|
Kalbin Sesi - O Diyarın Sakinleri
İslam'ı Bütünüyle
Yaşıyorlardı 
O DİYARIN SAKİNLERİ Allah için, Allah adına ve
Allah diyerek yaşıyorlardı. Kâbe'yi dolduran yüzlerce putları ellerinin tersiyle
iteklemişler, putlarıyla geçirdikleri zaman kaybından dolayı Allah (c.c.)'a tövbe
ederek dönmüşler ve yeni hayatlarına başlarım koyarak yaşamaya başlamışlardır.
O DİYARIN SAKİNLERİ severek ve sevilerek
yaşıyorlardı. Onurluydular, sevimliydiler, cesaretliydiler... Bir taraftan Allah'ın
(c.c.) rızasını almak için yaşarlarken, beri tarafta Allah'tan razı olduklarını
yaşayışlarıyla gösteriyorlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ İslâm'ı gecesiyle ve
gündüzüyle yaşıyorlardı. Gece hayatı, onların hayatında göz yaşı, zikir ve
istiğfarla dopdoluydu. Gecenin kendileri için istirahat zamanı olarak verildiğini
biliyorlar ve uzun bir geceyi yatarak geçirmeyi düşünmüyorlardı. Çocuklarını
severken, evlerine yiyecek alırlarken, hanımlarıyla şakalaşırlarken, savaşa
giderken, ganimet toplarken... Bütün bunları bir ibadet inancı içerisinde yapıyor ve
kul olmalarının feyzini tadıyorlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ yaşayışları sırat-ı
müstakim üzerinde sürdürüyorlardı. Doğru ve temiz yol olan bu yoldan uzak kalmayı
değil, bu yoldan insanı uzaklaştıran sebeplere çok dikkat ediyorlardı. Biliyorlardı
ki, bir insan üç sebepten dolayı sırat-ı müstakimden çıkmış olur;
1- Allah'ın (kitabın) rehberliğine aldırmamak ve kendi
arzularının kölesi olmak.
2- Aileyi, toplum, gelenek ve töreleri Allah'tan önde tutmak.
3- Allah ve Resûlünün bildirdiklerini önemsemeyerek sözde
önemli kişilerin ardından gitmek...
Eski dinlerinden çıkıp, yeni ve geçerli dinlerine girenler,
girdikleri hayata bir daha dönüp bakmıyorlar, sadece ibret alıyorlardı. Cahili
hayatın tüm yaşayışlarım geldikleri hayatın sınırları içine bırakarak
gelmişlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ'nin hayatı, oraya buraya
dağılmış, birbirleri ile aralarında irtibatı kalmamış, parçalara bölünmüş bir
hayat değildi. Hem Allah'ın yolunda saf saf olmuşlardı, hem de namaz kılarken... Hem
savaşlarda saf saf olmuşlardı, hem de ailevi yaşayışlarında... Hem Kâbe'de saf saf
olmuşlardı hem de doğru sözde, adaletli muamelelerde, komşuluk haklarında, yolda,
bahçede, mescitte saf saf olmuşlardı. Bir mahallenin müslüman yalan konuşup, diğer
mahallenin müslüman gıybet yapmazdı. Allah'ın emirlerini, Allah'ın yolunda ve saflar
halinde yaşıyorlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ'nin, doğruluklarının
ömrü uzundu. Helal ticaretinin ömrü uzundu... Kelime-i tevhid okurken, bir inancın
belli bir zamana ait olduğu fikirleri olmadığı gibi, îmanın gerekli kıldığı
amellerin de muvakkatlik gibi vasıfları yoktu... Birbirleri arasında doğru sözlü
olup, evlerinde yalan konuşan, mescitte ihlasla namaz kılıp, yalnız kalınca da
laubali olup namaz kılan halleri mevcut değildi. Senenin belli aylarında iyi
müslüman, belli aylarında da bozuk müslüman gibi ayırımları yoktu.
O DİYARIN SAKİNLERİ birbirlerinin yokluğuna
dayanamazlardı. Bir boşluk hissederlerdi. İnsan beyninin, elle, kulakla, ayakla, mide
ile bağlantısı olduğu gibi İslâm toplumu da, vücudun uzuvları gibi birbirine
bağlı olmalıydı. İşte onlar bu bağlılıklarını yaşadıkları için, içlerinden
birisi görülmese, hemen gözler arardı. Tâ ki o aranan insan bulununcaya kadar boşluk
devam ederdi. Birbirlerinin yokluğuna tahammülü olmayan o insanlar, İslâm'ın bazı
kısımlarını alıp, bazı kısımlarını atabilirler miydi? Namazı, orucu, haccı
olan bir dinin, siyasetini, hukukunu, iktisadını gömemezlikten gelmek, müslüman bir
insana yakışır mıydı?
Ama bu diyarın sakinleri birbirlerimizin yokluğuna
alışmışızdır. Bir gün değil, haftalarca, aylarca göremesek, bile rahatsız
olmayız. Ta ki ölünceye kadar. İçimizden birisi ölürse, sağlığında sorulup,
aranmayan nice nice insanımız, vefat ettikten sonra aranır ve son vazife diye kabir
başına kadar gidilir. Peki ilk vazifeleri nereye koyacağız. Son vazifemiz, ölen
kardeşimizi, kabre defnetmekti. Ya ilk sırada bekleyen vazifeleri kime yaptıracağız?
Biz müslümanlar birbirlerimizin yokluğuna alıştığımız için,
İslâm'ın temel hususlarına karşı alışkanlığımız normal hale gelmiştir. Üç
günlüğüne camiler kapatılsa, minarelere müezzinler çıkartılmasa, sanki yer
yerinden oynar. Niçin, farz olan namaza yasak konamaz diye,.. Öyle de, farz olan hukuk
yapımıza, farz olan ekonomik yapımıza, farz olan âile siyasi yapımıza yaklaşık 70
senedir yasak konmuş da onlar için niye kılımız kıpırdamaz? Çünkü onların
yokluğuna alışmışız veya alıştırılmışız... Türkiyeli müslümanın
ömrünün tükeneceği üç temel saha ve alanı iyi seçmişler: Ev-Cami-İşyeri, 60-70
yıllık ömür umumiyetle bu üç yerde geçer. Bu üç yerin dışındaki alanlara ait
olan vazifeler ve bu vazifelere lâzım olan malzeme ve ölçü pek dikkate alınmaz...
Sırtını Kâbe'ye dönüp, önüne Roma'yı alanların horon tepmesi boşuna değil
tabi...
O DİYARIN SAKİNLERİ arasında söz ve yaşayış
vardı. Adeta söz müslümanlar arası, yaşayış ise milletler arası gövde gösterisi
niteliğinde idi. Yaşayış, sözden etkili olduğu için, ağırlık uygulamaya verildi.
Dış millet ve kabilelerin topluca İslâm'a girmelerinin sebebi, o diyarın sakinlerinin
topluca İslâm'ı yaşamaları sebebiyleydi... Topluca yaşanan İslâm, devlet
varlığını gösterir. İslâm'ın devletinin ekonomisi, üretimi, tüketimi, ahlakı
devletin yapısı, ihracatı, ticareti... Bütün bunlar, diğer milletlere füli mesajlar
veriyordu...
Bir ülke ki, müslümanın birisi zemzem içer, diğeri viski...
Birisi içkiyi ağzına almaz, diğeri bayiliğini yapar. Birisi nikâh der, diğeri
flört der... 70 senedir uygulanan ve yaşanan hayat acaba hangi Gayr-i müslimlerin
İslâm'a gelmesine sebep olabilir? Üstelik, İslâm'a gelmesi şöyle dursun,
İslâm'dan uzaklaşan bir nesil ortaya çıkar. Devletin Diyanet İşleri Başkanı
konuşa dursun İslâm ve laikliği sentez yapmaya devam etsin... Bakalım fatura kime
ödenecek?
O DİYARIN SAKİNLERİ kendilerine sunulan
İslâm'ı, olduğu gibi kabul ediyor ve olduğu gibi yaşamaya çalışıyorlardı. Kendi
kafalarınca herhangi bir yoruma baş vurmadan acaba, neden, nasıl, niçin gibi suallere
ihtiyaç hissetmeden din olarak inandıkları İslâm'a harfiyyen uyuyorlardı.
Günümüzde çok acı bir hadise ile karşıkarşıyayız. Allah'ın
gönderdiği İslâmiyet'e uymak gerekirken, çoğu insan kendi kafasınca yorumladığı
bir İslâm'a inanmaya başlamıştı. Helak olan Yahudi ve Hıristiyanlar, kendi
dinlerini, kendi fikir ve yaşayışlarına göre yorumladıkları için
lanetlenmişlerdi.
Bu diyarın sakinleri olarak diyoruz ki,
yaşayışımızın bütün bölümlerine İslâm'ın damgası, İslâm'ın imzası
atılmalıdır. Tehlike hissedilen bir yazıyı devlet memuru bile imzalamaz.
Hayatımızın bütün yönleri, bölümleri İslâm'ın yaşayışı ile ihya
edilmelidir. Hayatımızda cahiliyyenin izlerini silmek ve sökmek, müslümana yakışan
bir tavırdır. Mevcut hayatı İslâmlaştırma yönünü tercih etmeliyiz. Müslümanın
üzerine düşen görevi, müslümanlardan başkası yapamaz. Allah'ın emirleri kim için
ise, o şahıs, o cemaat, o ümmet mükelleftir. İslâm'ın emirleri başkalarına havale
edilerek yapılamaz. Namaz kılan müslümanların, namaz kılmayan zihniyetten medet
ummaları çok acı bir bekleyiştir. Tesettürlü müslümanların, tesettüre düşman
olan zihniyetten bir şey ummaları afedersiniz aptallıktır...
Abdullah Büyük
|