|
Kalbin Sesi - O Diyarın Sakinleri
Bilmek İçin Öğrenir, Tanımak İçin Yaşarlardı 
"YEDIREN O, DOYURAN O,
AZDIRAN D, ÖLDÜREN 0, ÖYLE İSE 0 NDAN NİÇIN KONUŞULUYOR?. YAĞDIRAN 0,
YAĞMURU DINDİREN O, OTU BİTIREN O, OTU SOLDURAN O, HERŞEYİ YARATAN DA O ÖYLE İSE O
'N DAN NİÇİN AZ BAHSEDİLIR?. "
O
DİYARIN SAKİNLERİ, Hira mağarasından yükselen "ikra" emrine kulak
verirler, fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırlardı. Herhangi bir işi körü körüne
yapmaz, o iş hakkındaki ilahi ölçüyü öğrenirlerdi. Çünkü inanmışlardı ki:
Hayatın manası ubudiyet (Allah'a kulluk), ubudiyetin ölçüsü ise dindir (İslâm
'dır), Allah'a karşı sorumlu oldukları herzeyi ibadet sayarlar ve
bu ibadetlerini icra ederlerdi. Zamanımızdaki insanlar gibi önlerine gelen her lokmayı
yutmazlardı. Taassupça bir inanışları yoktu.
O DİYARIN SAKİNLERİ, ilim
öğrenmede yaşı bahane etmezler, asalarına dayana dayana ilim öğretilen yerlere
giderlerdi. Yaşları ilerlemiş, kemikleri incelmiş, asalarına dayanarak ilim meclisine
gelen bu talebelere:
- "Sen hangi taşın, hangi ağacın ve
hangi toprak parçasının yanında geçmiş isen sana Allah'tan mağfiret dilemiştir."
müjdesi verildi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, ya
alim olurlar veya talebe olurlardı. Tevbe ve istiğfarların günahlara keffaret olduğu
gibi, ilim öğrenmesinin de günahlara keffaret olacağına inanırlardı, Bu husustaki
gayretleri: Kişinin ilimden bir çekirdek öğrenmesi kendisi için bir rekat nafile
namaz kılmasından daha iyidir, sözü ile akşam dönmenin cihad olmadığını sanan
kimseleri aklı eksik olarak nitelendirirlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ,
bilmeden yapıları ibadetlerin kendilerine fayda sağlamayacağına inanırlardı. Allah'ın
emirleri için: Neden, nasıl vari itirazları olmaz, sadece hikmetlerine inmek
isterlerdi. Başlarında Peygamberleri, hayatlarında İslâm-ı hakimiyet noktasında
devletleri olduğu halde yine ilimden, ilim öğrenmekten geri kalmazlardı. Hatta
Peygamberlerden şu sözü duydukları halde:
"Siz, din alimleri (fukahası) çok,
okuyucu ve hatipleri aç, soranları az, cevap verenleri çok bir diyar ve zamandasınız.
Bu vaziyet karşısında, amel, ilimden hayırlıdır. Yakında bir zaman gelecek, alimler
azalacak, konuşmalar çoğalacak, soranlar çok olacak, cevap verebilen az bulunacak.
İşte o zaman ilim, amelden hayırlıdır" (İhya 1/22)
O DİYARIN SAKİNLERİ, öğrendikleri
ilimlerin sadece hamallığını yapmazlar, ilimleri ile amel ederlerdi. Amel ederken de
ihlası elden bırakmazlardı. Şu gerçeği çok iyi kavramışlardı: İnsanların hepsi
de tehlike ve helak üzeredir, yalnız ilmiyle amil olanlar hariç, ilmi ile amil olanlar
da helak üzeredir, ancak ihlas üzere amel edenler kurtulacaktır. İşte onları
korkutan bu husus idi. Onlardan biri bakarsınız bir sureyi 6-7 ayda ancak bitirirdi. Bir
ayeti öğrenip onunla amel etmedikçe ikincisine başlamazlardı: Amel ederlerken
benizleri sararır, tüyleri diken diken olur, mangalda kızartıları et kokusu gibi ciğerlerinden
çıkan aşk-ı ilahinin kokusu duyulurdu. Hatta bazen kapı komşusu şikayet edercesine:
"Et pişirdiniz de niçin bize tattırmadınız?" derdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, aklı
muhafaza düsturunda hassasiyetle durur, İslâm'ın dışındaki muharref olmuş kitapların
bilgilerinden akıllarını korurlardı. Çünkü aklın dayanağı ve gıdası vahiy idi,
akıllarını vahyin dışında müstakil tutmak isteyenlerin, Belam, Samiri, Haman olmak
gibi neticelere gidileceği gerçeğini Kur'an'dan öğrenmişlerdi.
Biz o diyarın sakinlerinin öğrendiği ilme
muhtacız. Allah'a sığınılması icab eden ilimlerle, putperestlik vasfına haiz her
ilim ve bilgi dalına elimizin tersi ile bir işaretimiz kalmıştır. Çünkü Kur'an
ilimleri bizi hep yüceltir. Bunun dışındaki ilimleri sağladığı medeniyet, bizim
ilmimizin verdiği medeniyetin daha ilk basamağına kavuşamaz. İsteriz ki; bu ilimler
merkezi bir otorite tarafından organize yapıla dursun Biz bu hususta vagon değil,
lokomotif olmak durumundayız.
Abdullah Büyük
|