|
Kalbin Sesi - O Diyarın Sakinleri
Niçin O Diyarın Sakinleri?

O DİYARIN SAKİNLERİ, Kur'an'ın nasıl
yaşanacağını, hayatlarıyla ortaya koymuş has müslümanlardır. Onların dindeki
yeri çok önemlidir. Ayrıca nice nice meselelerin çözümünde hep kaynak olmuşlardır
onlar. O diyarın sakinlerinin peşine takılanların hiç birisi Allah'ın izniyle
âhirette pişman olmaz. Allah ve Resûlüne karşı mahcup olmazlar.
O DİYARIN SAKİNLERİ dinin tamamını
yaşamışlardır. Hayat tarzları dinleri olmuştur. Tabirimiz hoş karşılanırsa onlar
"Orijinal" müslümanlardır. Yeter ki bazılarına takılıp, bazıları ihmal
edilmesin. Bu dinin sadece Ebû Zerr'i yoktur. Bu dinin aynı zamanda Abdurrahman İbn
Avfıda vardır (Allah her ikisinden de razı olsun).
Hz. Ebû Zerr (r.a.)'i öne koyduğumuz zaman, zihinlere öyle bir
iktisadi kimlik çiziliyor ki, mal ve mülk sahipleri sanki kapitalistmiş gibi
değerlendiriliyor. Bunun aksi olarak sadece Hz. Osman'ı ele aldığımızda, zihinlere
öyle bir şey yerleştiriliyor ki zengin olmak sanki farzmış gibi bir mantık
geliştiriliyor. Bunların her ikisi de İslâm ümmetinin istifadesine sunulmuş birer
kimliktir. Sahabeyi bir bütün olarak ele alırsak, hayatımızın tamamı doldurulmuş
olur.
O DİYARIN SAKİNLERİ'ni birbirinden ayrı olarak
değil, birbirlerinin içine girmiş zincir halkası olarak görmeye çalışalım.
"İslâm bir bütündür parçalanamaz" dediğimiz gibi "Sahabe bir
bütündür parçalanamaz" sözünün üzerinde de duralım. "Allah onlardan,
onlarda Allah'tan razı olmuş" bir İslâm toplumu vardır ortada. Onlar da işte O
diyarın sakinleridir.
O DİYARIN SAKİNLERİ'ni devamlı olarak gündemde
tutarsak, gözümüz, kulağımız başka yerlere kaymaz. Müslümanlığımızı
kıyasladığımız kimseler, onlar olmalıdır. Ancak bugün çoklarımız
etrafımızdaki bazı zevat-ı kirâma göre müslümanlığını ölçüp, tartmaya
başlıyor. Bu da dinde yeni bir anlayış, yeni bir kapı açıyor. Mezhep
imamlarımızdan Ahmed İbn Hanbel der ki "Biz öyle kimseleri biliyoruz ki
şefaatlarını umarız. Ancak bazı söz ve tavırları yanlış olduğu için
reddederiz" Doğrulara evet, yanlışlara hayır demek için Ashabın toplu olarak
İslâm'a olan hizmetlerini bilmeliyiz. Bizim inandığımız dinimizin yaşayış
seviyesini etrafımızdaki insanlara göre değerlendirecek olursak, büyük bir
yanılgıya düşmüş oluruz.
Bilhassa İslâm'ın devlet olmadığı, cahiliyyenin kol gezdiği,
tağutun dediklerinin olduğu bir toplumda durum daha da nazikleşir. Çünkü herkes
aynı hayatın içinde yaşıyor. Adeta dinin yaşanışı bir nevi izne bağlı olmuş
bir ortamda, dinin tamamının yaşandığı bir ortam ve dini tamamen yaşayan ve hem de
vahyin sıcaklığını hissederek yaşayan bir nesil... O da o diyarın sakinleridir.
O DİYARIN SAKİNLERİ'ni ortaya korken
etrafımızdaki alimleri, salih kulları devre dışı bırakalım demiyoruz. Eğer bugün
kalbimizi ve gönlümüzü kaptırdığımız kimseyi her yönü ile tanıyor da, ana
kaynakların ikincisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'i gerçek yönü ile tanımıyorsak,
bunun izahını nasıl yapabiliriz? Üstelik Nakşi tarikatının otoriter isimlerinden
olan ve dini bir takım hurâfe ve bid'atlerden temizleyerek "Mektubat" isimli
bir eseri ümmete hediye eden İmanı Rabbani der ki:
"Ahirette müslümanlar tarikattan değil, şeriattan hesaba çekileceklerdir."
Yine şu husus da önem arzeder ki bir şeyi yerli yerine koymak adalet, layık
olmadığı yere koymak ise zulümdür. Bir veliyi, bir alimi, bir salih kulu layık
olduğu yere koyarak değerlendirmek adalet, hak etmediği yerlere kaydırmak ise
zulümdür.
Müslümanın değeri, Kur'an'a ve Sünnete verdiği değer
nispetindedir. Yine müslümanın şerefi Kur'an' la olan irtibatı nispetindedir. Kaf
suresinin başında Rabbimiz şerefi çok büyük olan Kur'an'ına yemin etmektedir.
Üzerine yemin edilen Kur'an'dan ne kadar istifade ediyorsak, işte şerefimiz o
kadardır.
Onlar, Kur'an'dan hayata geçiş yapan, yani yaşayan Kur'an'ı
temsil eden şerefle dolu bir nesildir. Onlar, bizim gibi hayatlarını üç-beş ayet,
dokuz on hadisle kapatarak Hakka kavuşmamışlardır.
O DİYARIN SAKİNLERİ bugünün İslâm
toplumlarına nereden bakarsak bakalım bazen rehber, bazen numune (örnek) bazen kaynak
ve bazen de ibret levhasıdır. Onlar öyle fedakar insanlardır ki canları pahasına da
olsa dinin nasıl yaşanacağını, kıyamete kadar gelecek müslümanlara
göstermişlerdir. Kimisi recmedilmiş, kimisine kırbaç vurulmuş, kimisi sürgün
edilmiş, kimisine had cezası vurulmuştur. Ancak bunların hepsi büyük bir şerefle
Allah'a kavuşmuş ve hayırla yadedilmişlerdir.
O DİYARIN SAKİNLERİ'nin bütünlük arzeden
kimlikleri böyledir. Yani erkek ve kadın olarak değil, her iki cinsi insan olarak ele
alıp, bu bütünlüğü bozmamak gerekir.
O DİYARIN SAKİNLERİ'in bir başka yönü,
Peygamberleri ile olan münasebetleridir. Günümüzde Cemaat ve İmam (Emir ve Cemaat)
anlayışının rehberliğini o diyarın sakinlerine vermek lazımdır. Bir takım
yanlış anlayışlara ve yanlış uygulamalara meydan vermemek için bu şarttır.
Günümüzde öyle bir itaat ve bağlılık anlayışı ve
uygulaması vardır ki bunu Kur'an ve Sünnet ölçülerine vurmak hayli zordur. Bir
şeyin eğri veya doğruluğunda aslolan ayet ve hadistir. Ancak "Vardır bir
hikmeti" anlayışı, bu gerçeğe gölge olmuştur. Durum öyle noktalara gelmiştir
ki, batılın ihyasına yönelik teklifler hem kabul görmüş ve hem de hikmet
aranmıştır. "Üstten geldi vardır bir hikmeti" anlayışı bunu ne de güzel
izah eder.
Akıl ve fikirlerini bir başkasının cebine koyanlar veya
başkalarının fikirlerini ipotek altına almak isteyenler, lütfen o diyarın
sakinlerinin, gerçek bir rehberle olan münasebetlerine baksınlar. Resûl ve Ashab
ilişkisi ile bugün şeyh ve mürid ilişkisi, emir ve cemaat ilişkisi arasında
farklılıklar söz konusu ise, bunun faturasını kime yükleyeceğiz? İslâm'a mı?
Cemaate mi? Yoksa sürüler güdenlere mi?
Yine İslam Rabbani'nin şu sözü konuya bir daha dikkat çekmede
müessirdir: "Cahil müridin dinimize yaptığı tahribatı kafir
yapmamıştır."
Abdullah Büyük
|