|
Kur'ân-ı Kerim'de kalbe nisbet edilen kavramlardan biri de takuâ dır. Takvâ
terimi, esas itibariyle "herhangi bir şeyi ona zarar verecek şeylerden korumak"
mânasına gelen vikaye mastarından türemiş bir isimdir. Lügatte "Nefse zarar
verebilecek her şeyden titiz ve ciddi bir şekilde korunmak ve sakınmak" anlamına
gelir (508). Şer'î örfte ise "Kişinin taatte bulunarak nefsini Allah'ın
vikayesine koyması ve bu suretle ahirette zarar ve elem verecek şeylerden
kendini iyice koruması" diye tanımlanır (509). Takva ile ilgili daha başka
tariflere de yer verilmiştir. Söz konusu tanımlardan bazıları şunlardır:
-Allah'tan uzaklaştıracak her şeyden uzak olmaktır.
-Kulun, Allah'tan başka her şeyden sakınmasıdır.
-Nefsin nazlarını terketmek ve yasaklardan uzak durmaktır.
-Takvanın bir zahirî bir de bâtını mânası vardır. Zahiri anlamı, şeriatın
çizdiği hudutlara riâyet etmek, bâtını mânası ise niyet ve ihlâsa dikkat
etmektir (510).
Takvanın birçok tanımının yapılmasında, konunun sübjektif yaklaşımlara sebep
olabilecek nitelikte bulunması ve bir de takvanın farklı derecelerde
değerlendirilmesi etkili olmuştur denilebilir.
Takva kelimesine semantik açıdan yaklaşan Izutsu, konuyla ilgili şu bilgilere
yer verir: "Takva kelimesi, câhiliyye devrinde bir çeşit hayvansal içgüdü,
korkuya karşı kendini savunma içgüdüsü anlamında kullanılmıştır. Ittekâ
kelimesinin bu dönemde şâirler tarafından sık kullanılması işimizi
kolaylaştırmaktadır. Bu kullanımlara baktığımız zaman takva kavramının "zühd"
şöyle dursun, herhangi bir dîni anlam dahi taşımadığını açık bir şekilde
görürüz. Kelimenin bu kullanımlarda taşıdığı mâna, "B/r şey vasıtasıyla kendini
savunmadır". Mesela bir adam kendisi için tehlikeli, tahripkâr ya da zararlı bir
şeyin kendisine doğru geldiğini anlar ve bunun üzerine kendisi ile o tehlikeli
şey arasına, o şeyin kendisine gelmesini önleyecek bir engel koyar. İşte ittekâ
fiilinin İslam'dan önceki bütün kullanışları, görünüşte ne kadar kompleks olursa
olsun bu mânaya gelir. Meselâ,
"Kıyamet gününde (elleri bağlı olduğu için) yüzü ile kendisini azabın en
kötüsünden korumağa çalışan (ile güven içinde bulunan bir olur) mu?"(ez-Zümer
39/24) âyeti, kelimenin söz konusu anlamda kullanılışına güzel bir örnektir.
Fakat bu, Kur'an'da daha ziyâde istisnaî bir durumdur. Zira ittekâ fiili
Kur'an'da genel olarak dînî anlamda kullanılmıştır. Câhiliyyede ise tam aksine
daima maddî anlamda kullanılmıştır. Câhiliyye-nin gittiği bu istikâmetin en son
sınırı da kelimenin ahlâkî anlamda kullanıldığı hallerdir. Yani kelimenin tam
fizikî ve maddî değil de biraz ruhîleşti-rilmiş anlamda kullanıldığı
durumlardır. İttikâ kavramının maddî alandan manevî alana çekildiği bu
durumları, tam maddî anlamdaki ittikâ ile dînî anlamdaki ittikâ arasında bir
geçiş noktası kabul edebiliriz. Kur'ân düşüncesine yakın olan hanîf düşüncesi
ise bir adım daha ileri giderek kelimenin muhtevasını tamamen manevîleştirir.
Henüz şeklî yapı değişmemiştir. Burada gelmesi muhtemel tehlike artık basit
fizîkî bir tehlike değil, uhrevî bir tehlikedir. Bu muhtevada ittikâ, insanın,
ilâhî azap ile kendisi arasına ruhunu azaptan koruyacak iman ve itaati koyması
demektir. Psikolojik olarak bu ittikâ, bir çeşit korku, ahirete ait bir
korkudur. Kur'an'ı okuyan herkes, özellikle Mekke devrinde ahiret şuurunun çok
kuvvetli olduğunu görür. Orijinal anlamıyla buna takva denir. Hatta ilk
sürelerde müminin en kısa tanım formülü: "Allah korkusu ile titreyen kimse"dir.
Zamanla bu koyu uhrevî renk, yavaş yavaş açılır, nihayet o dereceye varır ki
takvanın hüküm günü düşüncesiyle, ahiret korkusuyla açık bir bağı kalmaz, daha
ziyâde dindarlık manasına gelir. İşte bundan dolayı Kur'an'da muttaki kelimesi
çoğu kez kâfirin karşıtı olan "zâhid mümin" anlamındadır (511).
Kur'ân-ı Kerim, takvânın, nefs adı verilen insan cevherine daha yaratılış
başlangıcında iken yerleştirildiğini şöyle beyan eder:
"Nefse ve onu yaratılış maksadına uygun biçimlendirene ve yine ona fücur ve
takvayı yerleştirene (ilham) andolsun" (eş-Şems 91/7-8). Bu âyette fücur tabiri,
"takva" ile birlikte zikredilirken "Mütta-kîlerle fâcirleri bir mi tutacağız"(Sâd
Sûresi 38/28) âyetinde söz konusu kavramın, takvanın karşıtı olduğuna işaret
edilir. İnsan hakikatine zarar verecek diğer bir ifadeyle onun aslî yapısını
bozacak tüm ahlâkî zaafların ve menfî davranışların fücur diye isimlendirildiği
(512) göz önünde tutulursa, takvanın, nefse zarar verecek her türlü tehlikeye
karşı onu koruma ameliyesinin adı olduğu kolayca anlaşılır. Binâenaleyh her
insana "fücur"a meyledecek ve nefsi koruyacak fıtrî melekeler, daha
yaratılışının başlangıcında verilmiş demektir. Artık kulun vazifesi takva
meleke-leriyle nefsini her çeşit pislikten (rics, neces, vb.) (513) koruyup
yüceltmek ve böylece dünya imtihanında başarılı olmaktır. Fakat bu melekeler
çalıştırılmaz da âtıl bırakılırsa imtihan başarısızlıkla sonuçlanacak demektir.
Kur'ân, takvayı kalbe nisbet ettiği gibi (514) Hz. Peygamber de takvanın kalbde
bulunduğuna işaret eder (515). Bu ise nefsi koruma melekelerinin kalbde
bulunduğunun açık bir delilidir. Kanaatimizce âyetlerde kalbe nisbet edilen
akletmek (516), anlamak (517), tefekkür ve tedebbür etmek (518), vahiy ve ilhama
mahal olmak (519) gibi hussusiyetlerin genel toplamı, fıtrî takvanın temelini
oluşturmaktadır. Bu anlamda bütün insanlarda takva tohumları -başlangıç
itibariyle- mevcut demektir. Söz konusu melekeler çalıştınlırsa korunma
kabiliyeti gelişecek aksi halde körelecektir. Nitekim Kur'ân, kalbin, paslı
(520), kilitli (521) ve hatta mühürlü (522) olmasından bahsederken aynı zamanda
bunlara parelel olarak kalbin körleşeceğinden (523), anlayış ve idrakinin
kaybolacağından da söz eder (524). Bu ise nefsin korunmasının ancak kalbin
fonksiyonlarının gereği gibi çalışmasıyla mümkün olabileceğini gösterir.
Muhtelif âyetlerde namaz, oruç ve benzeri ibâdetlerin takvaya ulaştıracağından
bahsedilmesi (525), başta Allah zikri olmak üzere tüm emir ve tavsiyelerin insan
gönlünü diri tutmaya yönelik olduğu sonucuna götürür. Hz. Peygamberin günahların
kalbi karartacağına dair ihtarı (526) ise Allah'ı unutmanın tabiî bir sonucu
olarak emredileni yapmamak ya da yasaklanan hal ve davranışlar içinde bulunmak
gibi menfî davranışların takva duyularını iş göremez hale getireceğinin açık bir
beyanıdır.
Kur'an'da Allah'a karşı takvâlı olunmasını telkin eden âyetler (527), bir
anlamda kullara Allah'ı hatırlatarak, "aklınızı başınıza alın, gözünüzü açın ve
kendinizi savunmak için hesap gününde Allah'ın huzuruna hazırlıklı gelin" temel
mesajını ihtiva eden hatırlatmalardır, denilebilir. Bu ise "kulluk şuuru"nün
sürekli canlı tutulması anlamına gelmektedir. Esasen böyle bir anlayış, takva
kelimesini, esas anlamı olan "tehlikeye karşı kendini koruma" mânasından da
uzaklaştırmayacaktır. Zira kulluğunun şuurunda olan ve Allah'a gereği gibi
inanan kimse, Allah'ın azabından ve gazabından kendisini korumak için ve daha
ötede cennete ve rı-zây-ı ilâhiye kavuşmaktan mahrum kalmamak için hayatını
Allah'ın çizdiği hudutlar çerçevesinde sürdürecektir. "Korku" ve "yasaklardan
kaçınma", kulluk şuurunun tabiî bir sonucudur. Muhammed Esed'in "takvâlı
kimseler" anlamına gelen "müttakîn" kelimesine yönelik şu açıklamaları da
kanaatimizce isabetli bir tesbittir: "Mütta/dn'in "Allah'tan korkanlar"
şeklindeki alışılagelen çevirisi, bu ibarenin olumlu muhtevasını yeterli biçimde
yansıtmaz, yani O'nun her zaman ve her yerde hâzır olduğunun farkında olmayı ve
kişinin bu farkında oluşun ışığı altında kendi varlığını biçimlendirme
arzusunu... Öte yandan, bazı mütercimler-ce benimsenen "kötülükten sakınan" veya
"sorumluluğu konusunda dikkatli olan" çevirisi ise "Allah'a karşı sorumluluk
bilinci" diye ifade ettiğimiz takva kavramının sadece belirli bir yönünü
yansıtır" (528). İşte bu sorumluluk bilincinin temeli, kalbî hassasiyettir. Bu
sebeple Allah Teâlâ, kalbin bu duyuları çalışsın diye kullarına zaman zaman
âyetler göndermis, mükellefiyetler yüklemiş ve bazen da çeşitli imtihanlara tabi
tutmuştur (529). Zira kalbi canlı ve sıhhatli tutacak yegane iksir, zikrullahtır
(530). İbâdetler, âyetler ve musibetler ise Allah ı hatırlatan birer vasıtadır.
Hayatını Allah'a karşı sorumluluk bilinci altında şekillendirenlerin, zamanla
takva duyuları gelişeceğinden böyleleri hak ile batılı kolayca
keşfedebileceklerdir. Zira Hz. Peygamberin ifadesiyle "Allah'ın nuruyla
hâdiselere bakan" bir kalb gözü/basîret diğer bir deyimle bir "firâ-set"
oluşacaktır (531). Nitekim âyet-i kerimede bu durum şöyle beyan edilmiştir:
"Ey iman edenler! Allah'a karşı takva çerçevesinde hareket ederseniz, O size,
hakkı batıldan ayırmaya yarayan bir ölçü (fur-kân) bahşedecek, kötü işlerinizi
silip örtecek ve sizi bağışlayacaktır" (el-Enfâl 8/29).
Ayette belirtilen "furkân" (532) oluşmadan Kur'an'dan gereği gibi istifade etmek
de mümkün değildir. İşte bu sebeple Kur'an'ın yol göstericiliğinden gereği gibi
faydalanacak olanlar ancak takva melekeleri sıhhatli çalışan müttakflerdir
(533). Yoksa kalbi körelmiş ve mühürlenmiş kimselerin, Kur'ân hidâyetini görüp
anlamaları mümkün değildir. Nitekim "Onlar Kur'an'ı(n anlamını) gereği gibi
düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbler(inin) üzerinde kilitleri mi f ar?" (Muhammed
Sûresi 47/24) âyeti, işlenen günahlar yüzünden pas tutan kalblerin, takva
duyularının körele-ceğine işaret etmektedir. Anlayış melekeleri kaybolmuş bu
gibi kimseler, Kur'ân tarafından hayvanlara benzetilmiş ve âdeta insandan bile
sayılmamıştır (534). Binâenaleyh Kur'an'ın "insanlar (nâs) için hidâyet fcay-nağı"
(el-Bakara 2/185) olduğunu beyan eden âyetle "müttakîler için hidâyet olduğunu
(el-Bakara 2/2) bildiren âyet arasında herhangi bir tenakuz yoktur. Zira âyette
zikredilen ve "insanlar" anlamına gelen nâs kelimesiyle aslî yapısı bozulmamış
kimseler kastedilmiştir. Çünkü inkarları sebebiyle kalbleri mühürlenenlerin
Kur'ân hidâyetinden nasip-lenemedikleri bilinen bir husustur. Bu bakımdan
Kur'an'dan istifadenin ölçüsü, kişinin takva derecesiyle doğru orantılıdır.
Kalbdeki takva melekelerinin sıhhatli çalıştığının alâmeti ise Kur'ân tarafından
şöylece ortaya konulmuştur:
"(Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olan o muttaki kimseler) insan
idrakini aşa(n olguların varlığı)na (gaybe) inanırlar, namazlarında dikkatli ve
devamlıdırlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar, (ey
Peygamber) sana indirilene de senden önce indirilmiş olana da iman ederler ve
onlar ahire-tin varlığından bütün kalbleriyle emindirler"(el-Bakara 2/3-4).
"Gerçek erdemlilik (birr), yüzünüzü doğuya ya da batıya çevirmeniz ile ilgili
değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve
peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da-
akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve
insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve
zekâtı îfa eden kişidir; ve (gerçek erdem sahipleri) söz verdiklerinde sözlerini
tutan, felâket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte onlardır
sadâkatlerini gösterenler ve işte onlardır müttakîler" (el-Bakara 2/177).
Bu âyetler bir bakıma takvanın da çerçevesini çizmektedir. Müfes-sirler genel
olarak takvayı üç mertebede değerlendirmişlerdir. Birinci mertebe, ebedî azaptan
kendini korumak için Allah'ı inkâr etmekten ve O'na ortak koşmaktan sakınmaktır.
İkinci mertebe, büyük günah işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten uzak
durup farzları yerine getirmektir. Şer'î örfte takva denilince daha çok bu mâna
kastedilmektedir. Üçüncü mertebe ise kalbini Hak'dan alıkoyacak her şeyden uzak
durup gönlünü tamamen Mevlâ'ya bağlamaktır ki bu mertebenin nihayeti yoktur
(535). Esasen takvaya sınırlar çizmek ya da mertebeler belirlemek mümkün
değildir. Zira takvayı geliştiren, marifet, amel ve duygular kişiden kişiye
değişiklik arzedebilecektir. Binâenaleyh her insanın takvası ancak kendi kulluk
bilinci kadardır.
Kur'ân-ı Kerim'de takva ile ilgili iki yüzü aşkın âyet bulunmaktadır. Bu sebeple
Kur'ân'da takva meselesi, birden çok müstakil çalışmaya konu olabilecek
boyuttadır. Bu bakımdan burada konunun detaylarına girilemeyecektir. Ancak
konuyla ilgili bazı âyetlere telmihte bulunularak, Kur'an'da takvanın genel bir
çerçevesini çizmek, kanaatimizce faydalı olacaktır.
Kur'an'a göre takva, kişinin Allah katındaki değer ölçüsüdür (536). Bu sebeple
tüm peygamberler ümmetlerine takvayı öğütlemişlerdir (537). Zira Allah'a ulaşan,
şekilden ziyade kalbdeki takva duygusudur (538). Gönülde takva yoksa amelin de
bir kıymeti yoktur. Çünkü "Allah, ancak müttakîlerin amellerini kabul eder" (el-Mâide
5/27) buyrulmuştur. Takva, Allah'ın şeâirine (539) karşı kişide saygı ve tazim
duygusu oluşturur (540). Kulu Allah dostluğuna yükselten merdiven takvadır
(541). Bu sebeple insan tüm gücünü kullanarak takvaya yönelmelidir (542). Zira
ahi-ret yolculuğu için hazırlanması gereken en üstün azık takvadır (543). Hatta
müminler takva ve iyilik hususundu birbirleriyle dayanışma içinde olmalıdırlar
(544). Takvaya sarılan kimseler, şeytan ve askerlerinin pençesine düşmezler
(545). Çünkü Allah, takva sahiplerinin yâr ve yardımcısı-dır (546) BU bakımdan
böyleleri için zorluklar karşısında çaresizlik diye bir şey düşünülemez. Allah
onlara sayısız çıkış yollan lütfeder ve ummadıkları yerden rızıklandırır547.
Şayet bir toplum, kendisine takvayı şiar edinirse yer ve gökten üzerlerine
bereket yağar (548). Takvanın hayrı sadece dünyaya ait değildir. Onun esas
mükâfatı ahirette görülecektir. Zira cennete müttakî olanlar vâris kılınacaktır
(549). Onlar için korku ve hüzün olmayacaktır (550). Mahşer günü tüm dostluklar
bittiği halde müt-takilerin dostluğu sürecektir (551). Binâenaleyh kula gereken,
Allah Resulünün yalvarışı gibi "Allahım nefsime takvasını ver" (552) diye duaya
sarılmak olmalıdır.
Netice olarak, kalbin Allah'a yönelişi bakımından vazgeçilmez esaslardan biri
olan takva, Allah hakkında kalbde bulunan bilgi, korku ve saygı duygusuna bağlı
olarak, kişinin Allah'ın çizdiği hudutlar çerçevesinde nefsini dünyevî ve uhrevî
her türlü tehlikeden koruma ameliyesi-dir. Kalb, başlangıçta nefsi koruyacak
takva melekeleriyle donatılmıştır. Bu melekeler Allah'a karşı sorumluluk bilinci
içerisinde yapılan davranışlarla geliştirilebileceği gibi bunun tam tersi
ameller sebebiyle de kö-reltilebilecektir. Kişinin felahı ya da hüsranı buna
bağlıdır. Fıtrî yapısı bozulmamış kimseler bu melekeler sayesinde kendilerine
zarar verecek her şeyden korunma çabası içinde bulunurlar. Her türlü tehlikeye
karşı yegane koruyucu olarak Allah'ı bildikleri için yalnız O'na sığınır ve
yalnız O'na kul olurlar. Bunun tabiî bir gereği olarak da O'nun gazabına
çarpılmamak için tir tir titrer, hoşnutluğunu elde etmek için emir ve
yasaklarına harfiyyen uymaya gayret ederler. Harama düşme korkusuyla
şüphelilerden sakındıkları (553) gibi zahiren mubah gibi görünse de gönüllerine
yatmayan her şeyi terkederler554. Binâenaleyh, takvanın alt sınırı inkar ve
şirkten korunmak ise de üst sınırını belirlemek mümkün değildir.
508 bk. Râğıb, Müfredat, s. 530-531; İbn Manzur. Lisan. XV, 401 402; Âsim
Efendi, Kamus. IV, 1221-1222. 509 bk. Cürcânî, Ta'rifât. s. 65; Elmalılı, Hak Dini, l, 169 510 Tanımlar için bk. Kuşeyrî. Risale, s 105; Cürcânî, age. s 65. 511 bk. Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş), s. 12,
222-226; Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar (çev. Selahattin Ayaz), s. 259. 512 bk. Esed, Muhammed, Kur'ân Mesajı, III, s. 1274, dn. 6. Fücur kelimesi
lügatte, "bir şeyi geniş bir şekilde yarmak" anlamında (Râğıb, a.g. e., 374)
ise de Kur'an'da Hak yolunu yarıp nizamından çıkarak fısk ve isyana düşmek
mânasında kullanılmıştır (Elmalılı, age., VIII, 5857). 513 Kur'ân-ı Kerim en büyük günah olan "şirk"\, pislik anlamına gelen neces/j-*
kelimesiyle ifade ettiği gibi (bk. et-Tevbe 9/28) şeytanî vesveselerin ürünü
olan amelleri de yine pislik mânasına gelen rics lafzıyla beyan eder (el-Mâide
5/90). 514 el-Hacc 22/32; el-Hucurât 49/3. 515 Müslim, Birr, 32; Tirmizî, Birr, 18. 516 el-Hacc 22/46. 517 el-A'râf 7/179. 518 Muhammed 47/24. 519 el-Bakara 2/97; eş-Şuarâ 26/194. 520 el-Mutaffifîn 83/14. 521 Muhammed 47/24. 522 el-Bakara 2/7; el-A'raf 7/100. 523 bk. el-Hacc 22/46. 524 et-Tevbe 9/87. 525 bk. el-Bakara 2/21, 183. 526 Tirmizî, Tefsir, 83; İbn Mâce, Zühd, 29. 527 Konuyla ilgili çok sayıda âyet göstermek mümkündür. Örnek olmak üzere
bk. el-Bakara 2/194, Âl-i İmrân 3/102; en-Nisâ 4/131; et-Tevbe 9/119. 528 bk Esed, Muhammed, Kur'ân Mesajı (çev. Cahit Koytak, Ahmet Ertürk), I.
4, dn. 2. 529 bk. el-Bakara 2/21. 63. 183: el-En'âm 6/69. el Hucurât 49/3. 530 bk. Er-Ra'd 13/28 Nitekim bir hadfs-i şerifte de "Rabbini zikredenle
zikretmemenin misâli diri ile ölü gibidir" buyrulmuştur (Buhârî, Dea'vat, 66) 531 Tirmizî, Tefsıru'l-Kur'ân, 15. 532 Râğıb el-İslehânf. âyette zikredilen /urkân kelimesini, Allah tarafından
kalblere lütfedi len ve kendisiyle hak ile batılın farkedılebıldiği bir nur
ve tevfik olarak açıklar (Müfredat, s. 378) 533 bk. el Bakara 2/2 534 el A raf 7/179 535 Bilgi için bk. Elmalılı, age., I, 169; Cebeci, Lütfullah, Kur'ân'a Göre
Takva, s. 73-104. 536 el-Hucurât 49/13. 537 en-Nisâ 4/131; eş-Şuarâ 26/108, 110, 126, 144, 163. 538 el-Hacc 22/37. 539 Şeâir kelimesi şeî'ranın çoğulu olup "kulluk adına alem kabul edilen, me kan ve amellerdir" (bk. Taberî, Câmiu'l-beyân. XVII, s. 206). 540 el-Hacc 22/32; el-Hucurât 49/3. 541 el-Enfâl 8/34; Yûnus 10/63; el-Câsiye 45/19. 542 Âl-i İmrân 3/102; et-Teğâbün 64/16. 543 el-Bakara 2/197. 544 el-Mâide 5/2. 545 el-A'râf 7/201. 546 el Bakara 2/194; en-Nahl 16/128; el-Câsiye 45/19. 547 et-Talak 65/2-3. 548 el-A'râf 7/96. 549 Âl-i İmrân 3/15, 198; Meryem 19/63; ez-Zümer 39/73. 550 Yûnus 10/62-63. 551 ez-Zuhruf 43/67. 552 Müslim, Zikir, 73; Nesai, İstiâze, 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 371. 553 bk. Buhârî, iman, 39; Müslim, Müsâkât, 107. 554 Buhârî İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet eder: "Gönlüne yatmayan
şeyleri terketme- dikçe hiçbir kul takvanın hakikatine eremez" (el-Câmiu's-sahih, iman, 1). |