Ana Sayfa
Kur'an ve Sünnet'te

Geri
Kalbin Sesi - Kalbî Hayat

Mârifetullah


        Lügatte "bir şeyi, eserlerini tefekkür ve tedebbür yoluyla tam olarak bilmek" (353) anlamına gelen "marifet" terimi, Kur'an'da doğrudan kalbe nisbet edilmemiş ise de İslâm literatüründe -özellikle tasavvuf! eserlerde-kalbin Allah'ı tanımasını ifade etmede âdeta alem olmuştur. Bu itibarla biz de aynı geleneğe tâbi olarak kalbin Allah hakkında bilgi sahibi olması meselesini "mârifetullah" terkibiyle ifade edeceğiz. Bilginin mahiyeti ve kalbin bilgi vasıtası olup olmadığı meselesi, kitabımızın "Kalbin Fonksiyonları" bölümünde geniş bir şekilde inceleneceğinden (354) burada aynı konulara yer verilmeyecek, kalbin Allah'ı tanımaya yönelik fonksiyonları ele alınacaktır.
        Kur'ân-ı Kerim, insanın yaratılış gayesinin "Allah'a kulluk" olduğunu açık bir şekilde beyan eder (355). Bu gayenin gerçekleşmesi ise her şeyden önce kulluğun kime ve nasıl yapılacağının bilinmesine bağlıdır. Zira ma'budu/Allah'ı gereği gibi tanımayan kimse ona gerçek anlamda kulluk yapamayacağı gibi kulluğun nasıl yapılacağını bilmeyen de yaratılış maksadını gerçekleştiremeyecektir. Kulluğun kime yapılacağı meselesinin, nasıl yapılacağı meselesinden daha öncelikli olduğu ise açıktır. Binâenaleyh Allah'ı tanımak (mârifetullah), insanın yaratılış gayesinin ilk ve en önemli temelini oluşturmaktadır. Nitekim İbn Cüreyc (v. 150/767) "İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler için yarattım" (ez Zâriyât 51/56) âyetinde zikredilen ( jj'j^J ) "bana kulluk etsinler" ifadesini, ( ü>j^J ) "beni tanısınlar" şeklinde yorumlamıştır (356). Hatta denilebilir ki Allah elçilerinin insanlara sundukları mesajın özü, öncelikle ulûhiyye-tin doğru anlaşılmasıdır. Özellikle sûfîler arasında hadîs-i kudsi olarak şüyu' bulan, "Ben gizli bir hazine idim. Marifetime (tanınmama) muhabbet ettim ve beni tanısınlar için mahlûkâtı yarattım" (357) sözü de mârifetullâhın önemine işaret etmesi bakımından dikkat çekicidir.
        Kur'an'a göre Allah katında insanın değeri takva iledir (358). Takva ise bilgi ile doğru orantılıdır. Nitekim;
        "Kulları arasında Allah'tan gereği gibi korkanlar ancak âlimlerdir" (Fâtır Sûresi 35/28) buyrulmuştur. Allah Resulü de, "İçinizde Allah'ı en iyi bileniniz ve O'ndan en çok sakınanınız benim!" (359) buyururken Allah'ı tanımanın kişiyi takva bakımından geliştireceğine işaret etmiştir. Bu bakımdan Allah'ın razı olacağı bir kulluk için kalbin Allah'ı tanıması, vazgeçilmez bir zarurettir.
        İnsanın gerçek kurtuluşu için bu derece önemli olan mârifetullah, kalb tarafından nasıl gerçekleştirilecektir? İşte burada cevap aramamız gereken soru budur.
        İslâm âlimleri tarafından insanın "bilen ve idrak eden yönü" diye vasıflandırılan kalb (360), Kur'an'a göre de bilgi edinmenin odak noktasıdır (361). Kalbin akletme, anlama, tefekkür ve teddebbür gibi fonksiyonlarının (362) yanı sıra vahiy ve ilhama mahal olması (363), onun Allah'ı tanımada merkezî bir konumda olduğunun en açık işaretidir.
        Kur'ân-ı Kerim, akletme melekesi (akıl) sayesinde insanın, Allah'ın varlığını, birliğini, yüceliğini ve kudretini kavrayabileceğine işaret ederek zaman zaman akla hitap eder (364) ve inkarcıların çoğunlukla aklını kullanmayan kimseler olduğuna dikkat çeker365. Zira Kur'an'a göre tüm varlık ve hâdiseler, Allah'ın birer âyetidir366. Göz ve kulak gibi nimetler kendisine lütfedildiği halde Hakk'ın varlığını ve yüceliğini idrak etmeyen kimsenin hakikatte gözü kör ve kulağı sağır demektir. Bu gibi kimselerin ak-ledemiyeceği ise açıktır367. Binâenaleyh akıl, Allah'ı tanımada kalbin önemli bir fonksiyonudur.
        Kalb, akletme fonksiyonuyla, Allah'ın varlığını, birliğini, kudretini ve yüceliğini belli ölçüde idrak edebilirse de Allah'ı gerektiği ölçüde idrak etmesi ve tanıması mümkün değildir. Zira Allah Teâlâ, kendisi her şeyi kuşattığı halde kendisini hiçbir şeyin ihata edemediği duyular üstü müteâl bir varlıktır (368). Akıl ise duyuların verdiği verilerle belli sonuçlara ulaşan bir melekedir (369). Bu bakımdan mârifetullah için aklın ulaştığı bilgilerden ayrı olarak daha başka bilgi kaynağına ihtiyacın olduğu açıktır. Bu sebeple Yüce Allah, kullarına yine onlar arasından seçtiği peygamberler aracılığı ile Zât-ı ulûhiyyeti hakkında bilgiler göndermiştir. İşte Allah hakkında en sıhhatli bilgiler bunlardır. Çünkü akıl, çoğu zaman hislerin, alışkanlıkların ve batıl fikirlerin etkisinden kurtulamaz. Zanlara gerçek bilgi diye tutunabilir. Nitekim tarih boyunca beşeriyetin ilâh diye tapındığı şeylere bakılırsa bu gerçek açıkça görülecektir.
        Kaynağı Allah Teâlâ olan bilgilere Kur'ân, "kesin bilgi" anlamına gelen "el-'ilm" adını vermektedir (370). Allah'ı tanımada güvenilir bilginin gerekliliği ise vazgeçilmez bir şarttır. Binâenaleyh Allah tarafından gönderilen kesin bilgileri ihtiva etmesi ve tahrif edilmemiş yegâne ilâhi kitap olması sebebiyle Kur'ân-ı Kerim, bugün için Allah'ı tanımada en önemli bilgi kaynağı durumundadır. Nitekim Kur'an'ın birçok âyetinde Allah'ın isimleri, sıfatları ve varlık üzerindeki tasarrufları anlatılmaktadır (371). Ancak Kur'an'ın bu çeşit bilgiler ihtiva etmesi, onu okuyan her bir insanın Allah hakkında gerçek bilgiler edinmesi için yeterli midir? İşte bu noktada kişilerin kalbî yapıları büyük önem arzetmektedir. Hiç şüphesiz, insanlara yol gösterici olarak indirilen Kur'ân-ı Kerim (372), kim tarafından okunursa okunsun, ön yargılı yaklaşılmadığı sürece okuyucusuna en doğru bilgileri verecek ve ona kılavuzluk edecektir. Ancak Kur'an'ı gereği gibi anlamak için kalbin küfür ve nifak gibi hastalıklardan arınmış selîm bir yapıda olması şarttır. "Onlar Kur'ân'ı tedebbür etmiyorlar mı? Yoksa kalbler üzerinde kilitler mi yar?" (Muhammed Sûresi 47/24) âyeti bu gerçeği açıkça vurgulamaktadır. Binâenaleyh Kur'an'in bildirdiği ölçüde kalbin Allah'ı tanıyabilmesi ancak onun inkar ve nifaktan kurtulup imanla aydınlanmasına bağlıdır. Nitekim Allah'ın âyetlerinden ancak gerçek akıl sahiplerinin (ülü'l-elbâb)373 istifade edebileceğini bildiren âyetler de bu gerçeği ifade etmektedir (374).
        Kalbin Allah'ı tanımaya yönelik "akletme" ve "anlama" fonksiyonları bir anlamda eserden müessire doğru vasıtalı bir tanımadır. Bunlardan ayrı olarak kalbin vahiy ve ilham yoluyla Allah hakkında doğrudan bilgi sahibi olması da mümkündür. Zira nebevî vahiy peygamberlere mahsus ise de ilham vahyi, umumîdir (375). Binâenaleyh Yüce Allah'ın bazı kullarını bu yolla bilgilendirmesi ve Zâtını onlara tanıtması yadırganacak bir durum değildir. Nitekim Allah Teâlâ'nın, hikmeti dilediğine verdiği (376) ve kendi katından bazı kullarına ilim lütfettiği (377) Kur'ân'da açıkça bildirilmiştir. Hz. Peygamberin Allah'tan istekte bulunurken duasında zikrettiği "Allah'ım kendi zâtına tahsis ettiğin her bir isim hürmetine ya da mahlûkâtından herhangi birine öğrettiğin ismin hakkı için..." (378) sözü de Allah Teâlâ'nın kullarından dilediğini Zât-ı ulûhiyyeti hakkında doğrudan bilgilendireceğine işaret etmektedir.
        Genel olarak sûfîler, mârifetullah için en emin ve sıhhatli yolun kalbin ilham yoluyla bilgilenmesi olduğunu kabul etmişlerdir. Esasen sûfîle-rin marifet anlayışı geniş bir konudur. Hatta konuyla ilgili müstakil çalışmalar bile yapılmıştır. Fakat bizim bu çalışmamız, Kur'an'a göre kalb meselesiyle sınırlı olduğundan sûfilerin marifet hakkındaki görüşlerine geniş bir şekilde yer verilemeyecektir. Ancak özetle şu kadarını ifade edelim ki onlara göre akıl ve duyular yoluyla elde edilen (kesbî) bilgiler, çoğu zaman bulanıklıktan kurtulamayacağından, Allah'ı gerçek anlamda tanımak, ancak Allah'ın doğrudan kalbe ihsan edeceği (vehbî/ledünnî) bir ilimle mümkün olabilecektir. Bu bakımdan kalbin her türlü günah kirinden ve hatta Allah dışında her şeyden (mâsivâ) arınması gerekmektedir. Bunun için de mücâhede şarttır. Mücâhede kalbi saflaştıracak ve hakikat ilmi, kalb aynasında ayniyle yansıyacaktır. Bunun neticesinde de kul, mârifetullah nimetine mazhar olmuş olacaktır (379).
        Kalbi bilgi kaynağı olarak kabul eden Pascal (v. 1662) ve Tolstoy (v.1910) gibi filozoflar da Allah'ı tanımanın ancak kalble (sezgiyle) mümkün olabileceğini ileri sürmüşlerdir (380).
        Sonuç olarak Kur'an'a göre insanda Hakk'ı tanıma merkezi kalbdir. Kalb vasıtalı ya da vasıtasız bir şekilde Allah Teâlâ'yı -kulluk için gerektiği ölçüde- tanıma nimetine mazhar olabilecek bir yapıya sahiptir. Kalbin bu konuda sağlıklı bir sonuca ulaşabilmesi ise hastalıklardan arınmış (selîm) oluşuyla doğru orantılıdır. Selîm bir kalb, akletme, anlama ve ilâhî mesajlara (vahiy, ilham) mahal olma sayesinde Allah'ı tanıyacak ve kulluğunu gereği gibi yapma azmine kavuşacaktır. Ancak herkesin kalb yapısı fıtrî ve kesbî özellikleri itibariyle eşit seviyede olmadığından mârifetullah açısından da kişiler arasında bilgi seviyesinin eşit olduğunu söylemek mümkün değildir (381).


353 Râğıb, Müfredat, s 331. Marifet terimi ile i/im kavramı arasındaki farklar için bk. İbn Kayyım, Medâric, 111. 351 354
354 bk. bu Kitap, s. 431 vd.
355 ez-Zâriyât 51/56.
356 bk. İbn Kesîr. Tefsir. VII, 401 "Beni tanısınlar" şeklindeki yorumun İbn Abbas'a ait olduğu da ifade edilmiştir (bk Aliyyü'1-Kârî. el-Mevzûâtü'l-kübrâ, s. 269).
357 Bu sözün hadis olmadığı ifade edilmiştir (bk. el-Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, II, 173). Aliyyü'l-
Kârî ise bu sözün lafzen hadis olmasa bile mâna yönünden doğru olduğunu söylemiştir
(bk. el-Mevzûâtü'l-kübrâ, s. 269).
358 el-Hucurât 49/13.
359 Buhârî, edeb, 72; Müslim, Fedâil, 127, 128.
360 Meselâ bk. Gazzâlî, İhya, III, 113; Cürcânî, Ta'rifât, s. 178; Elmalılı, Hak Dini, I, 210.
361 bk. bu Kitap, s. 432 vd.
362 bk. el-A'râf 7/179;el-Hacc 22/46; Muhammed 47/24; Kâf 50/37.
363 o el-Bakara 2/98; eş-Şuarâ 26/194.
364 bk. el-Bakara 2/164: el-Enbiyâ 21/67; el-Mü'minûn 23/80; eş-Şuarâ 26/28; el-Mülk 67/10.
365 el-Mâide 5/58; el-Enfâl 8/22; Yûnus 10/100; el-Haşr 59/14.
366 el-Bakara 2/164; en-Nahl 16/13.
367 bk. el-Bakara 2/6-7, 171.
368 bk. el-Bakara 2/255; en-Nisâ 4/126; el-En'âm 6/103; Fussilet 41/54;eş-Şûrâ 42/11; et-Talâk 65/12.
369 el-Bakara 2/171.
370 bk. bu Kitap, s. 453 vd.
371 bk. el-Fâtiha 1/2-4; el-Bakara 2/255; Âl-i İmrân 3/26-27; el-Haşr 59/22-24; el-İhlâs 112/1-4.
372 el-Bakara 2/185.
373 "Lüb" imanla aydınlanmış akıl anlamındadır (bk. bu Kitap, s. 112).
374 el-Bakara 2/269; Âl-i İmrân 3/7; er-Ra'd 13/19.
375 bk. bu Kitap, s. 187.
376 el-Bakara 2/269.
377 el-Kehf 18/65.
378 Ahmed b. Hanbel, Müsned, I. 391.
379 Tasavvufta marifet problemi için bk. Güngör, Erol, İslâm Tasavvufunun Meseleleri, s. 116-145; Taylan, Necip, Gazzâli'nin Düşünce Sisteminin Temelleri, S. 91-112; Se-
vim, Seyfullah, İslam Düşüncesinde Marifet ve İbn Arabi, s. 140-144.
380 Bilgi için bk. Kılıç, Sadık, İslâm'da Sembolik Dil, s. 99-100.
381 Bu sebeple özellikle tasavvuf! eserlerde marifetin mertebelerinden bahsedilmiştir (meselâ bk. İbn Kayyim, age., 111, 361-385).
 

Dr. Âdem Ergül

 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın