Kalbin Sesi - Üç Aylar ve Faziletleri
|
c. Ahlâk-ı Muhammedi |
Allâh Teâlâ buyuruyor:
"Gerçekten Allâh'ı, âhiret gününü ar/ulayar>^i' ve
Allâh'ı çok zikredenler için, size, Allat1'"1 Resulünde (takip edeceğiniz) pek
güzel bir ûmek vardır."
(Ahzâb Sûresi, 21)
Ahlâk, bir insanın bütün şahsiyetini, iç ve dış görünüşünü, konuşmasını, yiyip
içmesini, insanlarla her türlü mü* lasebetlerını, bilcümle mahlûkâta karşı
davranışlarını, hülâsa bi ınsanda bu~ lunan ve bulunması gereken küçük büyük,
görün jr görünmez her hasleti içine alır. Ahlâk hayata ışık tutar. Güzel anlak
en güzel ifadesiyle İslâm 'dır. Rasûlullâh -sallâllâhu aley'hl ve sellem-b"nu,
"İslâm güzel ahlâktır."diye ifâde buyL rmuş;lardır-
Habîb-i Huda, Hazret-i Muhammed Mustafâ -s^lallanu al^' hi ve sellem- bütün
insanların ahlakça, surete i ve fsıreten ve her bakımdan en güzeli, en mükemmeli
idi.
Görünüşü, en üstün hilkatte yaratıldığını belirten tavrı hâvî, edeb, haya ve
bilcümle güzel huyların kemâlini muhtevi idi. "O'nun ahlâkı, Kur'ân idi."
O, her yaptığını itinâ ile yapan, hiçbir zaman hayat neş'esi-ni yitirmeyen, en
bâdireli vakitlerde bütün zindeliğiyle yılmaz azm ü rasânetini muhafaza eden,
sağlam irâde sahibi en büyük insandı.
Bir şeyi istediği veya istemediği, sevdiği veya sevmediği nurlu yüzünün tatlı
çizgilerinden derhal belli olurdu.
Hoşuna gideni tebessüm ve iltifatla karşılar, hoşuna gitmeyeni bırakır,
ayıplamaz ve bir şey söylemezdi. Yüzünü buruşturmaz, kaşını çatmaz, eliyle
reddetmezdi.
Bütün hareketleri mutedîl ve edep üzere idi.
Yüzlerinde melâhat, sözlerinde selâset ve halâvet, hareketlerinde muvâzenet,
tavırlarında letafet, lisânlarında talâkat, telaffuzlarında fesahat,
beyânlarında belagat vardı.
Beyhude söz söylemez, kimsenin sözünü kesmez, sabırla dinlerdi. Her kelâmı
nasihat, hikmet ve fazîlet dolu idi.
Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Herkesin aklına, idrâkine göre konuşur, sohbetinin
tadına doyulmazdı.
Kalbi çok rikkatli idi. Kötülerin kötülüğünü, onlara şefkatle muamele ederek
düzeltmiş, câhillere mürüvvet göstermiş, hiçbirini cemâatten uzaklaştırmamıştır.
Gafillere, câhillere merhametle elini uzatmış, onların zâkir, şâkir, sâlih
insanlar olarak yetişmelerine himmet etmiştir.
Zayıflara merhamet etmiş, istek ve arzularını en münâsip şekilde karşılamış,
türlü türlü insanların acâib mizaç ve hallerini, onlara sabırla doğruyu
öğreterek, güzeli göstererek ıslâh etmiştir.
Hiç kimseye kötü söz söylememiş, kötü muamele etmemiştir. O'na derdini anlatmaya
gelenleri sonuna kadar dinler, çârelerini söyler, memnun eder gönderirdi.
Zât-ı Risaletpenâhilerine mahsûs ulviyyet, ciddiyet ve mehabetini ashabı ile
kendi arasında duvar yapmamış, onların durumlarına göre samîmî, mütevâzî ve
mülayim davranmayı hiç bir zaman ihmâl etmemiştir.
Kendisine yapılan latifeleri, onların zekâ ve maksadlarına göre hoş karşılamış,
çok zaman tatlı, öğretici, nasihat verici mâhiyette mukabelelerde bulunmuştur.
Onun latîfe ve şakaları nice hikmetleri ve nükteleri hâvî idi.
Ahlâk-ı hamîdesinden her fırsatta güzel bir örnek gösterir, gördüğü her
uygunsuzluğu evvelâ müsamaha ile karşılar, onu kendi haline bırakmaz, en güzel
muamele ile düzeltirdi.
Gerektiğinde sânına lâyık mehabeti ve vefası gözükür, fakat bu vakar O'na
yakınlığa, O'na sokulmaya asla engel olmazdı.
O'nu bir kere gören, evvelâ heybetine kapılır, O'nu bir kere tanıyan O'na derin
sevgi ile bağlanırdı. Onun yüce haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen kelime
bulamaz, netîcede, "Ben, hayâtımda her cihetten güzel olarak Onun benzerini
görmedim!" demekten kendini alamazdı. Neşve-i Ahmediyyesi, Neş'e-yi Mu-nammediyesi
bütün âlemde tektir ve örnektir.
Onun gülmesi tebessümdü.
Onunla ülfet ve musâhabet eyleyen kimse, O'na cân ü gönülden âşık olurdu.
O ehl-i fazîlete derecelerine göre ihtiram ederdi.
Akrabalarının hukukuna riâyette gereken titizliği, alâkayı ve ınt|râmı
gösterirdi.
Ehl-i beytine ve ashabına hüsn-ü muamelede, rıfk ve mülâ-yemette eşsiz bir
mülâzemetteydi.
Hizmetkârlarını gözetir, yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir, onlara ayrı
ayrı değer verir ve köleliğin ezikliğini duyurmazdı.
Bütün ashabının her birisi Ona hizmeti cana minnet bilirlerdi.
Karşılaştığı insanlara sevgi gösterir, tebessümle ilk selâmı veren O olurdu, hâl
ve hatırlarını sorardı.
O, Allâh'ın sevgilisi, O en güzel insan, cömert, kerim, şefkatli, halîm, selîm,
merhametli idi. Ahde va'dinde sâdık, re'y ve işaretinde sâib, hamaset ve
şecaatte, akl u zekâvette, âdâb ve hüsn-i ahlakda cümle nâsa faik ve her türlü
medh u senaya lâyık idi.
Mahzun olanların yıkık kalplerini yapmaya, hatırlarını hoş etmeye düşkündü.
Küsleri barıştırır, üzgünleri teselli eder, küçük büyük ashabını, akrabasını
arar, sorardı. Kimseyi incitmemek O'nun şiarı idi.
Eşraf, köle, tüccar, rençber herkese hüsn-i muamelesi mü-sâvî idi.
Fakir zengin ayırt etmeden davetlerine, davet sırasına göre icabet eder,
haklarını inceden inceye gözetirdi.
Karşılaştığı kimseye ilk selâm veren, O olurdu.
Ve selamlaşmaya çok, pek çok itibâr ederdi.
Husûsî olarak çocukların yanlarına gider, onlara da selâm verir, iltifat eder,
kısa ve güzel bir şey öğretirdi. Görüştüklerine her zaman istifâde edecekleri,
hayırlı bir şey tavsiye ederdi.
Öfkelenmekten bütün gücüyle sakınırdı.
Şayet bir haksız meseleye öfkelenirse, kendine hâkim olurdu. Ruhunu teskîn etmek
için namaza başlar ve Allâh'ını tesbîh eder, öfkesi geçinceye kadar bununla
meşgul olurdu.
Baş gelemezse, yer değiştirme veya değişik bedenî hareketle tesellî arar,
öfkelendiği vakit ayakta ise oturur, oturuyor idiyse yatar, yatıyor idiyse
uyumaya çalışır, nihayet öfkeyi atardı. Öfkeli ânında herhangi bir sözden veya
hareketten çok sakınır, kendini zabt ederdi. Her hususta O, rasânet, sükûnet ve
sekînet sahibi idi.
Rastgele bir harekette bulunmaz, herşeyi inceden inceye düşünürdü.
Ömründe hiçbir kimse hakkında kötülük düşünmemiştir. Herkesin iyiliğini isteyen
pâk bir tîynete mâlikti. Herkes bir şeyi vesîle yaparak, Onunla beraber olmaya
can atardı. Ondan hiçbir müstakîm fıtrat rahatsız olmamış, şikâyet etmemişti.
Bu hâl tevhid ehlinde bulunması gereken yüksek ahlâkın en güzel misâlidir.
Peygamber-i Zîşân, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâ-hu aleyhi ve sellem-'in
ilk zevceleri ve müminlerin anası, Hazret-i Hatîcetü'l- Kübrâ -radıyallâhu anhâ-
O'nun her huyunun en güzel olduğunu söylerdi. Ondan hiçbir şikâyeti yoktu.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:
"Onun ahlâkı, Kur'ân idi."buyururdu.
Güzelliği için de:
"Mısır kadınları güzelliği dünyaca meşhur Yûsuf -aleyhisse-aır,-'ı
gördüklerinde, meyva soyarlar iken, ellerini kesdiler de ha-
herleri olmadı. Eğer Hazret-i Muhammed -sallallâhu aleyhi Vi sellem- 'in melâhat-i
vechiyyesini görselerdi, ciğerlerini doğrar lardı da, haberleri
olmazdı."buyurmuştur.
Rasûl-i Zîşân -sallallâhu aleyhi ve sellem- kin tutmaz, öç almaz, kimseye şu
veya bu mesele yüzünden kızmazdı. Şayet kızarsa, O'na, Kur'ân-ı Kerîm kızmayı
emrettiği için kızardı.
Beğendiğini de ancak Allâh için beğenir ve severdi. Nefsi için beğenmezdi.
Ondan hiçbir şekilde kötü söz sâdır olmamış ve hiçbir kimseye kötülük ettiği
görülmemiştir.
Her kelimenin hakkını vererek, en açık şekilde dâne dânJ söyler, birbirlerine
ulamaz, uzatmaz, karıştırmaz, dinleyenlerin aklının alacağı şekilde konuşur,
gönüllerine sindirir, bazen üç kere tekrar eder, isteyen rahatlıkla
ezberleyebildi.
Yüzü gibi sesi de güzeldi. Dâima:
"Yâ Rabbi! Yüzüm gibi, ahlâkımın güzelliğini de ziyâde-leştir!.." diye duâ
ederdi.
Harflerin, kelimelerin telaffuzunda, mahreç ve sıfatlarının» durumlarına göre,
ifâde ettikleri mânâları tam belirterek en güzel j tarzda konuşur, fikri yerine
oturturdu. Bunun için de zemin hazırlamadan bir şey söylemezdi.
Doğru düşünme melekesinin menbai olan Zât-ı Risaletpe-1 nâhîleri, güzel
konuşmanın da müstesna bir mümessili idi.
Fesahat itibariyle güzel bir fikri her bak "dan en güzel ifâde etmekte,
kendinden evvel ve kendince- sonra, kimse O'nu ge-1 çememiştir.
Hutbe, va'z, sohbet ve nasihatlerinde bu eşsiz fesahat ve belagatı, hayatı
boyunca devam etmiş, hak hakîkat dininin kolayca yayılmasında en büyük âmil
olmuştur.
Söze Allâh'ın adıyla başlar ve bitirirdi.
O, yerinde ve zamanında konuşur, çok zaman sükût ederdi. Kimsenin gönlünü
kırmaz, manâlı laf dokundurmaz, hor ve hakir görmezdi.
Bütün eşya ve nimetlere saygı gösterir, hiçbirini yermez, küçük büyük demez,
herşeyi ne için yaratıldıysa ona kullanırdı.
Geçici dünya işleri ve basit şeyler için öfkelenmezdi. Ancak bir hak
çiğnendiğinde veya çiğnenilmek istendiğinde celallanır, onu hail ü fasi edince
gazabı hemen geçer, celâli cemâle dönerdi. Kızgınlığını sürdürüp kimseyi üzmez,
üzülmez, bozulmazdı. Kendi şahsî işi için kızdığı görülmemiştir.
Neş'elendiği zaman, bazen gözlerini yumardı. Yüzlerinden hiç eksik olmayan
tebessümü ferahlı zamanlarında cana can katardı.
Onun meclisinde bulunanlar, Cennet hayatı yaşarlardı:
Gönüllere sürür veren beyânları, iç açan ifâdeleri, hikmet dolu sözleri, ümîd
veren vaadleri, yerine göre ikâb haberleri ile dinleyenleri tebşir ve inzâr ile
muvâzene ve istikâmet hâlinde tutar ve devam ettirirdi. Va'diyle şımartmaz,
vaîdiyle ümitsizliğe dü-Şürmezdi.
Onun esirgemesi, bağışlaması, afvı ve idaresi harikulade '? Her an bir hayra
sevketmek, her an görüp gözetmek, zulüm-erı adle sevketmek suretiyle
görünüyordu.
Kimse ile çekişmez, bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemez, KI,Tiseyi ayıplamazdı.
O, acı sözlü değildi. Kötü kalpli, kötü huylu değildi. Hoşlanmadığı bir şeye
maruz kalırsa;
Nübüvvetinden evvel, müdâhale edebileceği bir şeyse mü-nâsib bir şekilde ikâz
eder, düzeltir; değilse orayı terk ederdi. Nübüvvetinden sonra, bildiği bir
şeyse gerektiği şekilde düzeltir, bilmediği bir hususta Allâh'ın vahyini bekler
ve onu en güzel şekle getirirdi.
Üç şeye çok dikkat ederdi: -Başkasıyla çekişmezdi, -Çok konuşmazdı, -Faydasız
şeylerle uğraşmazdı.
Ayrıca üç hususta kendini tutardı:
-Kimseyi kınamaz, ayıplamaz,
-Kimsenin ayıp ve kusurlarını araştırmaz,
-Müstehak olan kimseye bile, fena söz söylemezdi. Güzel nasihat ederdi.
Huzuruna gelen gariplerin, yabancıların, bâdiye adamlarının sorularına,
ihtiyaçlarına muvafık cevaplar verir, kabalık ve katılıklarına dâima katlanır,
düzelmelerine sabırla himmet eder, yardımcı olurdu.
Onun yanında bulunan ashabı, Onun yüksek haslet ve mertebelerinden dolayı, O'na
en büyük hürmet ve ta'zimi gösterirler, huzurunda sessiz ve hareketsiz
dururlardı. Sözünü, sohbetini dikkatle dinlerler; hizmete, itaate âmâde
olduklarını kâl ve halleriyle ifâde ederlerdi. Onu incitmemeye son derece dikkat
ederlerdi-
Allâh Zü'l-Celâl ve'l-Kemâl, Kur'ân-ı Kerîminde:
"Kim o Rasûle itaat ederse, muhakkak Allâh'a itaat etmiş olur" buyuruyor. (Nisa
4 / 80)
Bu fermân-ı ilâhî, Rasûl-i Kibriya'nın, nezd-i ilâhîdeki dere-ce_i ulyâsını
gösterdiği gibi onun îmân, ilim, fikir, hareket bakımlarından selâhiyyet-i
tâmmeye ve liyâkat-ı külliyyeye mâlik olduğunu tam ve kâmil olarak ifâde ve
beyân eder.
Bu mertebeye hiçbir nebî ve resul erememiştir.
Daha nice tavsifleri, Kur'ân-ı Kerîm'de mevcuttur.
Allâhümme sallı alâ, seyyidinâ ve nebiyyinâ ve mevlânâ Muhammedin ve alâ âlihi
ve sahbihî ecmeîyn.
yelhamdülillah! Rabbilâlemîyn. (Üçüncü istişare s: 30)
"Kim her ayda üç gün oruç tuta'?a bütün sene oruç tutmuş demektir. Dâima böyle
oruç tutan da sütün ömrünü oruçla geçirmiştir. Bunun üzerine, Allâh Teâlâ, Peygamber
-sallâllâhu aleyhi ve sellem-';r bu söylediğini tasdîk etrrek üzere, Kitâb-ı
Mübîn'in-de, "Bir hasens işleyene on misli sevâb vardır." mealindeki âyet-i
kerîmeyi inzal etti. Bir gün, on ç..ne muâdildir." (Tâc, 2/160} |
|
Yusuf Demireşik |
|