|
Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli kullanımlarıyla sekizyüzü aşkın âyette söz konusu
edilmiş olan iman kavramı+ (277), dînî terminolojinin en temel meselelerinden
biridir. Bu konu, İslâm düşünce tarihi içerisinde özellikle kelâm âlimleri
tarafından tartışılagelmiş bir mesele görünümünde ise de hemen hemen bütün dînî
ilimlerin ilgi sahasına girmiştir. Hatta bugün iman konusu, epistemoloji (bilgi
teorisi), psikoloji ve sosyoloji gibi ilmî disiplinler tarafından da
incelenmekte ve değerlendirilmektedir. Binâenaleyh böyle bir konunun burada
bütün yönleriyle incelenmesinin mümkün olamayacağı açıktır. Ancak kalbin bir
yönelişi olması itibariyle de imanın mahiyetine yönelik bazı açıklamalara yer
vermek zarurî görünmektedir.
İmanın ıstılah olarak ne anlama
geldiği sorusu İslâm âlimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.
Bunları şöyle özetlemek mümkündür:
1. Hicrî IV. asırdan itibaren
ehl-i sünnet inancını devam ettiren Eş'arî ve Mâturidî mezhebine mensup ehl-i
tahkîk âlimlere göre iman, kalbin tasdikinden ibarettir.
2. Cehm b. Safvan'ın (v.
128/745) temsil ettiği Cehmiyye, Mür-cie'den Ebu'l-Huseyn es-Sâlihî (v.
168/785), râfızîlerin bir kısmı ve eş'arîlerin mütekaddimîninden olan bazı
kelamcılara göre iman, kalbin marifeti olup, tasdîk olmaksızın Allah'ı ve Hz.
Peygamber'in haber verdiği şeyleri kalben bilmektir.
3. Mürcie' ve Kerrâmîye
mezhebine göre iman, mücerred olarak dilin ikrarıdır.
4. İmam Ebû Hanîfe (v.
150/767), Fahru'l-İslâm el-Pezdevî (v. 482/1089), Serahsî (v. 490/1097) ve
hanefîlerin cumhuruna göre iman, inanılması gereken şeyleri kalbin tasdik
etmesi, lisânın da bunu ikrar etmesidir.
5. Haricîler, Mu'tezile,
Şîa'dan Zeydiyye, İmam Mâlik (v. 179/795), İmam el-Evzaî (v. 157/774), İmam eş-Şâfi'î
(v. 204/819), Haris el-Muhâ-sibî (v. 243/857), Ahmed b. Hanbel (v. 241/855), Ebû
Tâlib el-Mekkî (v. 386/966), İbn Hazm (v. 456/1064), İbn Teymiyye (v. 728/1328),
ehl-i eser diye bilinen hadisçiler ve ehl-i Medine'ye göre ise iman, kalbin
tas-dîki, dilin ikrarı ve İslâm'ın esası olan rükünlerle amel etmektir (278).
Bu tariflerden hareketle diyebiliriz
ki îmânı mücerred olarak dilin ikrarından ibaret sayan Mürcie ve Kerrâmiye
mezhebi mensupları dışında hemen herkes, iman hâdisesinin kalble bir şekilde
ilgisinin varlığına dikkat çekmiştir. İmanı mücerred bir sözden ibaret kabul
edenler ise genellikle Hz. Peygamberin bazı hadislerine dayanmaktadırlar (279).
Ancak delil olarak ileri sürülen hadislere baktığımızda bunların, imanın
hakikatine değil, kelime-i tevhîdi söyleyen kimselerin dünyada iken mümin kabul
edilmeleri gerektiğine ve bu sebeple de öldürülemeyeceklerine delâlet
ettiklerini görürüz (280). Zâten îmânı, sadece dilin ikrarıdır, diye tarif
etmek, Kur'an'la bağdaştırılması mümkün olmayan bir yaklaşımdır. Zira bu durumda
dilleriyle inandık dedikleri halde kalbleri ile inkâr eden münafıkların da mümin
kabul edilmeleri gerekecektir. Halbuki Kur'ân, böylelerinin mümin olmadıklarını
açıkça beyân etmiştir (281). İmanın doğrudan kalble ilgili olduğuna işaret eden
şu âyet-i kerîme de zahiren boyun eğmenin "iman etmek" sayılmayacağını, iman
için gönlün tasdîkinin zarurî olduğunu vurgulamaktadır:
"(Bedevî) Araplar "iman ettik"
dediler. De ki: Siz daha imana ermediniz. Fakat biz (zahiren) boyun eğdik (müslümanlığa
girdik), deyiniz. Zira iman henüz kalblerinize girmemiştir" (el Hucurât
49/14)(282).
Esasen "iman", inanan (süje) ile
inanılan (obje) arasında bir ilişkidir (283). Bu ilişkinin temeli ise güvene
dayalı bir tasdikten ibarettir. Bir şeyi doğru olarak kabul etmek anlamına gelen
tasdik, lügatte, kavlî ve fiilî olmak üzere iki kısımda mütalâa edilir. Kavlî
olan da kalbî ve lisânî diye ikiye ayrılır. Binâenaleyh lügat açısından tasdikin
üç mertebesi vardır. Birincisi, "tasdîk-i kalbî"dir. Bir kimse herhangi bir
hükmün veya bir kelâmın (sözün) ya da sözü söyleyenin doğruluğunu (sıdkını)
yalnız gönlünde itiraf edip kendi kendine bunu ifade ettikten sonra onun sıdkına
kalben emin olduğu zaman, o hükmü veya kelâmı ya da söyleyeni tasdik etmiş olur.
İkincisi, "tasdîk-i lisânî"dir. Bu da kişinin bir başkasına bir hükmün ya da
kelâmın doğruluğunu "bu böyledir" diye sözle duyurmasıdır. Bu duyurma kalbin de
katılımıyla olursa tasdîk-i lisânî, tasdîk-i kalbî ile birleşir ve hakiki bir
tasdîk olmuş olur. Kalben tasdik etmediği halde dil ile tasdik ederse bu nevi
tasdik, hakîki değil zahiren tasdik sayılır. Tasdikin üçüncü mertebesi ise
"tasdîk-i fiilî"dir ki bir kelâmın gereğini yerine getirmekle olur. Bu da
tasdîk-i kalbî veya lisânîden biriyle ya da her ikisiyle birlikte bulunup
bulunmamasına göre bazı mertebelere ayrılır. Tasdîk-i fiilî, tasdîk-i kalbî ile
birlikte bulunmazsa riya ya da zorlama (ikrah) ile yapılmış olur (284).
Burada "tasdik"in felsefî ve mantıkî
anlamına girmek istemiyoruz. Ancak şu kadarını ifade edelim ki tasdik klasik
mantıkta genelde, "zihnin olumlu veya olumsuz bir hüküm vermesi" mânasında
kullanılmaktadır (285). İmanın tanımında tasdike yer verilirken, onun bu anlamı
temel alınmış, ancak ona daha başka anlamlar da ilâve edilmiştir. Çünkü bazı
kelamcılar, tasdikin mantıkî anlamının, imanı açıklamada yeterli olmadığını,
mantıkçıların kullandığı anlamda tasdikin sadece "zihnî bir hüküm" ifade
ettiğini, bunun ise "inanç"ta da bulunduğunu (286), oysa imanın bundan çok daha
fazla ve farklı şeyleri gerektirdiğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre imandaki
tasdik, "inanç" ve "bilmek" anlamına dayanan, fakat bunlara ilâveten güven,
teslimiyet, sevgi, samimiyet, kesinlik vb. mânaları da taşıyan bir tasdiktir
(287).
Tasdikin mânalarına bu şekilde işaret
ettikten sonra şimdi de dînî terminolojide imanın nasıl bir tasdik anlamında
kullanıldığını görelim:
İman-ı şer'î (tasdîk-i şer'î), iman-ı
lügavîden iki yönden ayrılmaktadır:
l. İman edilecek nesne (obje)
bakımından iman-ı şer'î daha özeldir. Zira bu nevi imanda nesne, Allah Teâlâ, Hz.
Peygamber ve onun Allah tarafından getirdiği kesin olarak bilinen şeylerden
ibarettir. İman-ı şer'î de bunlara topluca (icmâlen) ve lüzumunda ayrıntılı bir
şekilde (tafsîlen) imandır. Halbuki iman-ı lügavînin nesnesi bundan çok daha
geniştir. Çünkü bunun nesnesi, hak-batıl, doğru-yanlış ayırımı yapılmadan her
şeye şâmildir. Lügat bakımından iman denilebilecek birçok tasdikler vardır ki
şer'an inkâr sayılırlar. Meselâ şirke inanmak, şeytanın sözüne, sadâkatine
inanmak, küfrün ve zulmün hayır olduğuna inanmak, zinanın, hırsızlığın, haksız
yere adam öldürmenin iyi olduğuna inanmak gibi tasdikler lügat açısından birer
iman ise de şer'an küfürdürler.
2. Mahiyet itibariyle de
iman-ı şer'î, iman-ı lügavîden farklıdır. Zira iman hakkında yapılan tariflerde
de görüldüğü gibi imanı sadece kalbin fiili olarak tarif edenlerin yanısıra onu
sadece dilin ikrarından ibaret sayan, ya da kalb ile lisanın tasdikinin birlikte
olması gerektiğini vurgulayan ve hatta buna uzuvlarla amel etmeyi de ekleyenler
olmuştur (288). Bu konular özellikle kelâm alimleri tarafından uzun uzun
tartışılmış meselelerdir (289). Binâenaleyh biz burada bu tartışmalara girmek
yerine Kur'an'a göre imanın nasıl anlaşılması gerektiği ve bunun kalble
ilgisinin keyfiyeti üzerinde duracağız.
Allah Teâlâ kelâmî ve kevnî âyetler
göndermek suretiyle insanı hidâyet yoluna davet edince, bu çağrı karşısında
insan, olumlu ya da olumsuz bir tavır sergilemiştir. Müsbet yönelişin ilk
adımını, bu çağrıya ön yargısız bir şekilde kulak vermek ve ilgi duymak
oluştururken, menfî tavrın temelini de davete sırt çevirmek (i'râz), ilgi
duymamak, ön yargılı yaklaşmak ve hatta kulak tıkamak oluşturmuştur. Kur'ân,
ilâhî mesaja olumlu yönelişe "inâbe" adını verir (290). "İnâbe" ise kalbî bir
yönelişi ifade eder. Bu bakımdan Hak ve hakikate karşı gösterilen "müsbet
ilgi"yi imanın ilk adımı olarak tavsif etmek mümkündür. Hatta bu yönelişi,
insana lütfedilen cüz'î iradenin, imana meyletmesi diye ifade etmek de mümkündür
(291).
İman, kalbin tam bir güvene ulaşma
halidir. Bu sebeple şüphe ve zan gibi hususların kalbde bulunmaması
gerekmektedir. Binâenaleyh Allah'a ve O'ndan gelene şüpheye düşmeden
güvenebilmek, ancak ilâhî âyetleri gereği gibi anlamakla mümkün olabilecektir.
Kur'ân, insanda anlama ve akletme merkezinin kalb olduğuna işaret ederek,
anlayışsız bir kalbe sahip kimselerin iman nimetine eremeyeceklerini
bildirmektedir (292). Bu bakımdan ilâhî âyetlere duyulan müsbet ilgiden sonra
imana doğru bir adım daha ilerleyerek mesajın içeriğini kavramaya çalışmak
gerekmektedir. İmana giden yolda ilâhî âyetlere karşı duyulan müsbet ilgiden
sonra şüphe, zan, inanç ve bilgi gibi süreçler (293) olabilirse de iman
gerçeğine kavuşmak için bu nevi kalbî/zihnî oluşumların aşılması gerekmekte ve
neticede kesin bir tasdîke ulaşmak zarurî olmaktadır (294). Nitekim şu âyet,
gerçek imanın şüpheden uzak ve sarsılmaz bir tasdik olduğunu vurgular
mahiyettedir:
"Müminler ancak Allah'a ve Resulüne
iman eden, ondan sonra da asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve
canlarıyla savaşanlardır. İşte (iman ettik sözlerinde) doğru olanlar
onlardır"(el-Hucurât 49/15).
Allah'ın âyetlerine yönelik müsbet
yaklaşımlar, sonuçta imanın gerçekleşmesine vesile olacak demektir. Çünkü
hakikat olan bir şey, bozulmamış fıtratlara kendi güzelliğini kabul
ettirecektir. Güzellik de gönülde sevgi ve beğeni duygularını harekete geçirecek
ve böylece iman, sevgi ve tutkuyla kendisine bağlanılan, bilgiye dayalı sağlam
bir inanç haline gelecektir. Kur'ân, iman sevgisinin, esasen Allah tarafından
kulun kalbine ihsan edilen yüce bir nimet olduğunu şöyle beyan eder:
"... fakat Allah size imanı sevdirdi
ve onu kalblerinizde süsledi. Küfrü, fışkı ve isyanı da size çirkin gösterdi
"(el-Hucurât 49/7).
Bu iman sevgisi sebebiyledir ki
müminlerde Allah sevgisi, her şeyin üstündedir (295). Hatta Allah sevgisinin
tabiî bir sonucu olarak, Allah'a imanı olmayan kimseleri sevmeme hassasiyeti,
Kur'ân tarafından imanın kalbde istikrar bulmasının alâmeti olarak
gösterilmiştir:
"Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş
bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a
ve Resülüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte Allah'ın
kalblerine iman yazdığı ve kendilerini katından bir ruh ile desteklediği
kimseler onlardır" (el-Mücâdele 58/22).
Kur'an'ın beyanlarına göre gerçek
iman, kalbe girdikten sonra orada hapsedilebilecek bir şey değildir. Aksine
kalbe girdikten sonra orayı harekete geçiren ve daha sonra da insanın
davranışlarını yönlendiren bir güç ve heyecandır. Nitekim şu âyetlerde
müminlerin vasıfları anlatılarak âdeta imanın bir tanımı verilmektedir:
"Müminler ancak o kimselerdir ki,
Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda
bu onları iman bakımından daha da ziyadeleştirir (güçlendirir). Onlar yalnız
Rablerine güvenip dayanırlar. O kimselerdir ki, namazı (hakkını vererek)
dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah'a itaat
uğrunda) harcarlar. İşte gerçek müminler on/ardır..."(el-Enfâl 8/2-4).
Kur'an'ın birçok âyetinde iman
kavramı, sâlih amellerle birlikte zikredilmiştir (296). Hatta zaman zaman bazı
âyet ve hadislerde bir kısım amellerin iman adıyla isimlendirildikleri de bir
gerçektir (297). Bu ve benzeri sebeplerle İslâm düşünce tarihi içerisinde
genellikle Mutezile ve Haricî mezheplerine mensup bazı kimseler, amelin imandan
bir cüz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna karşılık Ehl-i sünnet kelamcıları,
amel ile imanı birbirinden ayırmışlar ve amelin ancak imanın kemâlinden kabul
edilebileceğini ifade etmişlerdir (298). Kur'ân-ı Kerim, zaruret halinde imanın
kalbde gizli tutulabileceğine işaret ederek (299) bir anlamda amelin, imanın bir
rüknü olmadığına işaret etmiştir. Yine muhaddisler arasında "Cibril hadisi" diye
meşhur olan bir hadiste imanın ne olduğu sorusuna Allah Resulünün "İman,
Allah'a, meleklerine, Allah'a kavuşmaya, peygamberlerine, öldükten sonra
dirilmeye inanmaktır" (300) diye karşılık vermesi ve bir başka hadislerinde de
kalbinde zerre kadar iman bulunan kimselerin cehennemden çıkarılacaklarını (301)
beyan etmesi, imanın amel olmadan da düşünülebileceğini telmih etmektedir. Ancak
iman gö-nüle girdikten sonra ciddi bir engel/ikrah olmadığı halde (302) lisan
ile ikrar edilmez ve imanın gereği olan amellerde bulunulmaz ise böyle bir
kimse, Allah katında "mümin" kabul edilse bile müslümanlar nazarında mümin
değildir. Hatta bazı âlimler, hiçbir özrü olmadan dil ile ikrarı terk eden ya da
imana delâlet edecek herhangi bir ameli bulunmayan kimselerin Allah katında da
mümin sayılmayacaklarını belirtmişlerdir (303). Binâenaleyh, dünyada iken
müslümanlara tanınan haklardan istifade edebilmek için imanı dil ile ikrar,
imanın zarurî bir şartıdır. Amel ise imanın kemâlinin bir gereğidir. Zira Kur'ân,
insanların "iman ettik" demekle bırakılmayacaklarını vurgulayarak "iman ettik"
sözünün ne ölçüde gerçeği yansıttığının mutlaka test edileceğini beyan
etmektedir (304). Esasen iman, Allah'a ve O'ndan gelene gönülden teslim olup
gereğini yerine getirme azminde bulunmak demektir. Bu gerçek, Kur'an'da şöyle
ifade edilir:
"Hayır, Rabbine andolsun ki
aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin
hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullen-medikçe
iman etmiş olmazlar"(en-N\sâ 4/68).
"Allah ve Resulü bir işe hüküm
verdiği zaman, iman etmiş bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme
hakkı yoktur. Her kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa
düşmüş o/ur"(el-Ahzâb 33/36).
İman, din tamamlandıktan sonra
inanılacak nesne bakımından kemmiyet olarak artmasa da keyfiyet olarak güçlü ya
da zayıf olabilmektedir (305). Zira iman edilecek nesnenin, inanan tarafından
tanınıp bilinme derecesi farklı olabileceği gibi iman edenlerin kabiliyetleri,
iyi ya da kötü amelleri ve yaşadıkları içtimaî çevreleri de birbirinin aynı
değildir. Söz konusu etkenlerin imanı etkileyeceği ise aşikardır. Yine bunun
gibi "sekine" (306) göndererek müminlerin imanlarını ziyâdeleştiren Yüce
Allah'ın (307), kullarına yönelik ihsanları da farklılık arzeder. Binâenaleyh
müminler, iman edilecek nesnelerin kemmiyeti açısından birbirlerine eşit
imkanlara sahip iseler de iman ilişkisinin keyfiyetinde muhtelif derecelere
ayrılırlar.
Kur'ân, imanı, ilâhi âyetleri gereği
gibi anlamak için âdeta kalbi aydınlatan bir nur olarak takdim eder (308). Zira
kalb imandan mahrum ise kevnî ve kelâmî âyetleri anlaması mümkün değildir (309).
Bu sebeple kalbin Hak ve hakikati tanıması ancak iman sayesinde
gerçekleşebilecektir. Kalb, iman nuru ve ilâhî lütuflar sayesinde hakikatlere
vukufu ziyâdeleş-tikçe itmi'nânı artacak ve tam bir güvene kavuşacaktır (310).
Zaten imanın fonksiyonu da kalbin emniyetini temin etmektir. İnsanı iç (enfüsî)
ve dış (afakî) düşmanların tehlikesinden emin kılan yegane husus ise Allah'a tam
bir güven (iman)dir. "Kalbler ancak Allah'ı hatırlamakla it-mi'nân bulur" (er-Ra'd
13/28) buyrulması da bu gerçeği vurgulamaktadır. Bu bakımdan yalnız Allah'a
tevekkül eden kâmil müminlerin, Allah'tan başka hiçbir kimseden korkulan yoktur
(311). İşte bu sebeple emniyet ve huzur içinde olmak ancak iman edenlere
mahsustur.
İman emniyetinin temelini oluşturan "tevhid"!
zedelememek, Kur'an'in önemle üzerinde durduğu konulardan biridir. Hatta Kur'ân,
şirk ihtiva eden fikir ve davranışları, "zulüm" olarak niteler (312). Zira bu
nevi tutumlar, insanın istikrârını bozan, emniyetini zedeleyen ve kişiyi âdeta
uçuruma yuvarlayan hususlardır. Nitekim şu âyet, imana zulüm (şirk (313),
haksızlık) karıştırmanın güveni ortadan kaldıracağına dikkat çekmektedir:
"İman edip de imanlarma herhangi bir
zulüm karıştırmayanlar var ya, işte güven (emniyet) onlarındır ve doğru yolu (hidâyet)
bulanlar da onlardır"(el-En'âm 6/82).
Yaratıklara emniyet ve huzur bahşetmesi sebebiyle güzel isimlerinden biri de "el-Mümin" (314) olan Yüce Allah, kendisinin imanlı kimselerin
dostu olduğunu (315) beyân ederek âdeta imanlı gönülleri zâtıyla dost olmaya çağırır. Hatta Allah'tan başka dost tutanları, kendisini tehlikelerden korumak maksadıyla kendine göre güvenli bir ev yaptığını zanneden örümceğe benzetir (316). İşte Allah Teâlâ bu ve benzeri misallerle
iman edenlerin kendi Zât-ı ulûhiyyeünden başka hiç bir şeye dayanmamaları gerektiğini, güç ve kuvvetin ancak kendi katında olduğunu (317) ve
bu sebeple fânilere güvenmek yerine ebedî (Bakî) ve daima diri (Hayy) olana güvenip dayanmaları gerektiğini vurgulamaktadır (318). Gerçek bir
güven için, böyle bir imanın zarurî olduğu ise açıktır.
Netice itibariyle iman, inanan ile inanılan arasında oluşan bir ilişki olarak,
kalbin Allah'a yönelik en önemli müsbet yönelişlerinden biridir, hatta
birincisidir. Zira İnsanı insan yapan özellikler, onda bulunan idrak melekesi ve
Allah'ın yeryüzündeki halîfesi olma kabiliyeti ise bunlar da ancak imanlı bir
gönülle mümkün olmaktadır. Çünkü ilâhî hidâyet, ancak imanlı gönüllere rehberlik
etmektedir (319). İman gerçeğini, sadece dille ifade ediliveren bir "söz" ya da
kalbde oluşan bir "bilgi" olarak tanımlamak doğru olmayacağı gibi muhabbetsiz,
teslimiyetsiz ve duygulardan arınmış bir tasdik olarak tarif etmek de yeterli
olmayacaktır. Belki imanı, şüphe ve zandan uzak kesin bir bilgiye dayalı
tasdikle başlayan ve muhabbet, teslimiyet ve müsbet duygularla kalbi doldurarak,
insanın içini (kalbini) emniyet ve güvenle istikrara kavuşturan ve ciddi bir
engel (ikrah) yoksa azaları da iyi amellere doğru sevk eden manevî bir nur
(aydınlanma) olarak tarif etmek daha doğru olacaktır. Kişinin herhangi bir
müsbet ameli olmadan, kalbinde imanın var olabileceği bir ölçüde düşü-nülebilirse
de iman olmadan Allah katında kabul görecek müsbet bir amelinden bahsetmek
mümkün değildir. Zira Kur'an'a göre kalbe iman girmemişse, uzuvlarla yapılan
amellerin Hak katında müsbet bir değeri yoktur (320).
277 "İman" kelimesi, lügatte "korku"nun zıddı olan ve "güven" (emniyet)
mânasına gelen "e-m-n" kökünden türemiş "if'âl" kalıbında bir mastardır.
Arapça'da bu şekilde türeyen mastarlar, genelde hem etken (müteaddî) hem de
edilgen (lâzım) olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple "iman kelimesi, müteaddî
olarak "emân vermek" ve "emîn kılmak" mânasına gelirken, edilgen kullanımına
göre de "emîn olmak', "itimad etmek", "güven ve sükûnete kavuşmak" anlamında
kullanılmıştır. Örfî lügatte ise "tasdîk etmek" (doğrulamak) mânasındadır.
Çünkü tasdîk eden, tasdîk ettiğini yalancılıktan emîn kılmış veya kendisi
yalandan emîn olmuş olur ((bk. Râğıb, Müfredat, s. 25-26; İbn Manzûr, Lisan,
XIII, 21-23: Âsim Efendi. Kamus, IV, 548-549; Elmalılı, Hak Dini., l, 177
178) 278 Bilgi için bk. Kılavuz, Ahmet Saim, İman-Küfür Sının, s. 20-24. 279 "İman"ın sadece dilin ikrarıyla gerçekleşeceğini kabul edenlerin delil
olarak ileri sürdükleri bazı hadislere misal olmak üzere Hz. Peygamberin şu
beyânını zikredebiliriz: "İnsanlar "La ilahe illallah Muhammedun Resûlullah
(=Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed O'nun elçisidir) deyinceye kadar
kendileriyle savaşmaya emrolun-dum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve
mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslâm hakkı müstesna. Onların iç
yüzlerinin hesabı ise Allah'a aittir" (bk. Buhârî, Cihad, 102; iman, 17;
Müslim, İman, 32-36). 280 Konuyla ilgili tartışmalar için bk. Ebû Mansûr el- Maturîdî (thk.
Fethullâh Huleyf), Kitâ-bü't-tevhid, s. 373-379; Kılavuz, Ahmet Saim, age.,
28-29. 281 el-Bakara 2/8; el-Mâide 5/41; el-Münâfıkûn 63/1. 282 Bu âyette zikredilen eslemnd (=İslâm olduk) ifadesi ile âmennâ iman
ettik) tabirinin birlikte geçmesi iman ve islâm kavramının birbiriyle
ilişkisinin ne olduğu sorusunu ortaya çıkarmıştır. Lügat bakımından "islâm"
ve '"iman" kavramları arasında fark bulunduğunda ihtilâf olmamakla birlikte
terim olarak delâletleri konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bazı
âlimler bu iki kavramın delâletlerinin aynı olduğunu ileri sürerken diğer
bir grup da aralarında fark olduğunu belirtmişlerdir (bilgi için bk. Elmalı-lı,
age., VI. 4482-4484; Kılavuz, Ahmet Saim, oge., s. 41-45; Izutsu, Kur'an'da
Allah ve İnsan, s. 50-55). Kanaatimizce nihâî noktada (kâmil mânada) "islâm"
ve "iman" biri diğerini gerektirmesi bakımından birbirinin aynı kabul edilse
de başlangıç itibariyle ve tezahürleri yönünden farklılık arzetmektedir.
Nitekim Cibril hadisinde de "iman" ve "islâm" terimleri ayrı ayrı sorulmuş
ve farklı cevaplar verilmiştir (Buharî, İman, 37; Müslim. İman, 1; Tirmizî,
iman, 4). Binâenaleyh "iman" genelde kalbî bir tasdiki, güveni ve itmi'nânı
ifade ederken "islâm", teslimiyet ihtiva eden zahirî davranışları ve bazen
de kişinin iç ve dışıyla bir bütün olarak kendini Allah'a teslim etmesini
ifade etmektedir. 283 Özcan. Hanifi. age., s 17 İman hadisesinde "süje ve ' obje"nin önemi ve
özellikleri hakkında bilgi için bk oge., s. 19-32. 284 Bilgi için bk. Elmalılı, age., I. 178-179. 285 Özcan, Hanifi, Epistemolojik Açıdan İman., s. 70. 286 Epistemolojik açıdan iman ile inanç kavramları arasındaki ilişki için
bk. Özcan, Hanifi. age., s. 74-84. 287 bk. Özcan, Hanifi. age . s. 69-74. 288 bk. Elmalılı, age., l, 179-186. 289 Kılavuz, Ahmet Saim, age., s 24-41. 290 er-Ra'd 13/27. 291 İmanın bir irâde meselesi olduğu açıktır. Nitekim Kur'ân, insanda böyle
bir irâdenin varlığına Kehf Sûresinin 29. âyetinde şöyle işaret eder: "De
ki: Hak, Rabbinizdendir. Oy/e ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin". 292 bk el-Bakara 6/7: el-En'âm 6/125; el-A'râf 7/179; Yûnus 10/100. 293 Epistemolojik yönden şüphe, zan, inanç ve bilgi kavramları hakkında
bilgi için bk. Öz-can, Hanifi, age., s. 38-51. 294 bk. Özcan, Hanifi, age., s. 93. 295 el-Bakara 2/165. 296 bk. e!-Bakara 2/62; el-Mâide 5/169; el-Kehf 18/88; Meryem 19/60; Tâhâ
20/82. 297 Meselâ "Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir" (el Bakara
2/143) âyetinde zikredilen "iman" kavramı, müfessirler tarafından "namaz"
olarak da açıklanmıştır (bk. İbn Kesir, Tefsir, l, 278; Elmalılı, age., l,
526). Hz. Peygamber'den nakledilen şu hadis de amelin "iman" diye
isimlendirilebileceğine işaret etmektedir: "İman yetmiş veya altmış küsur
şubedir. O şubelerin en üstünü "La ilahe illallah (Allah'tan başka ilah
yoktur)" sözüdür. En aşağı derecesi ise eziyet veren şeyi yoldan
kaldırmaktır. Haya da imandan bir şubedir" (Müslim, İman, 58; Benzer bir
rivayet için bk. Buharı, İman, 3). 298 Bilgi için bk. Kılavuz, Ahmet Saim. age., s. 32-41. 299 en-Nahl 16/106: Gâfir 40/28. 300 Buharı, İman, 37; Müslim, iman, 1; Tirmizî, İman, 4. 301 İlgili hadisler için bk. Buharı, İman, 33; Müslim, İman, 52, 302, 316;
Ebû Dâvud, Salât, 36; Tirmizî, Cehennem, 9. 302 en-Nahl 16/106. 303 bk. Elmalılı, age.. I, 183. 304 el-Ankebût 29/2. 305 İmanın artıp eksilmesi meselesi ile ilgili kelâmî tartışmalar için bk.
Elmalılı, age., IV, 2649-2651; Kılavuz, Ahmet Saim, age., s. 46-51. 306 "Sekine" kavramı için bk.bu Kitap, s. 362. 307 el-Feth 48/4. 308 bk. el-En'âm 6/99; el-A'râf 7/203; Yûnus 10/101; Yûsuf 12/111; en-Nahl
16/79; el-Ankebût 29/51; ez-Zümer 39/52. 309 el-A'râf 7/179; et-Tevbe 9/87; Muhammed 47/24; el-Münâfıkûn 63/3, 7. 310 bk. el-Bakara 2/260; en-Nahl 16/106. 311 bk. Âl-i İmrâr 3/175; et-Tevbe 9/13. 312 Lokman 31/13. 313 Kur'ân, "şirk"in büyük bir "zulüm" olduğunu açık bir şekilde vurgular
(bk. Lokman 31/13). 314 "el-Mü'min" isminin anlamlan hakkında bilgi için bk. Yıldırım, Suat,
Kur'ân'da Ulû-hiyyet, s. 269-270. 315 el-Bakara 2/257. 316 el-Ankebût 29/41. o . 317 el-Kehf 18/39. 318 Âl-i İmrân 3/160; el-Mâide 5/11, 23; et-Tevbe 9/51. . 319 et-Teğâbun 64/11. 320 el-Mâide 5/5. |