Ana Sayfa
Kur'an ve Sünnet'te

Geri
Kalbin Sesi - Kalbî Hayat

İnkâr ve Nifak


        Kalbin Allah'a yönelişlerinden en olumsuz olanı hiç şüphesiz O'nun vahdaniyetini, rubûbiyyetini, ulûhiyyetini ve O'ndan gelen elçi ve âyetleri -kısmen de olsa- kabul etmeme anlamına gelen inkârdır (668). Genelde "k-f-r" maddesinden türeyen kelimelerle ifade edilen bu yöne liş, Kur'an'ın en temel konularından birini teşkil eder. Hatta küfr kavramının, insan için söz konusu olabilen tüm menfî vasıfların odak noktasını oluşturduğu bile söylenebilir (669). Söz konusu kavramın lügavî yapısına geçmeden önce şunu ifade edelim ki kalbin Allah'a yönelişi bakımından küfr ve nifak (670) kavramları, hemen hemen aynı mânayı ifade etmektedir. Bu bakımdan bu iki kavramı ayrı başlıklar altında inceleme yerine tek bir başlık altında incelemeyi uygun gördük. Bununla birlikte küfür ve nifak arasında mevcut olan kısmî farklılıklara da işaret ettik.
        Küfr kelimesi Arapça'da "bir şeyi örtmek, gizlemek" anlamına gelmektedir. Nitekim her şeyi örtüp gizlediği için "gece"ye, tohumu toprakta gizlediği için "çiftçi"ye, kılıcı örttüğü için "kın"ına "kâfir" denilmiştir (671). Ancak "kâfir" kelimesi mutlak olarak kullanılırsa "Vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi veya nübüvveti ya da şeriatın tamamını veya bir kısmını inkâr eden kimse" anlaşılır (672). Küfr kelimesinin "kadirbilmezlik" ve "nankör-lük"le sıkı bir alakası vardır. Izutsu'nun küfr kavramının içeriği ile ilgili olarak verdiği şu bilgiler, önemli tesbitlerdir:
        "K-f-r" kökünün temel mânası, setr (örtmek)dir. Özellikle hayırların bahşedilişi ve kabulü ile ilgili konumlarda kelimenin doğal anlamı, "ele geçen menfaatleri örtmek, yani bilmezlikten gelmek" ve bu suretle "nankör olmak"tır. Kur'ân-ı Kerim, her şeye kadir olan Yüce Allah'ın özellikle bir hayır ve kerem ilâhı oluşunu sıkça vurgular. O'nun yaratmış olduğu insan, her şeyi, varlığını ve hayatını, Allah'ın sınırsız merhametine borçludur. Bu demektir ki insan, hayatının her anında kendisine göstermekte olduğu iyilik karşılığında Allah'a karşı minnet beslemek görevini üstlenmiştir. Kâfir, bu suretle Allah'ın lütfuna mazhar olduktan sonra, davranışında hiçbir minnettarlık ifadesi taşımayan ve hatta yaratıcısına karşı isyankâr davranan kişidir. Allah'ın hayır ve keremine karşı takınılan bu davranış, en bariz ve etkin bir biçimde "tekzîb" (yalanlama)da yani Allah'a, elçisine ve elçinin getirdiği ilâhi habere iftirada kendini göstermektedir. Bu suretle küfr, genellikle imanın kâmil zıddı olarak kullanılmıştır. Öyleki zamanla anlam çekirdeğinde bulunan "nankörlük" anlamından iyice sıyrılarak, daha ziyade "inançsızlık anlamını taşımaya başlamış ve nihayet, en yaygın şekliyle, ortada minnetle ilgili hiçbir şeyin bulunmadığı durumlarda ve bu ikinci anlamda kullanılan bir kelime haline gelmiştir. İnsanın Yaratıcı'yı reddi olarak küfr, en tipik biçimde, küstahça, hoyratça ve düşüncesizce eylemlerde kendisini belli eder. Bu bakımdan küfr, "alçak gönüllülüğün" tam karşıtını oluşturmakta ve İslâmın genel din anlayışının merkezî öğesi olan "takva" ile doğrudan çatışmaktadır (673).
        Kelâm ilminde "küfr"le ilgili olarak, ikrar ve amel ilişkisi de göz önünde bulundurulmuş ve farklı görüşler ileri sürülmüştür. Amellerin kalble doğrudan ilişkisini kabul etmekle birlikte burada bu çeşit detay bilgilere yer veremeyeceğiz (674). Zira bizim esasen üzerinde durmak istediğimiz mesele, inkarcı bir kalbin Allah'a karşı tutumudur. İslâm âlimleri, küfrün kalb merkezli bir kavram olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir (675). Nitekim şu âyet-i kerîmede küfr, doğrudan kalbe nisbet edilmiştir:
        "ilâhınız bir tek ilahtır. Fakat ahirete inanmayanlar var ya, onların kalbleri inkarcı, kendileri de böbürlenip kibirlenen kimselerdir" (en-Nahl 16/22).
        Kur'ân-ı Kerim'de kalbin anlama, idrak etme ve hakikati görme merkezi olarak tavsif edildiğini daha önce de değişik vesilelerle zikretmistik. İşte küfür, bir anlamda bu özbenliğin âtıl bırakılması, çalıştırılmaması ve âdeta örtülüp kılıf içine alınmasıdır. Nitekim Allah elçilerine karşı çıkanlar, zaman zaman, "Kalblerimiz kılıflıdır", ne söylediğinizi anlayacak durumda değiliz, gibi sözlerle bu hallerini açıkça ifade etmişlerdir (676). Hatta ilâhî mesajı duymamak için örtülerine bürünüp kulaklarını bile tıkadıkları olmuştur (677). Onların bu şekilde hakikate karşı duyarsızlıkları, diğer bir ifadeyle kör ve sağır davranmaları, ilim, idrak ve duygu odağı olması gereken kalblerini karanlıklar içinde bırakmıştır. Zira Allah Teâlâ'nın gönülleri aydınlatacak kevnî ve kelâmî âyetlerinden mahrumiyet, kişiyi hakikatler karşısında kör, sağır ve ahmak durumuna düşürecektir. Nitekim birçok âyet-i kerîmede inkarcılar bu şekilde vasıflandırılmışlardır (678). Esasen "Küfür, bir tabulara çarpma olayı değil, varlık ve oluştaki güzelliği, mükemmelliği, nimet ve lütfü görmeme, görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür" (679). İçte ve dışta bunca âyet, -sözlü ve sözsüz olarak- ezelî ve ebedî yegane hakikat olan Allah'a çağırırken, O'nu tanımama ve mesajına iltifat etmeme nankörlüğü, ancak kibir, inat, bencillik ve nefsin hevâsını ilâh edinme ile açıklanabilir. Binâenaleyh "Küfrün temelinde bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiğna vardır" (680) denilebilir. Kendi kalblerini yine kendi iradeleriyle Allah'a, elçisine ve âyetlerine kapatan inkarcılara Allah'ın daha dünyada iken verdiği ceza, bir anlamda onların kendi kararlarının onayı diyebileceğimiz, kalblerinin kılıf içine alınması ve mühü. Artık böyle bir kalb, uyarı ve nasihatten etkilenmez bir yapı kazanmıştır. Bu gerçek Kur'an'da şöyle ifade edilir:
        "Hakikati inkâra şartlanmış olanlar için kendilerini uyarıp uyarmaman farketmez; onlar inanmazlar. Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde vardır"(el-Bakara 2/6-7).
        "Sana içlerinden bazılarının kıssalarını anlattığımız bu toplumlara, kendi içlerinden çıkan elçiler, gerçekten de hakkın ne olduğu yolunda apaçık belgeler, burhanlar getirmişlerdi. Ama onlar, bir kere yalan saydıkları şeye (bir daha) inanmak istemediler. İşte bunun içindir ki Allah, hakikati inkar edenlerin kalbleri-ne mühür vuruyor"(el-A'rai 7/101).
        Allah'ın sözlü uyarıları karşısında menfî bir tutum sergileyenlerin, âfakta ve enfüste cereyan eden sözsüz âyetler karşısında müsbet bir yaklaşım sergilemeleri beklenemez. Zira vahyin ışığından mahrum olmanın, koyu bir gafletin içine düşmekle sonuçlanacağı aşikardır (682). Kâfir insanın umursamazlığını ifade eden şu âyet, küfür perdesinin kalbi nasıl işlevsiz hale getirdiğinin açık bir beyânıdır:
        "Peki, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki orada olup biteni kalbleri kavrasın ve kulakları işitsin? Ne var ki onlarda kör olan gözler değil; kör olan, göğüslerde ki kalblerdir" (e!-Hacc 22/46).
        Allah'a ve O'nun âyet ve ahkâmına olumsuz yaklaşımları sebebiyle pas tutan inkarcı gönüller, zamanla kaskatı kesilerek, anlama ve idrak melekelerini kaybetmiş oldukları için Allah'ı tanıma, O'nu zikretme, O'nu her şeyden çok sevme ve yalnız O'ndan korkup sakınma gibi ulvî yönelişlerden mahrum kalmışlardır. Allah'ı anarak tatmin olma imkanından yoksun olmaları sebebiyle de geçici hevesler peşinde teselli bulmaya çalışmışlardır (683). Artık bu vasıfta olan kalbleri, ilâhî sevgi yerine batıl ve fânî sevgiler, Allah korkusu yerine de daha başka korkular doldurmuştur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de inkarcı kalblerin bu vasıfları şöyle vurgulanır:
        "Kalbleri Allah'ı anmaya karşı katılaşmış olanların vay haline! Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler!"(ez-Zümer 39/22).
        "Allah (onların tanrılarından ayrı olarak) ne zaman tek başına anılsa, ahirete inanmayanların kalblerine sıkıntı basar. Ama Allah'tan başka (tanrı)ları da anıldığı zaman, hemen yüzleri güler"
(ez-Zümer 39/45).
"İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. Halbuki imana ermiş olanlar, Allah'ı başka her şeyden daha çok severler"(el-Bakara 2/165).
"Allah'tan başka varlıklara -O'nun hiçbir zaman yetki tanımadığı şeylere- ilahlık payesi verdiklerinden dolayı, hakikati inkara şartlanmış olanların kalblerini korku ile dolduracağız" (Âl-i İmrân 3/151).
Allah'ın maddî ve manevî bunca nimetini görüp de içten içe O'na karşı bir teşekkür duygusu oluşmayan kalblerde, tevazu ve teslimiyet yerine küstahça bir büyüklük duygusu oluşur. Hatta denilebilir ki inkarcı kalbin en bariz vasfı, kendini beğenme tutkusu ve kibridir. Kâfirlerin bu yönüne Kur'ân şöyle işaret eder:
"Allah'ın âyetlerini hiçbir delilleri olmadan sorgulayanlara gelince, onların göğüslerinin içinde/kalblerinde hiçbir zaman tatmin edemeyecekleri küstahça bir kendini beğenmişlik duygu-
su (kibir)den başka bir şey yoktur.. ."(el-Ğâfir 40/56).
Kalbin Allah'a yönelişi bakımından gönülden inanmadıkları halde dıştan inanmış gibi görünen münafıkların (684) kalbleriyle, kâfirlerin kalble-ri arasında herhangi bir fark yoktur denilebilir. Belki münafığın kalbi açısından söylenebilecek diğer bazı zaaflardan sözedilebilir. Meselâ iki yüzlü insanların derûnunda hiç şüphesiz büyük bir korkaklık ve menfaat düşkünlüğü illeti hâkimdir (685). Şüphe kalblerinin en bariz vasfıdır (686). Biroraya bir buraya koşarak kendilerine güven kapısı arasalar da (687) esasen gönüllerinde sürekli bir tedirginlik mevcuttur (688). Kalblerinde olanı gizlemek için tek sığınakları yalancılıktır (689). Gönüllerinde bulunan söz konusu illetler sebebiyle Allah hakkında sıhhatli bir bilgiye sahip olamadıklarından, akıllarınca Allah'ı ve inananları aldattıklarını sanırlar (690). Fakat ne yaparlara yapsınlar söz ve davranışları kendilerini ele verir (691). Kıyamet günü Allah huzurunda kişiyi kurtaracak olan ancak "selîm bir kalb" olacağı için (692) de, içi inkâr ve nifak dolu kâfir ve münafık kalbleri, orada aynı cezaya çarptırılacaktır. Nitekim Kur'ân, kâfir ve münafıkların kıyamet günü cehennemde bir araya getirileceklerini ve hatta münafıkların ikili oynamalarının cezası olarak cehennemin en alt tabakasında azaba duçar olacaklarını haber vermektedir (693.
        Netice olarak kalbin Allah'a en olumsuz yönelişi, hiç şüphesiz "in-kâr"dır. Esasen böyle bir yöneliş, kişinin fıtratına, üzerindeki nimetlere ve yegane gerçek olan ihsan ve kerem kaynağı Yüce Rabb'e karşı büyük bir nankörlüktür. Bunun temelinde ise bencillik, istiğna, kibir ve kendini beğenme duygusu yatar. İçerisinde bu çeşit duygular barındıran bir kalbin akıbeti ise vahiy ışığından mahrumiyet ve nihayet koyu bir gaflettir. Gaflet, kasveti, kasvet de zamanla paslanma ve mühürlenmeyi beraberinde getirecektir. Bu ise kalbin fonksiyonlarının körelmesi demektir. Pek tabiîdir ki bu çeşit bir kalbde mârifetullâh, zikrullah, muhab-betullah ve haşyetullah gibi ulvî duygular değil, şüpheler, korkular, binbir çeşit endişe ve tasalar yer edecektir. Böyle bir kalbin itmi'nân ve huzurdan nasipsiz olacağı ise açıktır..


668 Küfrün tanımına yönelik kelâmı tartışmalarla ilgili bilgi için bk. Kılavuz, Ahmed Saim, iman- Küfür Sınırı, s 56 58
669 bk. Izutsu, Kur'ân'da Dînî ve Ahlâki Kavramlar ( çev. Selahattin Ayaz), s. 165.
670 Nifak kavramı bu çalışmamızda "Münafığın Kalbi" başlığı altında incelenmiştir bk. bu Kitap, s. 423 vd.
671 bk. Râğıb. Müfredat, s. 434-435; Âsim Efendi. Kamus, II, 662-664
672 Râğıb. age. s 434.
673 bk Kur'an'da Dini ve Ahlâki Kavramlar s 165-167
674 Bilyi için bk. Kılavuz. Ahmed Sairrı age. s. 56 59.
675 bk Kılavuz. Ahmet Saırn. age. s 56-57
676 en-Nisâ 4/155.
677 Nuh 71/7.
678 bk. el-Bakara 2/171; el-En'âm 6/39
679 Öztürk. Yaşar Nuri, Kur'ân'in Temel Kavranılan, s. 351.
680 Ünal. Ali. Kur'an'da Temel Kavramlar, s 378
681 bk. en Nisa 4/155: el-En'âm 6/25: el A raf 7/101: el-Kehf 18/57.
682 el-Mü'minün 23/63.
683 el Enbiyâ 21/3
684 bk. el-Bakara 2/8; el-Münâfıkûn 63/1.
685 bk. el-Mâide 5/52; et-Tevbe 9/42.
686 et-Tevbe 9/45, 110.
687 en-Nisâ 4/143.
688 bk. et-Tevbe 9/64; el-Münâfıkûn 63/4.
689 el-Münâfıkûn 63/1.
690 el-Bakara 2/9.
691 Muhammed 47/30.
692 eş-Şuarâ 26/89
693 En-Nisâ 4/140, 145.

Dr. Âdem Ergül

 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın