|
Daha önce değişik vesilelerle ifade edildiği gibi insanın Allah'a yönelik en
temel vazifesi "kulluk"tur (555). Kulluğun tabiî bir gereği ise hiç şüphesiz
teslîmiyettir. Binâenaleyh bu husus gerçekleşmeden Allah'a gereği gibi kul olmak
mümkün değildir. Teslimiyet, zahirî tezahürler ge-rektirse de hakikatte kalb
merkezli bir kavramdır. Hatta teslimiyet kalben benimsenmemiş ise Hak katında
değersizdir. Nitekim şeklen teslim olduğunu ifade edenlerin Hak katında mümin
sayılmayacakları Kur'ân'da açıkça beyan edilmiştir (556).
İslâm öncesi câhiliyye döneminde
esleme fiili, bir kimsenin kendisi için çok değerli ve vazgeçilmesi çok güç olan
bir şeyini, isteyen kimseye vermesi, teslim etmesi anlamına gelirken,
Kur'an'daki kullanımlarında -söz konusu esas mânadan tümüyle farklı olmamakla
birlikte- daha ziyade, kişinin kendisini bilerek ve içtenlikle Allah'ın
irâdesine teslim etmesi anlamında kullanılmıştır (557). Buradan hareketle
denilebilir ki müslüman Hakk'a teslim olan kimsedir. Hakk'a teslim olmak ise mâ-sivâ
esaretinden kurtulmak demektir. Kur'an'da tavsif edilen gerçek kulluk da bu
olmalıdır.
Allah'a teslîmiyetin lüzumunu
vurgulayan çok sayıda âyetten bahsetmek mümkündür. Bu sebeple burada ilgili
âyetlerin tamamına yönelik bir değerlendirmede bulunmak yerine, kalbin Allah'a
yönelişi bakımından teslimiyetin önemini vurgulayan bazı âyetlerle yetineceğiz.
Şu âyetler, teslîmiyetin önemini çarpıcı bir üslupla ortaya koymaktadır:
"Halbuki her kim ihsan duygusu içinde
(muhsin olarak) varlığım Allah'a teslim ederse, bir insanın sanlabileceği en
sağlam kulpa sarılmış olur"(Lokman Sûresi 31/22).
"İhsan duygusu içinde daima iyi
şeyler yaparak kendini büsbütün Allah'a teslim etmiş olan ve her türlü batıldan
yüz çevirerek İbrâhim( Peygamber)in dinine uyan kimsenin dininden daha güzel din
sahibi kim olabilir?"(en-Nisa 4/125).
"İlahınız bir tek ilahtır. Yalnız
O'na teslim olun..." (el-Hacc 22/34).
Kur'ân-ı Kerim, teslîmiyetin müşahhas
örneği olarak Hz. İbrahim'den sıkça bahseder ve hatta onu izinden gidilmesi
gereken bir önder olarak bu ümmete takdim eder (558). Zira o, Allah'a teslim
olmayı cân-u gönülden arzu etmiş (559), Rabbinin "teslim ol" çağrısına
"Âlemlerin Rabbine teslim oldum" diyerek bütün varlığıyla icabet etmiş (560) ve
bu sayede "Allah dostluğu"na nail olmuş (561) ulu'1-azm bir peygamberdir. Bu
teslimiyet başarısının temeli, hiç şüphesiz itiraz illetinden kurtulmuş ve
teslîm olmuş bir gönüldür. Nitekim Kur'ân bu gerçeğe,
"O (İbrahim Peygamber) Rabbine selim
bir kalb getirmişti"(es-Saffât 37/84) beyanıyla işaret etmiştir.
Yüce Allah'ın inananlara yönelik
"Ancak teslim olmuş (müslüman) kimseler olarak can vermeye çalışın"(Âl-i İmrân
3/102) emri ve başta peygamberler olmak üzere tüm müminlerin "(Rabbimiz)
canımızı sana teslim olmuş kimseler olarak al"(el-A'râf 7/126) yakarışı
değerlendirildiğinde, teslîmiyetin dînin özünü oluşturduğu gerçeği daha iyi
anlaşılmış olacaktır. Son Peygambere gönderilen dîne, "teslim olmak" anlamına
gelen "İslâm" denilmesi ve Allah Teâlâ'nın din olarak ancak "İslâm"dan râzı
olacağını beyan etmesi (562) de konumuz açısından dikkat çekicidir. Binâenaleyh
ferdin dînî sorumluluğu bakımından bu derece büyük önem arzeden teslimiyetle
neyin kastedildiği meselesine sıhhatli bir cevap aramak zarurî görünmektedir.
Teslîmiyeti kulluğun önemli bir
basamağı (menzile) olarak değerlendiren İbn Kayyım el-Cevziyye (v. 751/1350)
konuyla ilgili şu bilgilere yer verir:
Teslîmiyet, Allah Teâlâ'nın dînî ve
kevnî ahkâmına gönül rızâsı ile baş eğmektir. Meselâ şu âyet dîni hükümlere
teslîmiyetin gerekliliğini vurgular:
"Hayır, Rabbine andolsun ki
aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükme
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslîmiyetle teslim olmadıkça iman
etmiş olmazlar" {en-Nisâ 4/65).
Kevnî ahkâma teslîmiyet ise ince ve
zor bir geçittir. Zira teslîmiyetin bu çeşidi, kazaya rızâ gösterme meselesidir.
Nitekim bir çok kimsenin bu noktada ayakları kaymıştır. Meselenin özü şudur:
Engellenmesine güç yetirilemeyen ve karşı konulması emredilmeyen her nevi
musibet ve tasarruflar karşısında Allah'a zahiren ve bâtınen tam bir teslîmiyet
göstermek, Kur'ân ve sünnette methedilmiştir. Nitekim başa gelen musibetler
karşısında sabırla teslîmiyet gösterenler Kur'ân tarafından şöyle müj-delenmiştir:
"Andolsun ki sizi biraz korku ve
açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz.
(Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler ki kendilerine bir belâ
geldiği zaman, "Doğrusu biz Allah'a aidiz ve muhakkak O'na döneceğiz" derler.
İşte Rablerinîn nimetleri ve lütfü onlar içindir ve doğru yol üzerinde
bulunanlar da onlardır"(el-Bakara 2/154-156).
Esasesen teslîmiyet, Allah tarafından
haber verilen konulara ilişkin şüphelerden, emirlere ters düşen nefsânî
arzulardan, ihlasla bağdaşmayan isteklerden ve ilâhî takdîre ve şer-i şerife
itiraz illetinden kurtulmak demektir. Zira teslîmiyet, çekişme ve didişmenin
zıddıdır. İşte ancak böyle birisine "kalb-i selîm" sahibi denilebilir (563).
Teslimiyet gerçeği, ancak itmi'nân derecesinde bir güven duygusu sayesinde
gerçekleşebilir. Bu ise güven duyulan varlığın her yönden kendisine
güvenilebilecek bir özellikte olmasını gerektirir. Meselâ kendisinde güç ve
kudret bulunmayan, mevcudiyeti bir başkasına bağlı ve fâ-nî olan bir varlığa
teslim olmak mümkün değildir. Bu bakımdan teslîmi-yeti yalnız Allah'a
hasredebilmek için öncelikle tüm güç ve kudretin sadece Allah'ta olduğuna, O'nun
izni olmadan hiçbir varlığın fayda ya da zarar vermeye muktedir olamayacağına,
her şeyin fânî ancak O'nun bakî olduğuna, her şeyin O'na muhtaç O'nun ise hiçbir
şeye muhtaç olmadığına ve O'nun bir benzerinin de bulunmadığı gerçeğine kalben
iman etmek ve bu imanı itmi'nân (564) derecesine ulaştırmak gerekmektedir.
Teslîmiyetin gerçekleşebilmesinin en önemli şartı budur. Hatta buradan hareketle
şöyle bir sonuca ulaşmak da mümkündür: Kulun Allah'a teslîmiyetinin derecesi,
Allah "hakkındaki bilgi (mâriietullali) ve imanının derecesiyle doğru
orantılıdır.
Kur'ân-ı Kerim, Allah'tan başkasına
güvenilmemesi gerektiğini, kendisine güvenilebilecek yegane varlığın ancak Allah
olduğunu sıkça vurgular (565). Hatta bunu imanın tabiî bir gereği olarak
belirtir (566). Bu sebeple diyebiliriz ki kalben yalnız Allah'a güvenip dayanmak
anlamına gelen tevekkül (567), teslimiyetin vazgeçilmez esaslarından biridir.
Ancak hemen ifade edelim ki tevekkül, Elmalıh'nın da beyan ettiği gibi görevin
yerine getirilmesini Allah'a havale etmek değil, emir ve kararı Allah'a bırakmak
ve Allah'ın emrini canla başla yerine getirmeye çalışmak demektir. Kısacası
tevekkül, "tefvîz-i vazîfe" (işi havale etme) değil, "tefvîz-i emir"(işin
sonucunu tayin yetkisi)dir (568).
Allah'a teslîmiyet, sapasağlam bir
tevhid inancını gerekli kılar. Bu bakımdan şirk ve şüphe gibi manevî illetler,
teslîmiyetin gerçekleşmesi önündeki en büyük engellerdir. Binâenaleyh
teslîmiyetin tahakkuku için öncelikle bu engellerin ortadan kaldırılması sonra
da Allah bilincinin sıhhatli bir şekilde gönle yerleştirilmesi gerekmektedir. Bu
iki husus, teslîmiyet gerçeğinin temelini oluşturur. Bunlar sağlandıktan sonra
teslîmiyetin gerekleri diyebileceğimiz teşrîî ve tekvînî ahkâma teslîmiyet
kolaylaşacaktır. Zira Allah'a karşı kendi konumunu iyi bilen bir kimse kulluktan
kaçmak yerine tüm emir ve yasaklara kolayca teslim olacaktır. Yine aynı şekilde
tüm güç ve kudretin yalnız Allah'ın elinde olduğuna inanan bir kimse de belâ ve
musibetler karşısında sızlanıp isyan etmek yerine "hoştur bana Sen'den gelen"
anlayışıyla sebeplere değil Müsebbi-bü'1-esbâb'a teslim olacaktır.
Teslîmiyet, ızdırârî ve ihtiyarî
olmak üzere iki şekilde değerlendirilebilir. İlâhî ahkâmı içi sızlayarak
kabullenen kimsenin teslîmiyeti bir anlamda ızdırârîdir. Buna karşılık teşrîî
olsun tekvînî olsun Allah'tan gelen her şeyi severek kabullenen kimsenin
teslimiyeti ise ihtiyarîdir. Teslimiyetin bu ikinci kısmını "kulun Allah'tan
râzı (hoşnud) olması" diye de ifade etmek mümkündür.
Kur'ân ve sünnette hakkında övgüler
bulunan ve özellikle sûfîler tarafından da üzerinde önemle durulan "Kulun
Allah'tan râzı olma" hali, tasavvuf literatüründe "rızâ" başlığı altında
"haller" veya "makamlar" meyânında incelenmiştir (569). Rızâ keyfiyetinin hal ya
da makam olarak anlaşılması, rızânın kesbî mi yoksa vehbî mi olduğu konusunu
gündeme getirmiştir. Rızâ'nın makam olduğunu ileri sürenler, onu tevekkülün
kemâli olarak tanımlamış ve çalışarak ulaşılabilecek bir makam olduğunu
söylemişlerdir. Delil olarak da Allah Teâlâ'nın rızâ ehli kimseleri methettiğini
ve kulları buna teşvik ettiğini göstermişlerdir. Horasan diyarı sûfîlerinin
genel kanaati budur. Irak ekolü sûfileri ise "rızâ"nın "makam" değil kalbe inen
bir "hal" olduğunu ve dolayısıyla kesbî değil vehbî olduğunu belirtmişlerdir.
Bunlar da delil olarak rızâ'nın farz kılınmamasını gerekçe göstermişlerdir.
Aralarında Kuşeyrî'nin (v. 465/1703) de bulunduğu diğer bir grup da bu iki
görüşü birlikte değerlendirerek "rızâ"nın başlangıç itibariyle kesbî/makam,
sonuç (kemal) bakımından ise vehbî/hal olduğunu ifade etmişlerdir (570).
İbn Kayyım konuyu şöyle
değerlendirir: Rızâ keyfiyeti, kendisini tahakkuk ettiren sebepler itibariyle
kesbî, hakikati (mahiyeti) bakımından ise vehbîdir. Binâenaleyh kişi rızâ
meyvesine erişmek için sebeplerine yapışmak durumundadır. İşte bu bakımından
rızâ kesbîdir denilebilir. Zira rızâ, tevekkülün kemâli olması itibariyle
tevekkül, teslim ve tefviz gibi konularda kalben istikrara erişmenin tabiî bir
sonucudur. Bilindiği gibi tevekkül ve teslîmiyet Kur'an'da çok defa emir kipinde
zikredilmiştir (571).
Rızâ ise erişilmesi zor ve çoğu kimse
tarafından da icabet edilmesi hemen hemen imkansız olacağından merhamet-i ilâhî
gereği emredilmemiş ve fakat "rızâ ehli" methedilerek teşvik yoluna gidilmiştir
(572). Allah'tan razı olmanın karşılığı, Allah'ın da o kuldan razı olmasıdır ki
bukarşılık, cennet ve içindekilerden çok daha yüce ve büyüktür. Binâenaleyh
Allah'tan râzı olandan Allah da râzı olur. Belki şöyle demek daha doğru
olacaktır: Kulun Allah'tan râzı olması, hakikatte Allah'ın ondan râzı olmasının
bir sonucudur. İşte böylece Yüce Allah, kulunu rızasıyla iki taraftan da
kuşatmış olmaktadır. Yani O öncelikle kulundan râzı olmuş ve O'nun bu rızâsı,
kulun rızâsını gerektirmiştir. Kulun rızâsındanda ayrıca râzı olmuştur. Bu
sebepledir ki "rızâ kapısı" Allah'a açılan en büyük kapıdır. Dünyanın cenneti,
ariflerin istirahatgâhı, muhiblerin hayat kaynağı, âbidlerin nimet cenneti ve
âşıkların göz aydınlığı "rızâ"dır" (573). Nitekim Hz. Peygamber de imanın
tadının rızâ ile alınabileceğini şöyle beyan etmektedir: ,
"Rab olarak Allah'tan, din olarak
İslâm'dan ve Peygamber olarak Muhammed'den râzı olan kimse, imanın tadım tatmış
demektir" (574).
Rızâya ilişkin İslâm büyüklerinin söz
ve açıklamalarını burada ayrı ayrı zikretmek konuyu bir hayli uzatacağından
bazılarına yer vermekle yetineceğiz:
Zünnûn'a (v. 245/859) göre rızâ, olacak şeyler henüz olmadan, kişinin Hakk'ın
ihtiyarını kendi irâdesine tercih etmesi, kaza yerine gelip her şey olup
bittikten sonra da "Hayır Allah'ın murâd ettiğindedir" diyerek herhangi bir
rahatsızlık duymaması ve musibetlerin pençesinde kıvranırken bile O'na karşı en
âşıkane duygularla coşmasıdır (575).
Haris el-Muhâsibî'ye (v. 243/857) göre rızâ, ilâhî ahkâm karşısında kalbin
sükûnudur (576).
Cüneyd-i Bağdâdî'ye (v. 297/910) göre ise rızâ, murâd-ı ilâhî karşısında
irâdenin kaldırılmasıdır (577).
İmam Kuşeyrî (v. 465/1703), İslâm
âlimlerinin teslîmiyet, tevekkül, tefvîz ve rızâ gibi hallere ilişkin
açıklamalarındaki farklılığı, o kişilerin o halden nasibine bağlar ve esasen
hallerin tavsif edilemeyeceği gerçeğine telmihte bulunur (578).
Netice olarak teslîmiyet, kulluğun
özünü oluşturması bakımından kalbin Allah'a en önemli yönelişidir, imanla
başlar, mârifetullah ile doğru orantılı olarak gelişir. Tevekkül ve tefvîz,
teslimiyet ağacının dalı budağı ise rızâ da ağacın kemâlini tamamlayan meyvedir.
Kalbi ve bütün varlığıyla "Biz Allah'a aidiz" inancını taşıyanlar "yalnız O'na
yönelme"nin gerekliliğini bildikleri için teslimiyetin en güzel örneklerini
canıyla malıyla ve evladıyla sergilemiş olan İbrahim peygamber gibi "Bizi sana
teslim olmuş kimseler eyle"(el-Bakara 2/128) diye yalvarır ve Allah Teâlâ'nın
"Sakın teslimiyetinizi tahakkuk ettirmeden son nefesinizi vermeyin/ölmeyin"
(Âl-i İmrân 3/102) emrine imtisalde muvaffak olmak için de kendi acziyetlerinin
şuurunda olarak güç ve kudretin yegane sahibi olan Yüce Yaratıcıdan "Bizim
canımızı sana teslim olmuş kimseler olarak al"(el-A'râf 7/126) istirhamında
bulunurlar. İşte gönlü bu şekilde teslîmiyet coşkusuyla dolup taşan kimseler,
Allah'tan râzı olmama gibi bir irâdeyi tanımadıkları için nefislerinde tam bir
itmi'nân ve huzur vardır. İbrahim Hakkı Erzurumî'nin (v. 1119/1780) "Selîm
kalbin kıblesi Huda'dır, âdeti kazaya rızâdır" tesbitine katılmamak mümkün
değildir (579). Böylele-rinde hüzün ve keder barınamayacağı için daha dünyada
iken cennet hayatı yaşarlar. Şu âyet de bu kimselerin ebedî cennet
davetiyesidir:
"Ey itmi'nâna (huzura) ermiş nefis!
Sen O'ndan râzı O da senden razı olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına
katıl ve cennetime gir!"(el-Fecr 89/27-30).
555 ez-Zâriyât 51/56. 556 el-Hucûrât 49/14. 557
bk. Izutsu. Kur'ân 'da Allah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş), s. 188.
558 el-Mümtehine 60/4, 6. 559 el-Bakara 2/128. 560 el-Bakara
2/131. 561 en-Nisâ 4/125. 562 el-Mâide 5/3. 563 bk. Medâric II,
152-154. 564 İtmi'nân kavramı için bk. bu Kitap, s. 362 vd. 565
bk. Âl-i İmrân 3/122, 160; el-Mâide 5/11; et-Tevbe 9/51;Yûsuf 12/67.
566 El-Mâide 5/23; Yûnus 10/84. 567 Tevekkül kavramı hakkında bilgi
için bk. Kuşeyrî, Risale, s. 162-173. 568 bk. Hak Dîni, IV,
2566-2567. 569 Tasavvuf literatüründe "makam", kulun isteği ve
çalışması neticesinde sülük yolculuğu müddetince kazanması gereken
edeplerle muttasıf olmasıdır ki hangi edebi gerçekleştirmeye çalışıyorsa
o makamda bulunuyor demektir. Meselâ kanaat, tevekkül, teslimiyet, tevbe
ve inâbe gibi kavramların her biri ayrı bir "makam"dır. Makamlar
kesbîdir. "Hal" ise kalbde ortaya çıkan (vârid) bir keyfiyettir ki
mevhibe-i ilâhîdir. Mesela kabz, bast, vecd ve üns gibi kavramlar birer
"hal"dir (bk. Kuşeyrî, age., s. 56-57). 570 Kuşeyrî, age., s. 193;
İbn-i Kayyim el-Cevziyye, age., II, 179. 571 Mesela bk el-Bakara 2/
131; Âl-i İmrân 3/159; el-Mâide 5/23; Yûnus 10/84; ez-Zü-mer 39/54
572 el-Mâide 5/119; et-Tevbe 9/100; el-Beyyine 98/7-8 573 bk. Meddric,
II, 178-181. 574 Müslim, iman, 56; Ahmed b. Hanbel, Müsned, l, 208.
575 Kuşeyrî, age., s. 195. 576 Kuşeyrî, age., s. 196. 577 Kuşeyrî,
age., s. 196. 578 age, s. 193. 579 Mârifetnâme, s 286 |