Kur'ân-ı Kerim inkar, şirk ve nifak gibi itikatla ilgili kalbî sapmaları pislik
(rics) olarak nitelediği (211) gibi ahlâk ve davranışlara ait ilâhî prensiplerin
çiğnenmesini de aynı şekilde tavsîf etmiştir (212). Yine Kur'ân, bu nevi
uygunsuz inanç ve davranışların zamanla kalbi paslandırdığına dikkat çekerek
(213) kişinin, temizlenme ve yücelme (tezkiye) sürecine girmesi gerektiğini
vurgulamıştır (214).
"Kalbî temizlikten ne
anlaşılmalıdır?" sorusunun Kur'an'a göre cevabı, "kalbin selîm oluşu"dur,
denilebilir. Kalbin bu niteliğini daha sonra müstakil bir başlık altında
inceleyeceğimiz için burada konuyla ilgili detaya yer verilemeyecektir (215).
Fakat şu kadarını ifade edelim ki esasen kalbin selîm oluşu demek, Hakk'a ve
O'ndan gelene teslim oluşu demektir. Nitekim yukarıda da ifade ettiğimiz gibi
Kur'an'da, bu teslîmiye-ti zedeleyen itikâdî ve ahlâkî bozukluklar, kalb için
bir yara ve pislik olarak nitelendiği gibi yine bu teslimiyetle bağdaşmayan
davranışlar da aynı şekilde gönlü yaralayan ya da kirleten unsurlar olarak
takdim edilmiştir.
Allah Teâlâ, özünü ve yüzünü tertemiz
olarak Hakk'a çevirip teslîm olanların kurtuluşa ereceklerini bildirerek (216)
hakikatte dinin, teslimiyetten ibaret olduğunu vurgulamıştır (217). Bu sebeple
Allah'tan başkasına ya da Allah ile birlikte bir başka şeye şartsız teslîm
olmak, tevhîdi zedelediği için reddedilmiş ve böyle bir davranışın kabul
edilemeyeceği bildirilerek bu çeşit meyillerin kalb için ölüm işaretleri (hatm,
tab') olabileceğine dikkat çekilmiştir (218). Nitekim Allah ve Resulüne güven
içinde teslim olamayan kimselerden bahseden şu âyet, temizliğin teslimiyetle
ilgisine işaret eder mahiyettedir:
"Ey Peygamberi Kalbleri inanmadığı
halde ağızlarıyla "inandık" diyen kimseler arasında inkarda yarış edenler seni
üzmesin. Yahudiler arasında da yalana kulak veren, sana gelmemiş olan bir kavme
kulak verenler vardır. Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırırlar: "Eğer size bu
verilirse alın, bu verilmezse sakının!" derler. Allah birini şaşırtmak isterse,
sen onun için Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki,
Allah onların kalblerini temizlemeyi murâd etmemiştir"^(el-Mâide 5/41).
Yüce Allah bir taraftan insanlardan
bu anlamda bir temizlik/teslimiyet isterken diğer taraftan da kullarına olan
şefkat ve merhametinin tabiî bir sonucu olarak bu temizliği gerçekleştirici
vasıtaları onlara lütfetmiş ve tezkiye yoluna girenin âdeta elinden tutarak
işini kolaylaştırmıştır (219). Tezkiye vasıtalarının ve tezkiyeye yönelik ilâhî
ihsanların neler olduğunun tesbiti ve bunların izahı, müstakil çalışmalara konu
olabilecek boyuttadır. Bu itibarla burada konunun detaylarına girilemeyecektir.
Bununla birlikte kalbi doğrudan ilgilendiren âyetler çerçevesinde mevzuya
açıklık getirilmeye çalışılacaktır.
Allah Teâlâ kalbe, "akletme",
"anlama" ve "ilhama mazhar olma" gibi kabiliyetler bahşetmek suretiyle her
şeyden önce onu temizliğe istidatlı bir halde yaratmıştır. Kalb temizliğinin
gerçekleşmesinde bu melekeler âdeta birinci basamaktır. Bunlar olmadan gönlün
temizlenmesi mümkün değildir. Nitekim Kur'an'da birçok âyet, kalbin örtülü ya da
kirli olmasını, söz konusu bu melekelerin fonksiyonlarını yerine getirmemesine
bağlar. Meselâ bir âyette "akletmeyenlerin" kirliliği hak ettikleri şöyle ifade
edilir:
"Allah'ın izni olmadan hiç kimse îman
edemez. O (Allah), pisliği (küfrü) akıllarını kullanmayanların üzerine koyar"
(Yûnus Sûresi 10/100).
Doğruluğun ve sapıklığın ne olduğu
beyan edildikten sonra din konusunda herhangi bir zorlamanın olamayacağı
Kur'an'da açıkça ifade edilir (220). Binâenaleyh temizlik isteyene de kirli
kalmak isteyene de engel olunmaz (221). Ancak temizliğe yönelen kimselere
Allah'ın lütuf ve ihsanı erişmekte ve bu sebeple işleri kolaylaştırılmaktadır.
Kalblerin temizliğine yönelik ilâhî
lütuflardan birisi de Allah elçileridir. Kur'ân-ı Kerim peygamberlerin aynı
zamanda insanları tezkiye etmekle de görevlendirildiklerinden bahseder (222).
Zira kişinin gerçek anlamda kurtuluşu (felah) ancak özbenliğinin arı-duru hale
gelmesi ile mümkün olabilecektir (223). Tezkiyenin peygamberlere nisbet
edilmesi, tezkiyeye sebep olmaları yönüyledir224. Çünkü gerçekte tezkiye eden
Allah'tır. Kur'an'ın beyânına göre "Allah'ın lütuf ve rahmeti olmamış olsaydı
hiçbir kimsenin temizlenmesi mümkün olmazdı"(en-Nûr Sûresi 24/21). Binâenaleyh
itikadı, ahlâkî ve amelî her çeşit temizliğin yegane kaynağı Allah'tır.
Peygamberler ilâhî vahyin ilk muhatapları olmaları, murâd-ı ilâhîyi gereği gibi
anlamaları ve vahyin hayata yansımasının nasıl olacağını kendi nefislerinde
tatbik ederek göstermiş olmaları sebebiyle diğer insanları tezkiye ile
görevlendirilmişlerdir. Bu itibarla tertemiz bir gönle sahip olabilmek için
peygambere ve getirdiği esaslara tâbi olmanın zarureti açıktır. Zira
peygamberler vasıtasıyla gönderilen ilâhî vahiy, gönüllere şifâ olarak tavsif
edilmiştir (225).
Kalbî temizliği sağlama bakımından
kelâmî âyetler kadar kevnî âyetler de önemlidir. Ancak kelâmî olsun kevnî olsun,
âyetlerden istifade için kalbin inat ve küfür gibi tavırlardan kaçınması
gerekmektedir. Kişi samimi bir şekilde öğüt almak ya da temizlenmek kastıyla söz
konusu âyetlere yönetebilirse kalb selâmeti/temizliği açısından iyi bir sonuca
ulaşacak demektir (226).
Kur'an'a göre gönlü Allah'a karşı
itmi'nân seviyesine çıkaran en önemli unsur, Allah'ı zikretmektir (227). "Zikir"
burada "Allah'ı hatırlatan her şey" anlamında kullanılmıştır. Bu anlamda şer'î
emirler, yasaklar, nimetler ve musibetler, -Allah'ı hatırlatıcı unsurlar olması
itibariyle- kalbi temizleme vasıtaları olmaktadır. Nitekim Kur'an'da namaz, oruç
ve zekat gibi mükellefiyetlerin, kişiyi takvaya eriştirmek, onu temizlemek ve
Allah'ı hatırlamak için farz kılındığı bildirilmiştir (228). Yine aynı şekilde
Allah'ın kullarına yönelik sayısız nimetleri hatırlatılarak insanlardan Allah'ı
unutmamaları istenmiş, O'na ve O'ndan gelene karşı teslim olmanın gerekliliği
sürekli vurgulanmıştır (229). İbâdet ve sâlih amellerin kalbi temizlemede müsbet
tesirleri olduğu açıktır. Ancak nimetlerin ve musibetlerin kalb için nasıl bir
temizlik vesilesi olabileceğini ise kısaca açıklamak faydalı olacaktır.
Nimet ve musibetlerin kalbi
arındırmada en temel fonksiyonları, Allah'ı hatırlatmaları ve O'na yönelip
teslim olmayı gerektirmeleridir. Zira ihsan edeni sevmek zarurîdir. Sevgi ise
teslimiyetin temelidir. Binâenaleyh nimetler, gönlün temizliğine sebep olma
bakımından önemli bir fonksiyona sahiptir. Ancak bunun en önemli şartı, ihsan
edeni görebilmektir. Aksi halde nimetler kalbi arıtmak yerine karartabilir ve
hatta onu körleştirebilir (230). Zira iman ile şükür arasında sıkı bir bağ
bulunduğu gibi inkâr ile nankörlük arasında da sıkı bir ilişki vardır (231).
Nitekim Kur'an'da anlatılan Karun kıssası bu gerçeğin açık bir misâlidir (232).
Kalbi Hakk'a teslim etmede nimetler
kadar musibetlerin de önemi inkâr edilemez. Birisi şükür yoluyla gönlü Allah'a
çevirmeye sebep olurken diğeri de sabır yoluyla aynı sonucu gerçekleştirir.
Hatta bazı âlimler, nimetler içinde Mevlâ'ya dönmenin daha zor olabileceğim
ileri sürerek, kişiyi kemâle eriştirmede belâların daha çok etkili olduğunu
ifade etmişlerdir (233). Peygamberlerin en şiddetli belâlara mübtelâ kılınması
(234) gerçeği de kalbi arındırmada belâların önemine işaret etmektedir,
denilebilir.
Esasen nimetler ve belâlar, Kur'an'a
göre imtihan vasıtalarıdır. Ölüm ve hayatın, insanlardan kimin daha güzel
ameller yapacağının ortaya çıkması için yaratılmış olması (235), iyilikler (hesenât)
olsun kötülükler (seyyiât) olsun başa gelen her bir şeyin hakikatte bu imtihana
yönelik olduğunu göstermektedir (236). Kur'ân, insanların "inandık" demekle
bırakılmayacaklarını bildirerek, onların bu sözlerinde ne derece samimi
olduklarının mutlaka test edileceğini haber vermektedir (237). Nitekim "Biz sizi
sınamak maksadıyla hayır ve şerle imtihan ediyoruz" (el-Enbiyâ 21/35) âyeti bu
gerçeği açık bir şekilde ifade etmektedir.
Arapça'da genelde eş anlamlı (müteradif) olarak kullanılan "imtihan ve ibtilâ
kelimeleri lügatte, "kişinin bilinmeyen taraflarını iyice bilmek veya ortaya
çıkarmak için onu çeşitli denemelerden geçirmek", "kuyunun dibinden çamur ve
toprak çıkarmak", "deriyi yumuşatmak ya da soymak" anlamında kullanılır (238).
"Fitne" kavramı da zaman zaman "imtihan" manasına gelmekle birlikte esasen "ham
altını yabancı maddelerden ayırıp saf hale getirmek için ateşe sokmak"
anlamındadır (239). "Mal" ve "evlat" gibi nimetlerin Kur'an'da "fitne" olarak
tavsif edilmesi (240) de kişiliğin arınmasında nimet ve musibet unsurlarının
önemini vurgulaması bakımından dikkat çekicidir.
Uhud savaşında müslümanların
yenilgisinin arka planında esasen ilâhî irâdenin bulunduğu vurgulandıktan sonra:
"...Allah göğüslerinizde olanı
sınamak ve gönüllerinizi arıtmak için (böyle yaptı)" (Âl-i İmrân 3/154) (241)
buyrularak hakikatte "her şeyin Allah'm elinde olduğu" gerçeğinin hiçbir zaman
unutulmaması gerektiği hatırlatılmış ve bu musibet ile müslümanların Allah'a
olan teslimiyetleri âdeta te'yid edilmiştir.
İmtihan gayesiyle başa gelen korku,
açlık, mallardan ve canlardan eksiltme gibi musibetler (242), kalbde "Biz
Allah'a aidiz ve O'na dönü-
cüleriz" (el-Bakara 2/156) anlamında
bir teslimiyete sebep olabilmiş ise kalbi temizlemede iyi bir vesile olmuş
demektir. Bu nevi imtihanların yegâne gayesinin, kulun gönlünü Hakk'a ve O'ndan
gelen hakikatlere çevirmek olduğunu daha başka âyetlerden de anlamak mümkündür
(243).
işte kalbleri bu çeşit imtihanlar
neticesinde saflaşmış ve teslimiyet haline ulaşmış kimseler, Allah'a olan derin
saygı ve muhabbetleri sebebiyle her işlerinde takva ile hareket eder hale
gelmişlerdir. Böyleleri Allah'ın şeâirine (dînî alemlere) saygıda kusur etmezler
(244). Nitekim Hz. Peygamberin yanında ona olan saygı ve hürmetleri sebebiyle
seslerini yükseltmeyenleri Yüce Allah şöyle tavsif etmiştir:
"Onlar, Allah Teâlâ'nın kalblerini
takva için imtihan ettiği kimselerdir" (el-Hucurât 49/3) (245).
Netice olarak Yüce Allah, kalbe
verdiği kabiliyetler, gönderdiği elçiler, âyetler, nimetler ve bir takım
musibetlerle, kullarının gönüllerini temizlemeyi murâd etmiştir. Ancak bu
temizliğin gerçekleşmesi için kişinin temizlenmeyi talep etmesi gerekmektedir.
Her nimet Allah'ın kuluna bir ihsanı olduğu gibi kalbin temizlenmesi de Allah'ın
lütfü ile mümkün olabilecektir. Kalb temizliğinin hakikatini ise Allah'a ve
O'ndan gelen gerçeklere teslîmiyet oluşturmaktadır. İşte Kur'ân, her türlü
itikâdî ve ahlâkî çirkinliklerden arınmış ve yalnız Hakk'a teslim olmuş kalbe
"selîm" vasfını vermektedir. Allah'a böyle bir kalble gidebilmek için yine O'nun
yardımını talep etmek gerekmektedir. Nitekim Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem- kalbini tertemiz kılması için Rabbine şöyle yalvarmıştır:
"Allahım! Beyaz elbiseyi kirden
temizlediğin gibi kalbimi de hatalardan temizle!" (246)
211 el-En'âm 6/125; et-Tevbe 9/28, 95, 125.
212 el-Mâide 5/90; el-Ahzâb 33/33.
213 el-Mutaffifîn 83/14.
214 Fâtır 35/18; el-A'lâ 87/14; eş-Şems 91/9-10.
215 bk. bu Kitap, s. 371 vd.
216 el-Bakara 2/112; en-Nisâ 4/65.
217 Âl-i imrân 3/19.
218 bk. el-Mâide 5/73; en-Nahl 16/51: el-Hacc 22/34; el-Mü'minûn 23/91; en-Neml
27/62. 63, 64.
219 el-Ankebût 29/69: el-Leyl 92/5-7
220 el-Bakara 2/256.
221 el-En'âm 6/104; el-Kehf 18/29.
222 el-Bakara 2/129, 151; el-Cum'a 62/2.
223 el-A'lâ 87/14; eş-Şems 91/9.
224 bk. Elmalılı, Hak Dini, VIII. 5861.
225 Yûnus 10/57.
226 "Abese Sûresi"nde temizlenmek için kişinin tezkiyeye yönelmesinin gereği
üzerinde durulur (bk. 80/1-12).
227 er-Ra'd 13/28.
228 el-Bakara 2/183; et-Tevbe 9/103; Tâhâ 20/14.
229 el-Bakara 2/40; Âl-i İmrân 3/103; el-A'râf 7/69; Fâtır 35/3.
230 Kehf Süresi'nde nimeti Allah'tan değil de kendinden gören bir kimsenin
durumu anlatılarak aslında böylelerinin gizli bir şirk içinde bulunduğuna
işaret edilir (bk. 18/31-42).
231 bk Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan, s 129.
232 bk. el-Kasas 28/76-83.
233 bk. Râğıb, Müfredat, s. 61.
234 Buharı, Merdâ, 3; Tirmizî, Zühd, 57; İbn Mâce, Fiten, 23.
235 el- Mülk 67/2.
236 el-A'râf 7/168.
237 el-Ankebût 29/2.
238 Râğıb, age., s. 61; Âsim Efendi, Kamus, IV, 759.
239 Râğıb, age., s. 372.
240 el-Enfâl 8/28.
241 Ayette geçen ve Allah'ın kalbleri tertemiz kıldığını ifade eden et-temhîs
kelimesi lügatte bir şeyi yabancı unsurlardan arındırmak anlamındadır (Râğıb,
age., s. 464).
242 el-Bakara 2/155.
243 bk. el-A'râf 7/168.
244 el-Hacc 22/32.
245 Bu âyette geçen imfihân kelimesi hakkında müfessirler özetle şunları
söylemişlerdir: Kalbleri "takvaya alıştırmak", "takva için tertemiz hale
getirmek", "takvaları sebebiyle tertemiz yapmak", "takva için genişletmek",
"takvaya ulaşsınlar diye çeşitli mihnet ve meşakkatlere sokmak" vb. (bk.
Taberî, Camiu'l-beyân, XXVI, s. 156; Ze-mahşerî, Keşşaf. IV, 6; Kurtubî, ef-Câmi'
XVI, 203; Beyzâvî, Envâru't-tenzîl, II, 415; İbn Kesîr, Tefsir, VII, 348;
Âlûsî, Rûhu'l-me'âni, XXVI, 139; Âsim Efendi, agc., IV, 759; Tabâtabâî,
Mizan, XVII, 314).
246 Buhârî, Deavât, 46; Müslim, Zikr, 49, Tirmizî, Deavât, 76.
|