|
Kur'an'da sıkça tekrarlanan hidâyet ve dalâlet kavramları, Kur'an'ın nüzulünden
günümüze kadar -özellikle kelâm âlimleri tarafından- üzerinde birçok
tartışmaların yapıldığı önemli bir konudur. Hatta itikâdî mezheplerin ortaya
çıkmasında da en önemli âmillerin başında bu meselenin geldiğini söylemek
mümkündür.
Kelâm ilminde genellikle "efâlü'l-'ıbâd"
(kulların fiilleri) başlığı altında işlenen bu konunun (148), burada geniş bir
şekilde incelenemeyeceği açık ise de hidâyet ve dalâlet kavramlarının
anlaşılabilmesi için bazı bilgilerin nakledilmesi zarurî görünmektedir. Esasen
bu mesele, "irâde", "iman" ve "inkâr" kavramları ile sıkı bir ilişki içindedir.
Ancak biz bu kavramları, daha sonra müstakil başlıklar altında inceleyeceğimiz
için burada ayrıca yer veremeyeceğiz. Fakat konu gereği zaman zaman bazı
açıklamalar yapılacaktır.
İnsanın özbenliğini oluşturan kalb,
idrak ve duyguların merkezi olduğu gibi iman, inkâr, hidâyet ve dalâlet gibi
itikâdî konuların da odak noktasıdır. Binâenaleyh kalbin hidâyete erdirilmesi,
aynı zamanda insanın hidâyette kılınması demektir. Bu sebeple burada kalb
kelimesini sürekli tekrar etmek yerine, genel bir hidâyetten söz edilecek ve
yeri geldikçe kalbden de bahsedilecektir.
"Hidâyet" kelimesi "Matlûba
(istenilene) ulaştırılacak olana şefkat ve nezaketle rehberlikte bulunmak"
anlamına gelen hedy kökünden türemiş bir mastardır (149). Genelde herhangi bir
varlığı hayır ve güzel olan bir maksada ulaştırmak için yapılan bu rehberlik,
hedefe ulaştıracak yolu sadece gösterivermekle olabileceği gibi yola
götürüvermek ve hatta nihayete kadar götürmek şekillerinden birisiyle de
gerçekleşir. Bu şekillerden birincisine "delâlet-i gayr-ı mûsıle" veya "irşâd",
ikincisine de "delâlet-i mûsıle" ya da "tevfîk" adı verilir (150). Kur'an'da
hidâyet kavramı, "irşâd" anlamında hem Allah'a hem de hidâyete vesile olan ilâhî
kitap ve peygamber gibi aracılara nisbet edilirken, "tevfîk" ve hidâyeti
gerçekleştirme (yaratma) mânasında yalnız Allah'a izafe edilmiştir. Râ-ğıb el-İsfehânî,
hidâyet kavramının Kur'ân'daki kullanımıyla ilgili şu bilgileri verir:
"Hidâyet kavramı genel olarak
"Hayırlı olan matlûba lütuf ile delâlette bulunmak" anlamına geliyorsa da alay
ve küçümseme kastıyla (te-hekküm) zaman zaman şerre iletmek mânasında da
kullanılmıştır (151).
Allah Teâlâ'nın insana yönelik
hidâyeti dört çeşittir:
1. Akıl, zekâ ve zarurî
bilgiler gibi her mükellefe ait olan hidâyet. Bu çeşit hidâyet, -dereceleri
farklı olsa da- hemen her insana lütfedil-miştir. Nitekim "Bizim Rabbimiz, her
şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir" (Tâhâ
20/50) âyetinde zikredilen hidâyet, bu nevi bir hidâyettir.
2. Peygamberler ve kitaplar
aracılığı ile yapılan ilâhi davet. Şu âyet hidâyetin bu çeşidine bir örnektir:
"Onların arasından, emrimizle doğru yola ileten rehberler tayin
etmiştik"(es-Secde 32/24).
3. Hidâyete ermiş kimselere
yönelik olan ve tevfîk adı verilen hidâyet. Şu âyetlerde zikredilen hidâyet de
bu anlamdadır: "Doğru yolu bulanlara gelince, Allah onların hidâyetini artırır
ve onlara takvalarını verir"(Muhammed Sûresi 47/17); "Kim Allah'a inanırsa,
Allah onun kalbini hidayette kılar" (Teğâbün 64/11); "Bizim uğrumuzda cihad
edenleri biz elbette kendi yollarımıza hidâyet ederiz" (el-Ankebût 29/69);
"Allah, hidâyete ermiş olanların, hidâyetini artırır" (Meryem Sûresi 19/76).
4. Ahirette, cennetlik
olanları cennete ulaştırma anlamında olan hidâyet. A'râf sûresinin 43. âyetinde
zikredilen hidâyet de bu nevi bir hidâyettir: "(Cennette) onlar derler ki:
Lütfedip bizi buraya getiren (hidâyet eden) Allah'a hamdolsun! Allah bize
hidâyet etmemiş olsaydı, biz bunu bulamazdık". Bu dört çeşit hidâyet, yukarıda
saydığımız sıra ile mütenâsip bir derecelenmeyi de ifade etmektedir. Yani
birinci tür hidâyet gerçekleşmeden ikincisi gerçekleşmez. Hatta böyle birisinden
teklif (sorumluluk) bile düşer. Aynı şekilde ikinci nevi hidâyet tahakkuk
etmeden üçüncü ve dördüncüler oluşmaz. Dördüncü çeşit olan hidâyet gerçekleşmiş
ise diğerleri de gerçekleşmiş demektir. Bazen birincisi olur ikincisi ve
üçüncüsü olmayabilir.
İnsanın herhangi birine hidâyet etmesi, yol gösterme ve irşâd anlamındadır
(152). Kur'an'ın Allah'ın zâlimlere ve kâfirlere hidâyet etmeyeceğine dair
beyanları, "tevfîk" anlamındaki üçüncü sırada zikrettiğimiz hidâyet çeşidiyle
dördüncü sırada açıkladığımız hidâyet anlamındadır (153).
Hidâyet ve ta'lim iki şeyin olmasını
gerektirir: Öğretici ve öğrenci veya hidâyet eden ve hidâyete erdirilen. Bu
ikisi olmadan hidâyet ya da ta'lim gerçekleşmez. Zira muallim var gücünü
sarfettiği halde öğrenci tarafından mesele anlaşılmaz veya kabul edilmez ise
muallim hakkında öğrencinin durumuna bakılarak "öğretmedi" veya "hidâyet etmedi"
denilebileceği gibi öğreticinin bu konudaki gayretine bakarak "öğretti" veya
"hidâyet etti" de denilebilir. Binâenaleyh hidâyeti kabul etmemeleri sebebiyle
Allah hakkında "kâfirlere ve f âşıklara hidâyet etmedi" tabiri kullanılabileceği
gibi hidâyet başlangıcı olan akıl ve benzeri melekeleri kendilerine lütfedip,
elçiler aracılığı ile ilâhi mesajını onlara ulaştırması sebebiyle de "hidâyet
etti" denilebilir. ... .
Hûda ve hidâyet kavramları lügat
itibariyle eş anlamlı iseler de Yüce Allah kendi katından olan hidâyet söz
konusu olduğunda hüdâ lafzını kullanmıştır (154). İhtida ise dünyevî olsun
uhrevî olsun insanın serbest bir irâdeyle doğruyu bulma gayretidir" (155).
Bütün varlıkların yaratılış
gayelerine ulaşmalarını temin edecek vasıtaları, Yüce Allah tarafından
lütfedilmiş ve gayeye ulaştıracak yol da kendilerine gösterilmiştir. Nitekim şu
âyet, bu hidâyete açıkça işaret etmektedir:
"(Musa, Firauun'a hitaben) dedi ki:
Bizim Rabbimiz, her şeye hilkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru
yolu gösterendir" (Tâhâ 20/50).
Bu çeşit hidâyete işaret eden daha
başka âyetler de vardır (156). Mü-fessirler söz konusu âyetin yorumunda Yüce
Allah'ın canlı ve cansız tüm varlıklara yaratılış gayelerine uygun bir biçim
verdiğini, onu gerekli teçhizatla donattığını ve vazifesini yerine getirmek için
fıtrî bir ilhamla ona yol gösterdiğini söylemişlerdir (157). Bu anlamda hidâyet,
hidâyet edilen açısından "cebr" (zarurî kabul) ifade ettiği söylenebilir.
Genel anlamda bütün varlıklar için bu çeşit cebrî hidâyet geçerli olmakla
birlikte, insan gibi imtihan için yaratılan (158), yaptıklarından sorumlu
tutulan (159) ve bu sebeple kendisine seçme irâdesi tevdi edilen bir varlık
(160) için bu çeşit bir hidâyetin yeterli olacağı düşünülebilir mi? Bu soruya
İslâm düşünce tarihinde müsbet ve menfî cevapların verildiği bilinmektedir
(161). Evet insan, yaratılış gayesi olan "Hakk'ı tanıma ue Ona kul olma"
maksadını, fıtrî yapısı (162) ve kendisine lütfedilen göz, kulak ve gönül (163)
gibi idrak ve bilgi vasıtaları sayesinde bir ölçüde kavrayabilirse de maksadı
gereği gibi gerçekleştirebilmek için daha farklı rehberliğe ihtiyaç hissedeceği
açıktır. İşte bu sebeple diğer varlıklarda olduğu gibi iç güdü adı verilen fıtrî
yönlendirmeler (hidâyet) insan için yeterli sayılmamıştır.
Yarattığı varlığı herkesten daha iyi bilen Yüce Yaratıcı (164), bu genel
hidâyete ilâve olarak göndermiş olduğu peygamberler ve indirmiş olduğu kitaplar
aracılığı ile de insana yol göstermiş ve gerçekleri kendisine açık bir şekilde
beyan etmiştir. Nitekim birçok âyette, indirilen kitaplar ve gönderilen elçiler
"hidâyet vasıtaları" olarak takdim edilmiştir (165). Yine sözsüz âyetler
diyebileceğimiz kevnî varlık ve hâdiselerin de Hakk'a giden sırât-ı müstakîmin
(dosdoğru yolun) işaret levhaları olduğu vurgulanmıştır (166).
Kur'ân-ı Kerim, "irşâd" nev'inden
olan bu çeşit hidâyet gerçekleşmeden, Yüce Allah'ın hiçbir kimseye azap
etmeyeceğini beyan eder (167). Diğer bir ifadeyle insanın sorumluluğu, Cenâb-ı
Hakk'ın kevnî ve kelâmî âyetlerini (işaretlerini) görüp işittikten sonra
başlamaktadır. Kişi söz konusu âyetler karşısında, Kur'ân'ın ifadesiyle kör ve
sağır olmaz, ön yargısız bir şekilde onlara yönelirse (inâbe), Hakk'ın
hidâyetini kabul etmiş (ihtida) olur (168) ki bu kabul de ilâhî irâdenin kulun
göğsünü açması ve imanın gönle girmesiyle sonuçlanır (169). Bu anlamda kulun
irâdesini müs-bet yönde kullanmasının (kesb), ilâhî hidâyete mazhar olmasına
sebep olduğu söylenebilir.
Kur'an'a göre hidâyet, imandan önce imanı gerçekleştirici meyil ve sebepleri
yaratması cihetiyle Allah'a nisbet edildiği gibi (170), imandan sonra da onda
sebatı (171) ve hatta müslüman olarak son nefesi verip cennete girinceye kadar
devamı için de Allah'a izafe edilen (172) ve O'ndan istenmesi gereken yüce bir
nimettir. "Size gelen her nimet Allah'tandır "(en-Nahl 16/53) gerçeği göz önünde
bulundurulursa, hidâyetin Allah'tan kula büyük bir ihsan olduğu anlaşılacaktır.
Ancak bu ihsanda kulun payını görmezden gelmek, imtihan ve sorumlulukla
bağdaşmayacağından kişiyi "cebr" anlayışına sürükleyebilecektir. Binâenaleyh
Allah'ın hidâyet nimetinin kuşatıcılığı karşısında, kulun -yine O'nun izni ve
tevfîkıyle-173 "inâ-be"si (gönlünü o hidâyete yöneltmesi) zahiren küçük de
görünse, Allah ona değer vermekte ve kulunu onunla "mühtedî" haline
eriştirmektedir.
Hidâyetin fıtrî olanıyla, "irşâd" ve "beyân" çeşidi dışında Allah'ın insanlara
yönelik bir diğer hidâyeti daha vardır ki bu çeşit hidâyete "tev-fîk" veya
"delâlet-i mûsıle" denildiğini yukarıda beyan etmiştik. Yüce Allah, birine
hidâyet etmeyi murâd ederse buna engel olabilecek hiçbir güç tasavvur olunamaz.
Hatta dilerse tüm insanları hidâyet üzere toplayabilir (174). Zira mülk O nündür
ve O'nu mes'ul tutacak bir başka varlık da mevcut değildir (175). Ancak Yüce
Allah, rahmetinin gazabını geçtiğini beyan etmekle (176), kulları için küfre
razı olmadığını bildirerek (177), ilâhî muradın, kul hak etmedikçe onu
saptırmaya yönelik tecelli etmeyeceğine değişik vesilelerle Kur'an'da işaret
etmiştir (178). Binâenaleyh Kur'an'da hidâyet ve dalâletin mutlak anlamda
Allah'a izafe edilmiş olması, Allah'ın güç ve kudretinin sınırsızlığını ve O'na
rağmen veya O'nun izni dışında hiçbir hâdisenin gerçekleşmeyeceğini ve bu
sebeple kulların O'na daima muhtaç olduğunu vurgulama maksadına matuf olduğu
söylenebilir.
Müminlerin hidâyete ermiş olmalarına rağmen Yüce Allah'tan hidâyet talepleri,
hidâyette sebat ve hidâyetlerine hidâyet katmak içindir (179). Hidâyetin artması
demek, Allah'a giden dosdoğru yolun apaçık aydınlanması ve kulun başka yollara
sapmaması için Allah'ın tevfîkının kişinin elinden tutması anlamındadır.
Yüce Allah, bir taraftan Hakk'a
yönelen (inâbe) kuluna hidâyet edeceğini beyan ederken (180), diğer taraftan da
bu inâbenin iman nimetini kazanmak için hakikatte yeterli bir karşılık
sayılamayacağını ve bu sebeple iman nimetinde Hakk'ın ihsanını görmemenin büyük
bir kusur olduğunu şöyle beyân eder:
"...Fakat Allah size İmanı sevdirdi ve onu gönüllerinizde süsledi. Küfrü, fışkı
ve isyanı da size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu,
Allah'tan bir lütuf ve nimettir..."(el
Hucurât 49/7-8).
"Onlar İslâm'a girdikleri için, seni minnet altına sokuyorlar. De ki:
Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Eğer (inancınızda) sâdık kimseler iseniz
bilesiniz ki sizi imana ilettiği (hidâyet) için asıl Allah size lütuftu
bulunmuştur"(el-Hucurât 49/17).
İmanın kalbe girmesi bir anlamda kalbin yanlıştan ve sapıklıktan korunarak
sağlıklı bir şekilde fonksiyonlarını icra eder hale gelmesi demektir. Nitekim şu
âyet bu hakikate açıkça işaret etmektedir:
"...Kim Allah'a inanırsa (Allah) onun kalbini doğru(düşün-ce)ye iletir
(hidâyet). Allah her şeyi bilendir" (et-Teğâbün 64/11).
İmansız bir kalbin sıhhatli bir yapıda bulunamayacağını ve bu sebeple de varlık
ve olaylar hakkında gerçekçi bir değerlendirmede bulunamayacağını daha başka
âyetlerden de öğrenmek mümkündür (181). Kur'an'da zikredilen lüb kavramının
imanla aydınlanmış kalbin akletme melekesine verilen bir isim olduğu gerçeğini
(182) de göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki kevnî ve kelâmı âyetlerin
anlaşılması, imanlı bir gü-nülle mümkün olabileceği gibi imtihan gereği başa
gelen musibetler karşısında ümitsizliğe düşmek yerine, "Biz Allah'a aidiz ve
O'na döneceğiz "(el-Bakara 2/156) inancıyla Allah'a dayanıp (tevekkül) O'na
teslim olmak da Allah ile itmi'nâna ermiş ve sebat bulmuş bir kalble mümkün
olabilecektir. Kur'ân böyleleri için, "Gerçekten hidâyete ermiş kimseler işte
ancak bu kimselerdir" (el-Bakara 2/157) tesbitini yapar.
İman gönle girdikten sonra imanda sebat etmek için de Yüce Allah'ın hidâyetine
ihtiyaç vardır. Binâenaleyh kul, hidâyet nimetinin elinden alınarak kalbinin
kaymasına fırsat vermemesi için dua ve tazarru yoluyla Allah'tan "tevfîk" talep
etmek durumundadır. Nitekim Allah Te-âlâ'nın, ilimde derinleşmiş âlimlere nisbet
ettiği şu dua bu anlamda örnek bir yakarıştır:
"Rabbimiz bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme. Bize katından
bir rahmet ver, şüphesiz lütfü en bol olan sensin "(ÂI-i İmrân 3/8).
Değişken bir yapıya sahip olan kalbin, Allah'ın yardımı olmaksızın hidâyet
üzerinde sebat etmesinin imkansızlığını bilen Allah Resulü de, nefsini bir an
için bile olsa kendi haline bırakmamasını Yüce Allah'tan isteyerek (183) ilâhî
yardıma (tevfîk) olan ihtiyacını ortaya koymuş ve sık sık "Ey kalbleri halden
hale çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sebat ettir" (184) duasını
tekrarlamıştır. Müminlerin her namazda okumaları gereken "Fatiha sûresi"nde,
"Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet (hidâyet
et)!" (el-Fâtihâ 1/6) duasının bulunması da "tevfîkî hidâyef'e olan ihtiyaca
işaret etmektedir.
Kalbin hidâyette kalabilmesi için onun batıl düşüncelerden korunup sıhhatli
bilgilerle donatılması gerekmektedir. İşte bu sebeple Yüce Allah Kur'an'da,
şeytan ve askerlerinin yıkıcı tesirleri karşısında kalbin sebatı için gerekli
tedbirlerin neler olduğunu beyan etmekle kalbi desteklemiş, vahiy ve ilham gibi
yollarla da bu desteğini sürdürmüştür (185). Kalb "ak-letme", "anlama" ve
"basiret" gibi fıtrî melekeleriyle birlikte uykuda ya da uyanıklıkta kendisine
gönderilen ilâhî işaret ve mânalar sayesinde varlık ve olayları gereği gibi
değerlendirme imkanına ulaşır ki bu, kalb için önemli bir hidâyettir. Böyle bir
hidâyetten mahrumiyet ise kalbin hasta olması ya da ölmesi ile eşdeğer
sayılabilir. Binâenaleyh Yüce Allah'tan "kalbi hidâyette tutacak ilâhî rahmeti"
her fırsatta talep etmek, zarurî görünmektedir. Nitekim Hz. Peygamberden -sallallahu
aleyhi ve sellem- nakledilen şu dua, böyle bir talebin gerekliliğine işaret
etmektedir: "Allahım! Senden kalbime hidâyet edeceğin, işlerimi toplayacağın,
dağınıklığımı düzene koyacağın... ve beni her kötülükten koruyacağın bir rahmet
istiyorum!" (186). Esasen Kur'an'da zikredilen ve Hz. Peygamberin hadislerinde
nakledilen duaların büyük bir bölümü, Allah'tan tevfîkî hidâyetin talebi olarak
kabul edilebilir.
Allah'ın hidâyeti (irşâd ve tevfîkî) olmadan cennete girmenin mümkün
olamayacağını ve bununla beraber insanların amellerinin de büyük bir değeri
olduğunu Kur'ân şöyle beyan eder:
"(Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken, kalblerin-de kinden ne varsa
hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: "Hidâyetiyle bizi (bu nimete)
kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden doğru
yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler".
Onlara: İşte size cennet! Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona varis
kılındınız diye ses/en i/ir "(el-A'raf 7/43).
Kur'an'da hidâyetin zıddı olarak takdim edilen ve lügatte "doğru yoldan sapmak",
"yolunu şaşırarak kaybolmak", "unutmak", "gaflete düşmek" ve "azmak" anlamında
bir mastar olan dalâlet (181) kavramı üzerinde de kısaca durmak faydalı
olacaktır.
Istılah olarak "İstenilen şeye ulaşamamak ya da maksada ulaştırmayan yola
girmek" diye tanımlanan "dalâlet" kavramı (188), Kur'an'da -farklı kullanım
şekilleriyle- "saptırmak" (189), "şaşırmak" (190), "yanılmak" (191), "sapkınlık"
(192), "boşa gitme ve iptal" (193) gibi mânalarda kullanılmıştır (194).
Hidâyet gibi dalâlet kavramı da Kur'an'daki mutlak kullanımlarında Allah'ın
gücünün sınırsızlığını ve yaratıcılığını ifade etmesi bakımından zaman zaman
doğrudan Allah'a izafe edilmişse de genelde şeytan, putlar ve bazı toplum
önderleri gibi saptırıcı unsurlara nisbet edilmiştir (195).
Kur'an'da "Allah'ın gösterdiği hak yoldan sapmak" anlamına gelen dalâletle
ilgili âyetler dikkatli bir şekilde incelendiğinde onun, en azından irşâd
anlamına gelen hidâyetten sonra belli sebepler neticesinde ortaya çıkan bir
sapma olduğu görülür. Nitekim bir âyette bu gerçek şöyle vurgulanır:
"Allah bir kavmi doğru yola
ilettikten sonra, sakınmaları gereken şeyleri kendilerine açıklamadıkça onları
saptıracak değildir" (et-Tevbe 9/115).
İnkarcıların hidâyet karşılığında dalâleti satın almalarını, büyük bir kayıp
olarak niteleyen âyetler (196) de esasen hidâyet yolu açıklanmadan dalâlete
sürüklenmenin söz konusu olmadığına işaret etmektedir.
Kur'ân, insanı dalâlete düşüren saptırıcılar olarak bir taraftan "şeytan",
"putlar" ve "bazı toplum önderleri" gibi varlıklara işaret ederken diğer
taraftan da sapıklığa zemin hazırlayan "şirk" (197), "zulüm" (198), "he-vâyı
putlaştırma" (199), "fişka yönelme" (200) ve "aşırı şüphe" (201) gibi kişinin
itikadı ve ahlâkî bozukluklarına dikkat çeker.
Kalbini imana açmak yerine küfürle örten kimse için, artık hayır ve şerri anlama
ve sıhhatli davranışlar sergileme imkanı ortadan kalkmış demektir. Böyle birinin
kalbi katılaşmış ve sadrı daralmıştır (202). Binâenaleyh yaptığının cezası
olarak dalâleti hak etmiş olduğundan Allah da bu cezasını infaz etmiştir. Artık
bu kişiyi Allah'tan başka hidâyete sevkede-cek bir başkası da yoktur (203).
Netice olarak kullarına karşı son derece şefkatli ve merhametli olan Yüce Allah
(204), merhametinin tabiî bir sonucu olarak yarattığı her bir varlığa
yaratıldığı gayeyi gerçekleştirebilecek derecede bir hidâyet lütfetmiştir.
Varlıklar içerisinde imtihan gayesiyle kendisine -cüzî de olsa- irâde hürriyeti
bahşedilen insanoğlu, söz konusu iradesini Allah'ın irşâd kastıyla gönderdiği
âyetleri anlamaya doğru yönlendirir ve yönünü Hakk'a çevirirse, Allah'ın
hidâyetine ermiş olacaktır ki bu hidâyet onun kalbini aydınlatarak onu sıhhatli
çalışır hale getirecektir. Ancak hidâyetin kazanılması kadar devamı da önemli
olduğundan kul, ilâhî tevfîke ermek için Allah'a yönelişini (inâbe) sürekli
kılmaya çalışacak (mücâhe-de) (205) ve Allah'tan kalbini kaydırmamasını talep
edecektir.
Kullarını "dâru's-selâm" olan cennete çağıran (206) ve onlar için "küfre"
rızâsının olmadığını beyan eden Yüce Yaratıcı, kulun kendisinden ve âyetlerinden
yüz çevirmesi ve âdeta hidâyete tüm kapılarını kapatması ve dalâleti hidâyete
tercih etmesi durumunda kulunun dalâletine hükmetmektedir ki bu da imtihan
hikmetinin tabiî bir sonucudur.
İlâhî meşîetin sınırsızlığını ve ilâhi güç karşısında hiç bir kuvvetin tasavvur
olunamayacağını ifade eden âyetlere bakarak, kulun hidâyet ya da dalâlet
konusunda mecbur olduğuna hükmetmek, Kur'ân bütünlüğüyle bağdaşmayacağı gibi
Allah'ın insana yönelik irâdesini tamamen kulun isteğine bağlamak da tutarlı
değildir. Allah yegane güç ve kudret sahibi olması itibariyle O'nun izni ve
dilemesi olmadan hiçbir şey mümkün olamayacağından her şey O'na muhtaç ve O, her
şeyin sahibi ve hâkimidir. Binâenaleyh küllî iradesiyle dilerse tüm insanları
hidâyet üzere toplayabileceği gibi dilediğini de saptırabilecektir. Bu noktada
şöyle bir problem ortaya çıkabilir: Kulun irâdesi olmadan Allah'ın onu hidâyet
ya da dalâlete sevk ettiği söylenebilir mi? Kur'an'a göre bu konuda kesin bir
şey söylemek mümkün değil ise de kulun hidâyete yönelmesine karşılık, Yüce
Allah'ın ona engel olduğunu söylemek de zordur. Binâenaleyh böyle bir soruyu
"bunu ancak Allah bilir" diye cevaplamak daha doğru olacaktır. Fakat şu kadarını
ifade edelim ki imtihan gayesiyle yaratılan insanların, ancak vüs'atleri
ölçüsünde sorumlu tutulacağını bildiren (207) ve onlara iman ve inkâr konusunda
îrâde hürriyeti bahşeden Yüce Allah, genel bir esas olarak, "Dileyen îman etsin,
dileyen de inkâr etsin" (el-Kehf 18/29) buyurarak, "din konusunda zorlamanın
olamayacağını" (el-Bakara 2/256) bildirmiş ve herkesin yaptıklarından sorumlu
tutulacağını açıklamıştır (208). Binâenaleyh her fert, kazancının karşılığını
görecektir (209). Ancak her nimet, Allah'tan bir lütuf olduğu gibi gönüllerin
hidâyet bulması da O'nun kuluna yönelik büyük bir ihsanıdır. Dalâleti ise kul
hak etmiş ve Yüce Allah da bu sonucu yaratıp infaz etmiştir. Nitekim Kur'an'da:
"O (Allah) bir grubu doğru yola iletti (hidâyet), bir gruba da sapıklık
(dalâlet) müstehak oldu..."(el-A'râf 7/30) buyrulması da, hidâyetin aynı zamanda
ilâhî bir inayet olduğunu, buna karışılık dalâletin ise sebepsiz olmadığını
vurgulaması bakımından dikkat çekicidir.
148 Konuyla ilgili kelâmî tartışmalar hakkında bilgi için bk. Altıntaş,
Ramazan, Kur'an'da Hidâyet ve Dalâlet, s. 257-267, 395-400.
149 Râğıb, Müfredat, s. 538.
150 bk. Elmahlı, Hak Dini, I, 119.
151 bk. el-Hacc 22/4: es-Saffat 37/23.
152 bk. el-Kasas 28/56; eş-Şûrâ 42/52; er-Ra'd 13/7.
153 bk. Âl-i İmrân 3/86; et-Tevbe 9/109; en-Nahl 16/107.
154 bk el-Bakara 2/2, 38, 5, 120, 185.
155 bk Müfredat, s. 538-541.
156 bk. en-Nahl 16/66; el-A'lâ 87/2-3.
157 bk. Taberî, Câmiu'l-beyân, XVI, s. 215; Râzî, Mefâtih, XXII, 56-58;
Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, V, 437.
158 el-Mülk 67/2.
159 en-Nahl 16/93; et-Tekâsür 102/8.
160 el-Kehf 18/29.
161 Konuyla ilgili bilgi için bk. Altıntaş, Ramazan, Kur'an'da Hidâyet ve
Dalâlet, s. 94-95; 257-267.
162 Hz Peygamber bir hadislerinde "Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra
anne ve babası onu Yahudi, Hristiyan ya da Mecûsi yaparlar" (Buhârî, Cenâiz,
93; Müslim, Kader, 22, 23) buyurarak her ferdin başlangıçta hakkı kabul ve
idrak kabiliyetinde olduğunu bildirmiştir.
163 en-Nahl 16/78.
164 Kâf 50/16; el-Mülk 67/14.
165 e!-Bakara 2/2, 38, 159. 185; Âl-i İmrân 3/3, 138; el-Mâide 5/44, 46; el-İsrâ
17/9; el-Enbiyâ 21/73; eş-Şûrâ 42/52.
166 el-Bakara 2/164; ez-Zâriyât 51/20-21.
167 el-İsrâ 17/15.
168 er-Ra'd 13/27.
169 el-En'âm 6/125.
170 el-Hucurât 49/7.
171 ei-Fâtiha 1/6; Âl-i İmrân 3/8.
172 el-A'râf 7/43.
173 Yûnus 10/100; el-İnsan 76/30; et-Tekvîr 81/29.
174 el-En'âm 6/149; er-Ra'd 13/31
175 el Enbiyâ 21/23.
176 el-En'âm 6/12, 54. Bir kudsî hadiste de Yüce Allah'ın: "Rahmetim
gazabımı geçmiştir" buyurduğu nakledilmiştir (Buhârî. Tevhid, 15: Müslim.
Tevbe, 14 16).
177 ez-Zümer 39/7.
17S Nitekim İmâm Matüridi de Allah in kiillî iradesiyle ilgili ayetleri,
Cenâb-ı Hakk'ın kendisini kullarına kudret sıfatıyla tavsif etmesi olarak
yorumlar (bilgi için bk. Altıntaş, Ramazan, age.. 260).
179 bk. Elmalılı age., l, 121.
180 er Ra'd 13/27
181 bk. el- A'râf 7/100; et-Tevbe 9/87, 93; el-Hacc 22/46; Muhammed 47/24.
182 Lüb kavramı hakkında bilgi için bk. bu Kitap, s. 112 vd.
183 Ebû Dâvud, Edcb, 101; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 42, 50.
184 Tirmizî, Kader, 7, Deavât, 89, 124.
185 . Muhammed Hamdi Yazır, vahiy, ilham veya sâdık rüyalar gibi fevkalâde
yollarla kalblere gizli sırların açılması ve eşyanın hakikatinin
kavranmasına "hidâyet-i hâssa" denildiğini ve bunun genelde nebilere ve
velilere has olduğunu beyân ettikten sonra herkesin cüz'î de olsa bu çeşit
hidâyetten hisselerinin olabileceğini ifade eder (bk. Hak Dini. l, 120).
186 Tirmizî, Deavât, 30.
187 Râğıb, age., 297; Ibn Manzûr, Lisân, XI, 390-394; Âsim Efendi, Kamus,
III, 1402.
188 Cürcânî, Ta'rifât, s. 138.
189 bk. en-Nisâ 4/113, 119; Tâhâ 20/79; Yasin 36/62.
190 ed-Duhâ 93/7.
191 Yûsuf 12/30, 95.
192 el-Bakara 2/108; en-Nisâ 4/116, 136; Yûnus 10/108.
193 el-Kehf 18/104; Muhammed 47/1, 8.
194 Dalâlet teriminin Kur'an'da kullanımları ile ilgili bilgi için bk. Râğıb,
age., 297-299; Al
tıntaş, Ramazan, age., s. 272-280.
195 bk. en-Nisâ 4/119; el-Hacc 22/4; İbrahim 14/36; Nuh 71/23-24; el-Ahzâb
33/67.
196 el-Bakara 2/16. 175.
197 ez-Zümer 39/8.
198 .İbrahim 14/27.
199 Sâd 38/26; el-Câsiye 45/23.
200 el-Bakara 2/26.
201 el-Mü'min 40/34.
202 el-En'âm 6/125; ez-Zümer 39/22
203 er-Ra'd 13/33; ez-Zümer 39/23, 36.
204 el-Bakara 2/143. 207.
205 el-Ankebût 29/69.
206 Yûnus 10/25.
207 el-Bakara 2/286.
|