları Allah yolunda
harcamayan kimseleri acıklı bir azâb ile
müjdele!.." (et-Tevbe, 34) Zekât ve infâk, Allah
için bir ibâdet olduğundan dolayı, verilenlerin doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'a
verildiğini bilmelidir. Hadîs-i şerîfde buyurulur:
"Sadakalar, önce Allah'ın lütuf eline, oradan da muhtacın eline geçer..."
Mü'min, zekât ve sadakayı hakîkatte Allah'ın eline verir, muhtaç da bunu almakta
Allah Teâlâ'nın vekîli olursa, verilenler, bir edeb ve teşekkür içinde muhtaca
takdîm edilmiş olur. Âyet-i kerîmede bu ibâdetin
ehemmiyetini tebarüz ettirmek için mecazen: "Sadakaları Allah alır." (et-Tevbe,
104) buyurulmak-tadır.
Sadaka verirken dikkat edilmesi gereken edeb, çok mühimdir. Sadakadaki edebin,
Kur'ânî ifâdesi şöyledir: "Ey îmân edenler! Allah'a
ve âhıret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa
kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın!
(Sadakalarınızı imha etmeyin!)" (e!-Bakara, 264)
Allah dostları, zekât ve sadaka verirken minnet ve başa kakmak endişesinden
kurtulmak için muhtacın önünde ayağa kalkıp tevazu göstererek takdîm
etmişlerdir. Süleyman -aleyhisselâm-, Cenâb-ı
Hakk'ın bahşettiği dünyâ saltanatına bir meyil göstermeyip, bu saltanatı,
kalbinin dışında taşımıştır. O, sık sık fakîrlerin yanına gider, onlarla
oturmakdan haz alırdı: "Miskin, miskinlere
yakışır!" derdi. Böylece, dünyâ saltanatı içinde
tevâzûun en güzel hâlini yaşardı. Âyet-i kerîmede
buyurulan: "Ey insanlar! Hepiniz fakîrsiniz. Zengin
olan ancak Al-lâh'dır." hakîkatinin idrâki içindeydi.
Birgün gafilin biri, zengin gönüllü fakîrlerle bir arada olmaktan hoşlanan,
onlarla hem-hâl olan Süleyman -aleyhisselâm-'a şöyle dedi:
"-Niçin böyle fakîr ve miskinlerle oturur, yer-içersin?"
Süleyman -aleyhisselâm- da cevaben: "-Çünkü ben
yalnız gönülleri zengin olanları severim." İçinde
yalnız hava bulunan ağzı kapalı bir testi, suyun üstünde batmadan mesafeler
alır. Kalbi Allah
-cellle celâlühû- aşkı ile dolu, aynı zamanda ağzı bütün nefs ve dünyâ
azgınlıklarına kapalı mü'min de, dünyâ ummânında batmayarak nice yüce menzillere
ulaşır. Gönlü cömertlik, merhamet, tevâzû ve
muhabbet duyguları ile dolu bir mü'min, dünyâya aldanmayıp cân âleminde
seyreder. Dünyâya âid olanca nîmetler, onların
gönül gözünde hiçtir. Arzu ederler ki, gönülleri marifet ve ilâhî aşkla dolsun
ki, o ilâhî muhabbet semâlarına kanatlanmak kolay olsun!
Bu mübarek mağfiret ve gufran ayında ihtimam göstereceğimiz diğer bir husus ise
Kadir Gecesi'ni ihyadır. Kadir Gecesi, Rabbin,
ümmet-i Muhammed'e sonsuz merhametinden saçtığı müstesna bir lütuf gecesidir. Bu
gece, nice manevî hazîneler bahsedilmektedir. Bu gecenin ihtişam ve azametine
binâen hakkında müstakil bir sûre nazil olmuştur.
Kadir Gecesi, Kur'ân-ı Kerîm'in kendisinde indirilmesiyle nûrlanmış, Cebrâîl ve
diğer meleklerin iştiraki ile mânevîleştiril-miştir. Mü'minlere görülmez
nûrânîler tarafından selâm verilen bu gece; feyz ve bereket dolu bir lütuf,
Rabbin kullarına bir merhamet gecesi ve Ramazan ayının bir bahar faslıdır.
Kadir Gecesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sel-lem-'den gelen
mâneviyyât dolu afv ve gufran yadigârı olan bir gecedir.
Hadîs-i şerîfde: "Kadir gecesini, fazilet ve
kudsiyyetine inanarak, sevabını yalnız Allâh'dan bekleyerek ibâdet ve tâatle
geçiren kimsenin -kul hakkı hâriç- geçmiş günâhları bağışlanır." (Bu hârî, Müslim) buyurulmaktadır.
Bizi Kadir Gecesi'nin hakikatine; ancak dünyâ gayeleri ile karıştırılmayan;
riya, gösteriş, ücub gibi bulaşıklıklarla kirlenmeyen ve ihlâsla îfâ edilen bir
oruç, namaz, zekât ve emsali kulluk vazîfeleriyle nail olunur. Bu rûhâniyet ile
Ramazan mektebini bi-tirirsek, işte o zaman gerçek bayram şehâdetnâmesini almak
na-sîb olur. Bayramın yaşanmasına gelince, bu, dost
ve akraba rabıtalarını güçlendirerek gönlümüzün, yoksul, garîb, kimsesiz, yetîm,
dul, yorgun ve bîtâb gönüllere uzanması ile olacaktır. Dostlarına, yakınlarına,
muzdariplere ve bir kenarda kalmış kardeşine sırt dönenler için bayram sürûru ve
hazzı düşünülemez. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-,
"kırık kalbler"e hassasiyetle davranmak gerektiğini beyitlerinde şöyle ifâde
eder: "Harâb gönül, Hakk'ın nazargâhıdır. Hakk'ın
teşrif ettiği yerdir, Hakk'ın defineleri harâb gönüldedir. Harabelerde pek çok
defineler gömülüdür. Gönlü yaratan ne yüce ve ne güçlüdür."
Bilmeliyiz ki bayram, bir tatil veya ferdî bir neş'e vesilesi değil, umûmî bir
muhabbet, şefkat ve merhametin ve insanî duyguların içtimaî parıltıları
olmalıdır. Gerçek bayram, geniş bir rahmet ve
ğufrân iklîmi, sonsuz bir afva mazhar olan müslümanların derin bir îmân heyecanı
içinde birbirleriyle kaynaştığı muhteşem hâtıralarla dolu mübarek bir gün
olmalıdır. Bayram, büyük-küçük, muzdarip-sıhhatli,
zengin ve fakîrin müşterek bir sürür günüdür. Onların hepsinin memnun olması,
bayramların gerçek mânâsının yaşanması ile mümkündür. Bu itibarla bayram,
yaradandan ötürü bütün mahlûkâta sevgi, şefkat, nezâket ve muavenete vesîle olan
bir gündür.
Ramazan-ı Şerîf ve bayramlar, ölüm ötesindeki neş'eli günlere bir rahmet
meş'alesidir. Ancak nefsin sultasında yaşanan ve
güce râm olunan bir dünyâda garîbi mütebessim kılacak, muzdaribi sevindirecek
hakîkî bayram acaba hangi hamleye muhtaçtır? Acaba
bu bayram, yurdundan tard edilmiş Kosovalı mazluma, bir pirinç tanesine muhtaç
olan ve çocuğuna süt veremeyen Afrikalı anneye, kenarda kalmış yetîm ve garîbe
gönlümüz ne kadar uzanabilecek? Bu bayramda
gösterdiğimiz merhamet ve hizmet tezâhürle-riyle gönüllerimizi mizan ederek
bulunduğumuz noktayı tesbit ile nefislerimizi ne nisbette muhasebe edebileceğiz?
Bayram, ne güzel bir dünyâ cennetidir, kendisini muz-dariplerin tebessümüyle
gülşene çevirebilenlere! Ne güzel bayramdır, bütün
rûhânî tezahürlerine ma'kes olarak ümmeti kucaklayabilen mü'min gönüllere!.. Bizler, birgün şu fânî lezzetler ellerinden
alınacak olan hakî-kat yolcularıyız. Feyizli
gönüller, gelip geçmekte olan şu rûhânî günlerin hasretini çekecektir. Bu
mağfiret ve cehennemden âzâd olma günlerinden ayrılış, muttakîlere veda gözyaşı
döktürecektir. Rabbimiz bayram günlerini, ancak sabır ve nîmetlerin kadrini
bilip yapılan amel-i sâlihler ve verilen infâklar mukabilinde bir mükâfat olarak
ikram edecektir.
Rabbimiz, dünyâ hayatını bizler için bir Ramazan-ı Şerîf eyleyip kıyamet
sabahını hakîkî bir bayram eylesin! Amîn! (Osman
Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Ocak 1999) O ÎS/I |
|
Yusuf Demireşik |
|