|
Kitabımızın "Kalbin Vasıfları" (247) bölümünde detaylı bir şekilde inceleneceği
gibi kalbin en önemli özelliklerinden birisi, hiç şüphesiz onun iç ve dış
âmiller sebebiyle sürekli bir değişim içinde bulunmasıdır. İşte muhtelif etkiler
sebebiyle âdeta çalkalanıp duran kalbin, hakta sebat etmesini gerçekleştirmek,
Kur'an'a göre ancak Allah'ın lütuf ve insanıyla mümkün olabilecektir. Esasen
kalbin sebatına yönelik ilâhî ihsanları sınırlandırmak mümkün değildir. Çünkü
Allah'ın her bir kuluna tecellisi farklıdır. Bu itibarla biz burada kalbin
sebatıyla doğrudan ilgili olan âyetler çerçevesinde konuyu ele almakla
yetineceğiz.
Kalb dağınıklığının, kişiyi
istikrarsız bir yaşantıya sevk edeceği açıktır. Bu itibarla huzurlu bir hayat
için mutmain bir gönül gerekmektedir. Bu ise her şeyden önce sıhhatli bir inanca
sahip olmakla mümkündür. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın kalblerin sebatına yönelik
en büyük lütufla-rından birisi, kalbe akletme, anlama, tedebbür ve tefekkür
edebilme gibi kabiliyetler bahşetmesi ise diğeri de gönderdiği elçiler ve
âyetler sayesinde sıhhatli bir inanç ve amel sistemini insanlara beyan
etmesidir. Esasen kalbin hak üzere sebatının temelini "güven duygusu" oluşturur.
Kalb, taşıdığı inanç ve fikirler bakımından sağlam bir durumda ise korkudan ve
sapma tehlikesinden emin bir konumda demektir. Fakat böyle değil de kalbe,
vehim, zan, şüphe, nifak ve vesvese gibi tutarsız düşünceler hakimse bu kalb,
korku ve endişeden hiçbir zaman kurtulamayacak ve sürekli değişikliklere maruz
kalacaktır (248). Binâenaleyh yegane gerçek olan Allah'a ve O'ndan gelen
hakikatlere karşı kapalı olan bir gönülde sebattan bahsetmek mümkün değildir
(249). Söz konusu hakikatleri kabul edenlerin "mü'min" diye isimlendirmesi de
dikkat çekicidir. Zira bu isim, Arapça'da emniyet ve güven anlamına gelen emn
kelimesinden türemiştir (250). Nitekim "Allah Teâlâ, müminleri hem dünya
hayatında hem de ahirette sağlam sözle sebatkâr kılar" (ibrahim Sûresi 14/27)
(251) âyeti, müminlerin hak sözlerle sebatkâr kılındıklarını ifade etmektedir.
Bu itibarla Allah katından gönderildiğinde şüphe bulunmayan ve gönüllerin
kaymasını önleyecek birçok hakikatleri ihtiva eden ilâhî mesajlar (Kur'ân-ı
Kerim), kalblerin sebatı için kullara gönderilmiş önemli bir lütuftur.
Kur'an'in ortaya koyduğu Allah inancı
bir gönülde yer ederse, o gönül istikrar bulmuş demektir. Zira Kur'an'a göre
varlık âleminde yegâne otorite Allah'tır (252). O'nun ortağı ve benzeri yoktur
(253). Her şeyin hazinesi O'nun katındadır (254). O'nun izni olmadan hiç kimse
bir başkasına fayda sağlayamayacağı gibi zarar da veremez (255). Allah'ın
yardımına mazhar olan artık mağlup olmaz. O'nun yardımından mahrum kalan kimse
ise hiçbir zaman başarıya ulaşamaz (256). Nimet de musibet de O'nun katındandır
(257). Dua edene icabet eder (258). Müminlerin yâr ve yar-dımcısıdır259.
Binâenaleyh böyle bir Allah'a inanan ve yalnız O'na tevekkül eden bir kalbde,
lüzumsuz korkulara, vehimlere ve şüphelere yer yoktur. Artık böyle bir kalbin
hakta sebat edeceği açıktır. İşte bu inancın bulunduğu kalb, "mutmain kalb"
demektir. "Kalbler ancak Allah'ı hatırlamakla itmi'nân (istikrar) bulur" (er-Ra'd
13/28) ayetinin bu gerçeği vurguladığı da söylenebilir. Nitekim Hz. Peygamber de
dünyevî alakalara takılıp kalan bir kalbin, eninde sonunda kayabileceğine dikkat
çekerek, kalbin sebatı için, Allah'a gerçek anlamda güven duymanın (tevekkül)
zaruretine işaret etmiştir (260).
Kalbin sebatı, ancak Allah'a güvenle
sağlanabileceğinden Yüce Allah, müminlerdeki bu güveni artırmak ve gönüllerinin
kaymasını önlemek için bazen vasıtalı bazen de vasıtasız bir şekilde maddi ve
manevî yardımlarını onlara göndermiştir. Zira ilahî yardım olmaksızın, iç ve dış
birçok saptırıcıya karşı kalbin hak üzere sebat edebilmesi mümkün değildir.
Nitekim şu âyetler, peygamberlerin bile bu anlamda ilâhî yardımdan müstağnî
olamayacaklarını göstermektedir:
"Müşrikler, sana vahyettiğimizin
dışında başka bir şeyi yalan yere bize isnâd etmen için, seni neredeyse sana
vahyettiği-m izden saptıracak ve o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi.
Eğer sana çok kuvvetli bir sebat vermiş olmasaydık, an-dolsun ki onlara az da
olsa meyledecektin "(el-İsrâ 17/73-74).
"Andolsun kadın ona (Yusuf'a) karşı
arzu doluydu. Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, O (Yusuf) da ona arzu duyup
meyledecekti" (Yûsuf Sûresi 12/24).
Kalb metaneti olmadan zorluklar
karşısında direnç göstermek, duygulara yenilmemek, batıl karşısında geri adım
atmamak kolay değildir. Bu sebeple Yüce Allah, peygamberlerini ve müminleri
hiçbir zaman yalnız bırakmamış, çeşitli şekillerde onları sürekli
desteklemiştir. Şu âyetler, Allah Teâlâ 'nın mümin gönüllere sebat vermesinin
apaçık delilidir:
"(Ey Nebi!) Peygamberlerin
haberlerinden, senin kalbine karar, sükûn ve sebat vereceğimiz her çeşidini sana
kıssa olarak anlatıyoruz" (Hûd Sûresi 11/120).
"On/arın (261) kalblerine metanet
verdik. O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki:
Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O'ndan başkasına tanrı demeyiz.
Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz" (el-Kehf 18/14) (262).
"(Ey müminler Bedir'de) Siz
Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da: Ben size birbiri ardınca bin melek ile
yardım edeceğim, diye duanızı kabul buyurmuştu. Allah bunu ancak müjde olsun
(sevinesiniz) ve kalbiniz bununla yatışsın (güvene ve huzura kavuşsun) diye
yapmıştı. Yardım yalnız Allah katındandır. Allah daima üstün ve hikmet
sahibidir. O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya
daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı kötü
düşünceleri) sizden gidermek, kalblerinize metanet vermek ve ayaklarınızı
pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu " (el-Enfâl 8/9-11).
Allah Teâlâ 'nın imanlı gönüllere
yönelik bu nevi ihsan ve tasarrufları, imanı, yakîn derecesine yükseltmek
içindir. Nitekim kalbde oluşan kötü düşünce ve vesveseleri bertaraf etmek ve onu
istikrarlı bir çizgide tutmak için zaman zaman Allah tarafından gönüllere
"sekîne"263 indirilmektedir:
"O (Allah), imanlarına iman katsınlar
diye müminlerin gönüllerine sekîne indirmiştir (el-Feth 48/4).
"Allah onların gönüllerinden geçeni
bildiği için onların üzerine sekîne indirdi" (el-Feth 48/18).
Allah tarafından doğrudan ya da melek
aracılığı ile kalbe indirilen vahiy ve ilham/hâtır-u Hakk (264) da gönüllerin
hak üzere sebatı bakımından önemli bir ihsandır. Nitekim Hz. Musa'nın annesiyle
ilgili olan şu âyet-i kerîme, bu çeşit ilâhî tasarruflara bir misaldir:
"Musa'nın annesinin gönlü bomboş
sabahladı (meraktan çıldıracak oldu). Eğer biz (va'dimize) inananlardan olması
için onun kalbini iyice pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi açığa vuracaktı"
(el-Kasas 28/10).
Kalblerin sebatına yönelik ilâhî
lütuflardan bir diğeri de Allah'ın kişiye hakkı ve sabrı tavsiye eden mümin
kardeşler ihsan etmesidir (265). Zira insan yalnızken daha zayıftır. Nefis ve
şeytan yalnız kalan kimseyi daha çabuk etkiler (266). Bu sebeple Kur'ân,
müminlerden, sâdıklarla beraber olmalarını (267), iyilik ve takvada karşılıklı
yardımlaşmalarını (268) ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmelerini (269)
istemiştir. Hz. Peygamber de cemaatten ayrılmanın tehlikelerine işaret ederek
(270), inananların bir binanın tuğlaları gibi kenetlenmeleri gerektiğini ifade
etmiştir (271).
Netice olarak kalb, korku, endişe ve
güvensizlik gibi duygular sebebiyle istikrarsızlığa sürüklenmektedir.
Binâenaleyh onun sebatını temin edecek olan yegâne husus, tam bir güven
duygusunun gönülde oluşmasıdır. Böyle bir güven ise ancak kalbleri dilediği gibi
evirip çeviren Allah'a ve O'ndan gelen hakikatlere gönülden teslim olmakla
mümkündür. Zira Allah'a sarılan ve ancak O'na güvenen kimseler, kopmayan sağlam
bir ipe sarılmış ve sırât-ı müstekîm'e ulaştırılmışlardır (272). Allah'ın rahmet
ve ihsanı olmadan, kalbin kaymasına engel olmak mümkün değildir. Hiç şüphesiz
kulun kesbi (ameli), bir kısım ilâhî tasarrufların oluşmasına sebeptir. Ancak
Allah'ın kalbe yönelik tasarruflarının tümünü kulun kesbine bağlamak, Kur'an'a
göre doğru değildir.
"İnsan, nisyân (unutkanlık) ile
ma'lüldür" sözü meşhurdur. Bu sebeple zaman zaman Allah'ı ve O'ndan gelen
gerçekleri unutur. Bu durumda kalbde, insan, şeytan, nefis ve çevreden
kaynaklanan vesveseler, endişeler, korkular ve ümitsizlikler oluşur (273).
Bunlar ise kalbe ızdırap veren ve onun sebatını olumsuz yönde etkileyen
hususlardır. Kur'an'a göre bu halden kurtulmanın yegâne çaresi Allah'ı
hatırlamak ve O'na sığınmaktır (274). İşte Yüce Allah, kullarına olan merhameti
sebebiyle, bazen emir ve yasaklarının gereğini yapmalarını istemek suretiyle,
bazen de nimet ya da musibetler göndererek onlardan kendisini hatırlamalarını
istemiştir (275). Zaman zaman da maddî ve manevî lütuflarla gönüllerini
ferahlatıp huzur ve itmi'nâna eriştirmiştir. Yine O, kullarının dualarına icabet
edeceğini beyân ederek onlardan dua etmelerini istemiş (276) ve nasıl dua
edeceklerini de âdeta kendilerine öğretmiştir:
"Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten
sonra kalblerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Şüphesiz sen, lütfü
bol olansın" (Âli İmrân 3/8).
247 bk. bu Kitap, s. 307 vd.
248 bk. el-Bakara 2/268;Al-i imrân 3/52, 175;et-Tevbe 9/45, 64, 127.
249 bk. el-Haşr 59/14.
250 bk. Râğıb, Müfredat, s. 25; İbn Manzûr, Lisân, XIII, 21.
251 Râğıb el-İsfehânî, âyette geçen "el kaulu's- sabit" terkibini, "güçlü
deliller"
diye açıklar (Müfredat, s. 78).
252 ez-Zuhruf 43/84; el-Câsiye 45/37.
253 el-tsrâ 17/111; eş-Şûrâ 42/11; el-İhlâs 112/4.
254 el-Hicr 15/21; el-Münâfıkûn 63/7.
255 el-Bakara 2/102; Fâtır 35/2.
256 Âl-i İmrân 3/160.
257 en-Nisâ 4/78.
258 el-Bakara 2/186; Ğâfir 40/60.
259 el-Bakara 2/257; Âl-i İmrân 3/68.
260 bk. İbn Mâce, Zühd, 14.
261 Allah'a inanmalarından dolayı zamanın hükümdarı tarafından
cezalandırılmak istenen mağaraya sığınmış o yiğit gençler (ashâb-ı kehf)
kastedilmektedir (bk. el-Kehf 18/9-13).
262 Ayette zikredilen rabt kelimesi, esasen bir canlıyı korumak kastıyla bir
yere bağlamak anlamındadır. Kalbin rabtı ise buna benzetilerek istiare
yapılmış ve sanki kalb yerinden ayrılmasın diye bulunduğu mekana
bağlanmıştır. Nitekim Hendek Gazvesinde müslümanların gönüllerine düşen
korkuyu tasvir eden bir âyette "yüreklerin gırtlağa geldiğinden" bahsedilir
(el-Ahzâb 33/10). İşte "kalbin rabtı" demek, bir anlamda gönülden korkunun
giderilmesi ve ona istikrar verilmesi demektir (bk. Râğıb, age., s. 185-186;
el-Kâsimî, Mehdsin, XI, 4028-4029).
263 Sekîne, Allah tarafından kalbi yatıştırmak, ona güven ve huzur vermek
için gönderilen maddî ya da manevî lütuftur (geniş bilgi için bk. bu Kitap,
s. 362 vd.
264 Hâtır-u Hakk kavramının izahı için bk. bu Kitap. s. 345 vd.
265 Âl-i İmrân 3/103; el-Hucurât 49/10.
266 bk. Tirmizî, Fiten, 7.
267 et-Tevbe 9/119.
268 el-Maide 5/2.
269 el-Asr 103/3.
270 Buharı, İ'tisâm, 9: Tirmizî, Fiten, 7.
271 Buharı, Salât, 88; Müslim. Birr, 65; Tirmizî, Birr, 18.
272 el-Bakara 2/256; Âl-i İmrân 3/101.
273 ez-Zuhruf 43/36, en-Nâs 114/3-6.
274 el A'râf 7/201, el-Mü'minûn 23/97, en-Nâs 114/1-6.
275 el-Bakara 2/152, 154, 155, Tâhâ 20/14
276 el-Bakara 2/186.
|