|
Kur'ân-ı Kerim, "el-Alîm"89 olan Yüce Yaratıcının, hiçbir bilgiye sahip olmadan
dünyaya gelen insana, ilim edinme vasıtaları diyebileceğimiz kulak, göz ve kalb
gibi nimetler lütfederek(90, sözlü ve sözsüz iletişim yolu ile pek çok şeyi ona
öğretmiş olduğunu haber vermektedir(91. Allah'ın insanla ilgisini sadece
Yaratan-yaratılan ilişkisinde dondurmak, Kur'an-ı Kerimle bağdaştırılamayacak
bir anlayıştır. Zira Kur'ân, Allah ile insan arasında çok yönlü bir ilişkinin
varlığını muhtelif vesilelerle beyan etmektedir. Allah ile insan arasındaki en
önemli ilişkilerden birisi, hiç şüphesiz marifet/bilgi ilişkisidir. Nitekim İbn
Cüreyc'e (v. 150/767) göre insanın yaratılış sebebi, "marifetullah yani Hakk'ı
tanımaktır(92. Binâenaleyh bilgi meselesi, Allah ile insan arasındaki ilişki
bakımından büyük önem arzetmektedir.
Bilginin mahiyeti ve kalb-bilgi
ilişkisinin keyfiyeti, "Kalbin Fonksiyonları" bölümünde'geniş bir şekilde
değerlendirilecektir. Burada ise Allah Teâlâ'nın insanı bilgilendirmesinde
kalbin merkez oluşu üzerinde durulacaktır.
Kur'ân, daha ilk inen âyetlerde
"insana bilmediği şeyleri öğretenin" Allah olduğunu bildirmiş ve bu bilginin
vasıtalı ya da vasıtasız olabileceğine işaret etmiştir(93. Daha sonra muhtelif
âyetlerde de bu gerçek pekiştirilerek, küllî "bilginin Allah katında olduğu"(94
ve "insana pek az ilim verildiğinden"(95 bahisle, insanın Allah'tan gelen ilme
körü körüne karşı çıkmak yerine ona tâbi olması gerektiği vurgulanmıştır. İlk
insan Hz. Adem'in meleklere üstünlüğünü göstermek kastıyla "ona bütün isim/erin
Allah tarafından öğretildiği"ni vurgulayan Kur'ân(96, Hz. Adem'in cennetten
çıkarıldıktan sonra da "Allah'tan bazı kelimeler aldığı "m beyan etmiş ve bunlar
sayesinde kendisini affettirebildiğini bildirmiştir(97. Yine Kur'ân, haksız yere
öldürdüğü kardeşini (Hâbil) nasıl def-nedebileceğini dahi bilemeyen insanoğluna
(Kabil), bu bilgiyi gönderenin bile Allah Teâlâ olduğuna dikkat çekmiştir(98.
Binâenaleyh insan ya doğrudan ya da bir aracı vasıtasıyla Allah tarafından bir
şekilde bilgilendirilmiş olmaktadır. Allah'ın beşerle konuşması diyebileceğimiz
bu iletişime Kur'ân, genellikle vahy adını vermektedir:
"Allah'ın bir beşerle konuşması ya vahiy yoluyla ya perde arkasından ya da bir
elçi gönderip izniyle ona dilediklerini vahyetmek suretiyle o/ur"(eş-Şûrâ
42/51).
İlâhî kelâmın (vahiy) beşerle buluşma
noktası ise Kur'an'a göre kalbdir:
"De ki: "Kim Cebrail'e düşman o/ursa
(o kâfirdir ve o kininden gebersin). Şüphe yok ki Kur'ân'ı kendinden öncekini
doğrulayıcı ve inananlara yol gösterici ve müjdeci olarak Allah'ın izniyle senin
kalbine indiren odur "(el-Bakara 2/98).
"Muhakkak ki o (Kur'ân), âlemlerin
Rabb'inin indirmesidir. Apaçık bir Arapça ile uyarıcılardan olman için, er-Rûhu'l-Emîn
(güvenilir ruh, Cebrail) onu senin kalbine indirmiştir" (eş-Şuarâ 26/192-195).
İlâhî bilginin yaratılmışlara
ulaştırılmasında anahtar bir kavram niteliği taşıyan '"vahy" terimi hakkında
bazı açıklamalarda bulunmak zarurî görünmektedir.
Vahiy lügatte "bir bilgiyi, işaret
yoluyla, muhataba en hızlı ve en kısa yoldan ulaştırmak" anlamına gelir. Bu
ulaştırma, söz, işaret, remiz, ta'rîz, ses, uzuvlarla yapılan işaret, yazı vb.
şekillerde olabilir". İslâm öncesi şiirde de sıkça kullanılan ua/ıiy (100)
kavramı, her şeyden önce bir "haberleşme aracı"dır. Ancak bu haberleşme, sözlü
olabildiği gibi başka şekillerde de gerçekleşebilmektedir. Bu çeşit
haberleşmenin bir diğer özelliği de "gizlilik", "sırlılık" ve "özel bir yolla"
yapılıyor olmasıdır. Vahyin "özel" ve "sırlı" oluşu, daha çok ontolojik (varlık
yapısı) bakımdan birbirinden farklı olan iki varlık arasında cereyan etmesinden
ileri gelmektedir (101). Bu sebeple Arap şiirinde insanın hayvanla konuşması ya
da hayvanların anlaşılmayan konuşmaları, vahıy kelimesiyle ifade edilmiştir
(102). Nitekim Kur'ân'da da farklı cinslerin birbirlerine mesajı, uahiy
kelimesiyle anlatılmıştır (103). Binâenaleyh, Allah Teâlâ, varlık yapısı
itibariyle hiç bir varlığa benzemediği için O'ndan gelen mesajlar, hangi varlığa
yönelik olursa olsun genelde vahiy kelimesiyle ifade edilmiştir. Nitekim Kur'ân-ı
Kerim'de Allah Teâlâ'nın, insanlara gönderdiği mesajlar "vahy" olarak
isimlendirildiği gibi (104) göklere (105), yeryüzüne (106), bal arısına (107) ve
meleklere (108) olan mesajları da "vahy" kelimesiyle bildirilmiştir.
Allah Teâlâ'nın yaratıklara
gönderdiği vahiy, bir anlamda, söz konusu varlıkların yaratılış düzenine uygun
hareket tarzlarını bildirmesidir. Vahyin bu genel boyutu, varlıklar açısından
uyulması gereken bir fıtrat zorunluluğudur. Burada hürriyet ve irâde söz konusu
değildir (109). Vahye doğrudan muhatap olan bir insan için de bu durum aynen
geçerlidir. Nitekim, Hz. Musa'nın -aleyhissselam- annesine (110) ve Hz. isa'nın
-aleyhisselâm- havarilerine vahyedildiğinden haber veren âyetlere (111)
baktığımızda, vahyin muhataplarının, vahyin gereğini hemen yerine getirdiklerini
görüyoruz. Esasen nebevî vahiy (112) de aynı kategoride değerlendirilebilir. Bir
peygamber için vahiy, hemen söylenene tabi olup tebliğe başlamasıdır (113). Bu
sebeple Allah elçileri, "müslümanların ilki" olduklarını beyan ederek (114)
gelen vahye öncelikle kendileri uymuş ve daha sonra diğer bir vazifeleri olan
tebliğe yönelmişlerdir. Bundan dolayı Hz. Âişe'nin (r.a) Hz. Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- hakkında söylediği "Onun ahlâkı Kur'an'dan ibaretti" sözü
(115) manidardır. Tebliğle ilgili olarak da şu âyet dikkat çekicidir: "Ey
Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan O'nun
elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır" (el-Maide
5/67).
Diyebiliriz ki Allah'ın vahyi,
vahyedilen varlığın bir şekilde özüne işlemekte ve âdeta onda fıtrî bir meleke
oluşturmaktadır (116). Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur'an'a göre kalb,
insan varlığının "öz"üdür. Binâenaleyh ilâhî vahyin, Peygamberin kalbine
indirildiğinin beyân edilmesi konumuz açısından büyük önem arzetmektedir. Dikkat
çeken bir diğer husus da ilgili âyetlerde (el-Bakara 2/97; eş-Şu'arâ 26/194)
vahyin kalbe gelişini bildiren, "inmek" anlamındaki "nezele" fiilinin, Arapça'da
genelde "isti'lâ" (117) için kullanılan '"alâ" edâtıyla kullanılmış olmasıdır.
Muhammed Hamdi Yazır, konuyla ilgili şu açıklamayı yapar: "ilâ kalbike" =kalb\ne
doğru) buyrulmayıp "alâ kalbike" =kalbinin üzerine) buyrulmuştur ki '"alâ"
edatı, "isti'lâ" ifade ettiğinden bu durum, vahiy ve tenzilin, -diğer varidat ve
sânihât-ı âdiye (118) gibi kalbe yalnız bir noktadan ilişivermekle kalmayıp-
bütün kalbi, üzerinden istilâ etmek suretiyle, diğer duygu ve idraklerin
cümlesini âtıl bırakarak gelip yerleşen ve her yakînin üstünde zarurî bir ilim
ve mukavemeti imkansız ilâhî bir hüküm ifade eden, bir cebr-i ilâhî olduğunu
telmih etmektedir. Nitekim Cibril, vahiy getirdiği zaman Allah Resulünü öyle bir
sarıp tazyik ediyordu ki âdeta canına tak ediyordu (119).
Sûfîlerin, kalbe gelen duyumları (havâtır,
varidat, vâkıât, levamı', ta-vâlî', sunûhât) sınıflandırırken, "kalbe ani olarak
gelip yerleşen ve karşı konulamayacak derecede kişiyi etki altına alan" çeşidine
"hâtır-ı Hakk" adını vermeleri (120) de muhtemelen vahyin bu anlamından
gelmektedir. ,.
Esasen ilâhî vahiy -canlandırıcılık
(ruh) (121) özelliği taşıması sebebiyle-muhatabın gönlüne ulaşmış ve orada
özümsenmişse, diğer bir ifadeyle mânası idrak edilerek onun geldiği kaynağın
güvenilirliğine ve dolayısıyla bu bilginin hakikatine tam bir itikat
gerçekleşmişse bu vahiy, üçüncü bir şahısta da etkileyeci olacak ve onu harekete
sevkedecektir. Nitekim,
"Kur'ân'ı inceden inceye bir
düşünmezler mi? Yoksa kalble-rinde kilitler mi var? "(Muhammed Sûresi 47/24)
âyeti, anlayan bir kalbin vahye teslim olması gereğini vurgulaması bakımından
dikkat çekicidir. "Allah'ın âyetleri okunduğu zaman müminlerin iman bakımından
güçlendikleri"ni (el-Enfâl 8/2) beyân eden âyet de ilâhî bilginin insanı bir
şekilde değiştirdiğini -bir halden diğer bir hale yükselttiğini- bildirmektedir.
Binâenaleyh ilâhî bilginin, kişinin dîni duyarlılığını besleyip geliştiren bir
özelliğe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Hz. Peygamberin "Öyle kimseler
olacak ki okudukları Kur'ân, boğazlarından öteye geçmeyecek" ifadesi (122) de
kalbe erişmeyen vahyin, insanı değişikliğe sevk etmeyeceğine işaret etmektedir.
Vahiy kelimesinin lügat anlamını ve
ilâhi vahyin özelliklerini bu şekilde özetledikten sonra vahyin tarifine
geçebiliriz.
Kur'an'da daha ziyade Allah ile
peygamberler arasında bir iletişim şekli olarak zikredilmesi sebebiyle vahiy,
"Allah'ın peygamberlerine ve veli kullarına gönderdiği ilâhi sözler" (123) ya da
"Allah Teâlâ'nın seçtiği bazı kullarını, insanların alışık olmadığı gizli ve
süratli bir yolla ilim ve hidâyete yönelik bilgilerle donatmasıdır"124 şeklinde
tanımlanmıştır. Vahiy, insan ve insan dışındaki varlıklara yönelik bir iletişim
şekli olması sebebiyle de "özel" ve "genel" diye vasıflandırılarak şöyle tarif
edilmiştir: "Yüce Yaratıcı'nın, genel olarak varlıklara hareket tarzlarını
bildirmesi, özel olarak da insanlara ulaştırmak istediği ilâhî emir, yasak ve
haberlerin tümünü vasıtalı veya vasıtasız bir tarzda, gizli ve süratli bir yolla
peygamberlerine iletmesidir"125.
Vahiy, çıkış kaynağına bakılmaksızın,
"Bir mânayı, varlık yapısı farklı olan diğer bir varlığa özel, gizli ve süratli
bir şekilde ilkâ etmek" (126) diye tanımlanabilirse de ilâhî vahiy söz konusu
olduğunda "Yüce Yaratıcının vasıtalı ya da vasıtasız bir şekilde, varlıklara
yönelik olarak, gereği yerine getirilmek üzere, onlar tarafından anlaşılabilecek
bir tarzda, hızlı, gizli ve özel bir kelâmıdır" şeklinde tarif edebiliriz.
Vahyin kaynağı değişmese de muhatabın
farklı oluşu, vahyin niteliğinin de farklı olmasını gerektirecektir. Binâenaleyh
"Allah'ın bir beşerle konuşması ya vahiy yoluyla ya perde arkasından ya da bir
elçi gönderip izniyle ona dilediklerini vahyetmek suretiyle olur" (eş-Şûrâ
42/51) âyetinde geçen ve insan cinsine delâlet eden beşer kelimesini, sadece
peygamberlere tahsis etmek isabetli olmayacaktır. Allah Teâlâ'nın "kelâm"
sıfatının, son peygamber Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-den sonra
insan için câri olmadığı söylenemez. Şüphesiz Allah'ın insanlardan peygamber
seçmesi, Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ile son bulmuştur (127).
Binâenaleyh kendisiyle bir şeriatın tesis edildiği "nebevî vahiy", diğer bir
tabirle "kurumsal vahiy" kesilmiştir. Buna mukabil, İslâm âlimlerinin muhtemelen
karışıklığı önlemek maksadıyla "ilham" veya "hâtır-ı Hakk" adını verdikleri
ilâhî vahiy (konuşma) sürmektedir. Nitekim Hz. Peygamberin "esmâ-i hüsnâ"yı
vesile kılarak dua ederken, "Yaratıklarından herhangi birine öğrettiğin isminle"
(128) diye Allah'a yalvarması ve Hz. Ömer'le ilgili olarak da onun "muhaddes"\er-den
(kendisine ilham, basiret ve firâset verilen kimselerden) olduğuna işaret etmesi
(129) ilâhî mesajların bir şekilde devam ettiğini göstermesi bakımından
önemlidir. Peygamber olup olmadığı hakkında farklı görüşler bulunan (130) ve
Kur'an'da Yüce Allah'ın, kendisi hakkında "kullarımdan bir kul" diye bahsettiği
kişiye, kendi katından ilim öğrettiğini bildirmesi (131) de Allah Teâlâ'nın,
bazı kullarını keyfiyeti bizce tam bilinmese de bir şekilde bilgilendirdiğinin
açık delilidir. Buhârî'nin (v. 256/869) naklettiği bir hadiste Hızır diye
isimlendirilen bu kişinin, Hz. Musa'ya -aleyhisselâm- hitaben söylediği: "Ey
Musa! Allah bana bir ilim vermiştir ki onu sana vermemiştir. Sana verdiğini de
bana lütfetmemiştir" (132) sözleri ise ilâhî bilginin kişiye göre değişiklik
arzedebileceğini göstermektedir.
Dirayete büyük önem veren Alûsî
(1270/1853) ve Muhammed Hamdi Yazır (v. 1361/1942) gibi iki büyük müfessirin,
Allah'ın beşerle konuşma şekilleri hakkında (Şûra süresi 51) güzel görerek
naklettikleri, Abdulvehhâb eş-Şa'rânî'nin (v. 973/1565) görüşlerini, biz de
burada aynı şekilde aktarmak istiyoruz:
Bilmek gerekir ki Hakk'ın kelâmını
işitmekten insanı meneden ancak beşeriyettir. Kul ondan yükseldiği vakit, Allah
Teâlâ ona, ervâh-ı mü-cerredeye söylediğini söyler. Beşere "beşer" denilmesi de
ruhun derecesine ulaşmaktan alıkoyan işlere mübaşeretinden dolayıdır.
Ulaşamayınca da Allah Teâlâ ona eşyada söyler ve onlarda tecelli eder. Enbiyâ
gibi ona (ruh derecesine) erenler ise öyle değildir. Onun için onların gayrisine
Hak Teâlâ ancak suret hicapları içinde tecelli eyler. Şayet Allah Teâlâ'nın
kuluna hidâyeti olmasa idi kul, O'nun Rabbi olduğunu tanıyamazdı. Şunu da bil
ki, Allah Teâlâ'nın kendisinin gayrine söylemesine yahut kendisinin gayrisine
işittirmesine hiçbir hakikat tahammül edemez. O halde kuluna işittirmek üzere
hitap ettiği vakit, onun yani kulunun cemii kuvâsı (işitmesi, görmesi, yürümesi,
akletmesi vb.) olmak iktizâ eder (133). Çünkü münâcât sırasında Hak Teâlâ onun
bütün kuvveleri olmaksızın hadisin (sonradan yaratılan bir varlığın), kelâm-ı
kadîmi (Allah sözünü) işitmeye takat yetirebilmesi muhaldir. Onun için Mûsa -aleyhisselâm-düştü
bayıldı. Zira o makama lâyık tecellîyi kabul edecek isti'dâdı yoktu. Fakat
Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- sebat etti. Hakk'ın kuluna işitme (sem'ı),
görme (basar) ve cemi kuvâsı olduğu o muhabbet derecesi dağda bulunmadığı için
hitabı işitmeğe o da dayanamadı da paramparça oluverdi.
Hak Teâlâ'nın mahlukâta hadîsi (gizli
konuşması) ebeden kesintiye uğramaz. Şu kadar ki insanlardan kimisi -Hz. Ömer ve
ona vâris olan evliya gibi- onun hadîs olduğunu bilir, kimisi de onu tanımaz da
bana şöyle şöyle zuhur etti der durur ve onun kendisine Hak Sübhânehû ve
Teâlâ'nın bir hadîsi olduğunu bilmez. Şeyhimiz (Ebû Alî Havvâs) derdi ki Hz.
Ömer, "semâ-ı mutlak" ashabından idi. Allah Teâlâ böylelerine her şeyde söyler,
lâkin söylemenin çeşitlerine göre farklı isimleri vardır: Şayet kendilerine
söylenilenle Hak Teâlâ'ya icabet ediyorlarsa ona "hadîs" denir. Birbirlerine
cevap şeklinde cereyan ediyorsa "muhâdese" (muhavere), Hak Teâlâ'nın "hadîs"ini
sadece dinliyorlarsa o kendileri hakkında "hadîs" değil, bir "hitâb" veya
"kelâm"dır. Teheccüd ehli hakkında da "Onlar müsâmere ehlidir (yani Hak'la gece
sohbeti yapan kimselerdir)" diye vârid olmuştur.
Netice olarak, âyetin baş kısmında
zikredilen vahiy, Allah Teâlâ'nın has kullarının kalblerine "hadîs" tarzında
ilkâ buyurduğudur ki, onlar için herhangi bir hususta ilim hâsıl olur. Eğer
böyle olmazsa "vahiy" ve "hitâb" sayılmaz. Çünkü bazı zarurî ilimlerde de olduğu
gibi insanların birçoğu kalblerinde bir işe dair bir ilim duyabilirler ve bu
sahih bir ilimdir. Fakat "hitâb"dan sâdır olmuş değildir. Sözümüz ise vahiy
denilen ilâhi hitâb hakkındadır. Çünkü Allah Teâlâ vahyin bu sınıfını, kendisine
gelen kimsenin bir ilim istifade edebileceği bir kelâm yapmıştır. Şunu da
bilmeli ki evliyanın kalblerine ilham vahyinden inebilen, ancak ervâh-ı
melekiyyeden uzanan bazı inceliklerdir; yoksa melâikenin kendileri değildir.
Çünkü melek, peygamberlerden başkasına asla vahiy ile inmez ve kesinlikle bir
emr-i ilâhî ile emretmez. Zira şeriat takarrür etmiş, yalnız mübeşşirât vahyi
kalmıştır ki vahyin en umumisidir. Hak'dan kula doğru olur. Vasıtasız da olur,
vasıta ile de olur. Vasıta nübüvvetin şânındandır. Vasıta ile olan vahiy de
mutlaka melek aracılığı ile olur. Fakat melek, vahyi ilkâ halinde zahir olmaz.
Halbuki peygamberlerde öyle değildir. Çünkü onlar meleği söylerken görürler,
veli ise meleği ancak ilkâ halinin dışında müşahede edebilir. Kelâmını işitirse
göremez, görürse söylemez. Demek ki arifler, kendilerini geçmiş olan nübüvvet
payelerine eremezler, bununla beraber haklarında mübeşşirât bakidir. Ancak onda
da insanlar birbirlerinden farklıdırlar. Kimisi vasıta mübeşşirâtından ileri
geçemez, kimisi de yükselir -"efrâd" gibi- onlar için de vasıtasız mübeşşirât
vardır. Bununla beraber nübüvvet yine yoktur. Onun için ahkâmda inkar olunurlar.
Zira Hakk'ın kendilerine tanıtması sebebiyle gördükleri ile zahirde müstakil bir
şeriatmış gibi amel etmeleri haysiyetinden enbiyâya benzemek isterler. Fakat o
bir şeriat değil, o şeriatı bir beyandır. Binâenaleyh münkatı' (kesilmiş bitmiş)
olan vahiy, ancak teşri' vahyidir. Sünnette (şer'î kanunda) kapalı olan işlerin
tanınmasına yönelik vahiy ise bu ümmet için o bakîdir. Bu sayede onlar,
insanları davet ettikleri hususlarda bir basîret üzere bulunmuş olurlar. Çünkü o
ilâhî bir haberdir. Diğer bir ifadeyle Allah Teâlâ'dan, ilham eylediği kuluna,
görünmeyen bir melek vasıtasıyla haber vermedir. İlham ancak hayır hususunda
olur. "Nefse fücurunu ilham etti"(eş-Şems 91/8) âyetinde "fucûr"un ilhamı,
ictinâb edilmesi anlamındadır. Nitekim "takvasının ilhamı" da amel edilmesi
içindir. İlhamın en ilerisi, şer-i şerife ittibânın, ilâhi kitaplara nazar (tedebbür,
tezekkür) ve emirlerini tutma gereğinin ilham olun-masıdır. Böyle olursa
tabiatın pası silinir ve onda âlemin suretlerini çıkarmak mümkün olur.
Allah'ın bir perde arkasından
konuşmasına gelince bu kalbe değil, sem'a (işitme duyusuna) ilkâ olunan hitâb-ı
ilâhîdir ki ilkâ olunan kimse onu idrak eder de işittirenin maksadının ne
olduğunu anlar. Bu bazen tecellî suretinde gerçekleşir de o suret ona hitâb
eder. Halbuki o perdenin ta kendisidir. Fakat o hitâbdan delâlet ettiği ilim
anlaşılır ve bilinir ki o bir hicâbtır ve mütekellim (konuşan) onun ötesindedir.
Allah Teâlâ'nın bir elçi gönderip
onun vasıtasıyla konuşması ise melekle indirilen veya beşerî resul ile bize
getirilendir. İkisi de Allah Teâlâ'nın kelâmını tilâvet edenler gibi bilhassa
naklettikleri zamandır. Böyle değil de kendi nefislerinde buldukları bir ilmi
nakil ve izah ederlerse o, kelâm-ı ilâhî değildir. Evliyadan kimisi, her insana
hususi olan vahiy ve ilkâ halinde Allah Teâlâ'dan terceme verir, bunda söylenen
veya yazılan harflerin suretleri mütercimin, o suretlerin ruhu ise Allah'ın
kelâmı olur. Bazen de veli, "kalbim bana Rabbimden şöyle tahdis etti" der ki
husûsî surette demek ister (134).
Şu gerçeği bir kez daha ifade etmek
gerekir ki nebevî olmayan vahyin başkaları tarafından tasdik mecburiyeti yoktur.
Ancak kişi, münzel şeriata muhalif olmadığı sürece bu çeşit "duyumlar"ı (vahy/ilham)
Allah'tan kendisine bir işaret olarak anlayabilecektir.
Nebevî vahiy, normal bir sözden
ziyâde, Kur'an'ın ifadesiyle "ağır bir sözdür" (135) ve bu sözün geliş şekli de
kalbe gelen "ilham" ve benzerleri gibi değil, kalbi kuşatıcı ve onun her türlü
mukavemetini âtıl bırakıcı bir tarzda olmaktadır (136). Mânanın, kalbi çok yönlü
istilâ etmesinin tabiî bir sonucu olarak da mânanın lafza dönüşmesi için
herhangi bir teemmüle ihtiyaç hissedilmemekte, lafızla mâna beraber doğmaktadır.
Vahiy başlar başlamaz Allah Resulünün dilini hemen harekete geçirebilmesi (137),
bunun en açık delilidir. Binâenaleyh nebevî vahiy, Allah'tan olduğu konusunda
hiç bir şüpheye fırsat vermeyecek şekilde apaçık işaretler (âyetler) iken, diğer
vahiy türleri (ilhâm/hads) bu derece açık değildir. Bu sebeple kişinin Allah'tan
vahiy aldığını kesinlik ifade eden cümlelerle bir başkasına aktarması sakıncalı
görülmüş ve gelen varidatın "vahy-i metlüv"e arzı istenmiştir (138).
Esasen nebevî vahyin mâhiyetini
anlamak mümkün değildir. Çünkü tecrübe edilemeyen ve tekrarlanamayan bir
özelliğe sahiptir. Şahsa özel vahiy ise kişilere göre farklılık arzedebilecektir.
Zira herkesin kalbî yapısı, Allah ile kendi arasındaki özel diyalogu ya da
Allah'ın ona olan tasarrufları farklı olabilecektir. Buna bağlı olarak da vahyin
muhteva ve şeklinde ayniyle bir benzerlikten söz edilemeyecektir.
Allah'ın beşerle konuşması bir takım
âyetler aracılığı ile olmaktadır. Bu âyetler de sözlü ve sözsüz olmak üzere iki
çeşittir. Sözlü iletişimler (vahiy) "işaret" anlamına gelen "âyet" kavramıyla
isimlendirilebildiği gibi sözsüz iletişim olan tabiat ve onda cereyan eden
hâdiselere de "âyet" denilmiştir. Sözsüz (kevnî) âyetleri, sözlü âyetlerden
ayıran en önemli özelliklerden birisi, bu âyetlerin fiilen bütün insanlığa
doğrudan gönderilmiş oluşudur. Halbuki sözlü âyetler, ancak bir peygamber
vasıtasıyla gönderilmiştir.
Kur'an'a göre kevnî âyetler, Allah'ın
zâtını, yahut da O'nun şu veya bu sıfatını, iyiliğini, saltanat ve adaletini
gösteren işaretlerdir (139). Konuyla ilgili Kur'an'da çok sayıda âyet varsa da
biz bunlardan sadece ikisini vermekle yetineceğiz:
"Şüphesiz göklerin ve yerin
yaratılışında, gece i/e gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda
veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten
indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı su da, yeryüzünde her çeşit canlıyı
yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları
yönlendirmesinde, düşünen (akleden) bir toplum için birçok âyetler
vardır"(el-Bakara 2/164).
"Yeryüzünde sizin için rengârek
yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için gerçek bir âyet vardır"(en -Nahl
16/13).
Sözlü âyetlerin (vahy) "kalb"e
yönelik olduğunu yukarıda açıklamıştık. Şimdi ise sözsüz âyetler karşısında,
kalbin fonksiyonunun ne olduğuna işaret edeceğiz.
Kur'ân-ı Kerim, sözsüz âyetleri
anlamak için insanların tefekkür ve akletmeleri gerektiğini vurgular. Çeşitli
âyetlerde sıradan bir tabiat hâdisesi gibi görünen varlıklar ve olaylar
zikredildikten sonda: "...bunda ak-leden (düşünen) bir topluluk için âyetler
vardır" (140) buyrularak dikkat çekilir. Hatta zaman zaman "hiç
akletmiyormusunuz" (141) şeklinde uyarılarda bulunulur. Daha önce ifade
ettiğimiz gibi "akletmek" Kur'an'a göre kalbin bir fonksiyonudur. Nitekim Hacc
Sûresinin 46. âyetinde bu gerçek açıkça beyan edilir:
"(Ey habîbim sana karşı gelenler) hiç
yeryüzünde gezmediler mi ki akledebilecekleri kalbleri, işitecekleri kulakları
olsun. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalbler kör
olur".
Kur'ân-ı Kerîm, bunca âyete rağmen
insanların birçoğunun yine de iman etmediklerini belirterek (142) kevnî
âyetlerin gerçek mânada anlaşılması için gönlün imanla aydınlanması gerektiğini
vurgular. Zira bu çeşit âyetlerden gereği gibi istifade edebilecekler, ancak
gerçek akıl sahipleri ('ü/ü'/-elbâb)dir (143). Gönülleri körelmiş kimselerin baş
gözlerinin görüyor olması bir anlam ifade etmeyecektir. Binâenaleyh söz konusu
âyetleri inkarcıların görüp anlaması çoğu zaman mümkün değildir. Nitekim
"Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki o(inanmaya)nlar bu delillerden
yüzlerini çevirip geçerler" (Yûsuf Sûresi 12/105) buyrulmuş-tur.
Peygamberlere gönderilen "vahy-i
metlüv"ün anlaşılması da kalble olmaktadır. Ancak mesajın kalbe ulaşması, kalbin
sıhhatli bir şekilde çalışmasına bağlıdır. Kişiyi harekete geçirecek bir
özelliğe sahip bu bilgiler, emin bir yolla gönle ulaştıktan sonra özümsenirse
diğer bir ifadeyle kalb tarafından doğrulanırsa (iman) bu bilgi, muhtevasına
göre sahibini etkileyecektir. Benâenaleyh Hz. Peygambere yönelik "Deki Rabbim
ilim bakımından beni artır" (Tâhâ Sûresi 20/114) emri, dikkat çekicidir. Zira
Kur'an'a göre ilim, takva ve haşyet sebebidir (144). Dolayısıyla ilmin artması
demek, kişinin takva yönünden ilerlemesi ve gelişmesi demektir. Nitekim Hz.
Peygamber "İçinizde Allah'ı en çok bileniniz ve O'ndan en çok sakınanınız (en
muttaki olanınız) benim" (145) buyurmuştur. Şayet ilim gönle ulaşmamış ise
sahibi zahiren bilgili de olsa Kur'an'a göre kitap yüklü merkepten farkı yoktur
(146). Ona ancak sureta âlim denilebilecektir.
Netice olarak Yüce Allah, vasıtalı ya
da vasıtasız bir yolla kevnî ve kelâmî âyetlerini, insan varlığının özü olan
kalbe göndermekte ve kalb de alıcı ve akledici özellikleriyle söz konusu
bilgileri almaktadır. Önemli olan kalbin alıcı ve idrak edici fonksiyonunun
sıhhatli olmasıdır. Alıcı kalb için sayıya gelmeyen ilâhî mesajlar her an kâinat
kitabında mevcuttur. Nitekim Yüce Allah bu çeşit mesajlarına telmîhen; "(Ey
Nebiyy-i Ekrem) de ki: Rabbimin sözleri için denizfin suyu) mürekkep olsa ve bir
o kadar da ilave etsek, Rabbimin sözleri bitmeden, deniz tükenir" (el-Kehf
18/109) buyurmuştur. Bu itibarla denilebilir ki kul, ilâhî mükâlemeden kalbî
keyfiyetine göre nasiplenebilecektir. İlâhi mesajın herkese şekil ve muhteva
olarak eşit seviyede gelmediği de unutulmamalıdır. Peygamberlere yapılan vahiyle
-derecesi ve seviyesi ne olursa olsun- diğer insanlara gelen vahiy/ilham
farklıdır. Nitekim İbn Arabî (v. 638/1240) de "Hz. Peygamberden sonra teşrî
ifade eden hiçbir vahiy, hiçbir veliye gelmemiştir. Gelen ancak ilhamdır"
diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir (147).
Nebevî vahiy, teşrî ifade etmesi
sebebiyle başkaları için de bir ilim sebebi iken, kişiye özel vahiy, sahibi için
-"münzel vahye" muhalif olmamak şartıyla- bir ilim ifade ederse de başkaları
için bağlayıcı bir bilgi değildir.
89 Kur'ân'da Allah'ın ilmine delâlet eden vasıflar (el-'Alîm, 'Âlim, 'Allâmu'l-guyûb,
A'lem), genellikle " 'ilm" maddesinden türemiştir (bk. el-A'râf 7/200; el-En'âm
6/73; es-Sebe' 34/48; Âl-i imrân 3/168). Bu sıfatların anlamı ve kullanım
şekilleri hakkında bilgi için bk. Yıldırım, Suat, Kur'an'da Ulûhiyyet, s.
145-149.
90 en-Nahl 16/78.
91 el-Bakara 2/282; el-'Alak 96/5.
92 bk. İbn Kesîr, Tefsir, VII, 401.
93 el-'Alak 96/4-5.
94 el Ahkâf 46/23; el-Mülk 67/26.
95 el-İsrâ 17/85.
96 el-Bakara 2/31.
97 el-Bakara 2/37.
98 el Mâide 5/30-31.
99 bk. Râğıb, Müfredat, s. 515; Asım Efendi, Kamus, IV, 1212.
100 Izutsu, vahiy kelimesinin, şiirde "yazmak", "harfler" ve "karakterler"
anlamında çok kullanıldığını ifade ettikten sonra, filologların vahiy
kelimesine "ilham" ve "harfler" gibi görünüşte birbiriyle hiç ilişkisi
olmayan iki ayrı mâna verdiklerine işaret ederek, bunun İslâm öncesi Araplar
için harflerin, çok esrarengiz şeyler olduğu fikrini vermesi bakımından
önemli olduğunu belirtir. Delil olarak da, Güney Arabistan'da kayalar
üzerine kazılmış işaretleri gördükleri zaman, Araplar'ın bu yazıtlar
karşısında çok şaşırdıklarını ifade eder (bk. Kur'an'da Allah ve İnsan (çev
Süleyman Ateş), s. 150 .
101 Meryem Sûresi'nde (19/11) Zekeriyyâ peygamberin -aleyhisselâm- Allah'ın
nimetine işaret olarak üç gün konuşamadığı anlatılır. O bu halde iken
kavmine hitaben yaptığı "Sabah akşam (Rabbinizi) teşbih ediniz" (Meryem
19/11) anlamındaki konuşma, vahiy kelimesiyle ifade edilmiştir. Kur'ân,
normal şartlardaki konuşma için Kâle/Jlî (=dedi) yahut emera/y.i (=buyurdu)
kelimelerini kullanır. Fakat Zekeriyyâ peygamber geçici olarak ko-nuşamamaktadır.
Onun için halkına sözle değil, işaretle anlatıyor. Burada anlatılmak istenen
düşünce, normal olmayan bir yolla anlatılmıştır, işte âyette kullanılan
"vahiy" kelimesi, normal olmayan bu durumu belirtmek için kullanılmıştır
(bk. Izutsu, age., s. 151).
102 Bilgi için bk. Izutsu, age., 142-151.
103 Meselâ insan ve cin şeytanlarının birbirlerine yaldızlı sözler
fısıldadıklarını (yûhi/ )bildiren âyet (el-En'âm 6/112) buna güzel bir örnek
teşkil etmektedir.
104 Örnek olarak bk. en-Nisâ 4/163; el-Mâide 5/111; el-İsrâ 17/39; el-Kasas
28/7; eş-Şûrâ 42/51.
105 Fussilet 41/12.
106 ez-Zilzâl 99/5.
107 en-Nahl 16/68.
108 el-Enfâl 8/12.
109 bk. Demirci, Muhsin, Vahiy Gerçeği, s. 23-24.
110 Tâhâ 20/38; el-Kasas 28/7
111 el-Mâide 5/111.
112 Bu çeşit vahye "kurumsal vahiy' de denilmektedir.
113 bk. Albayrak, Halis, "Vahiy Gerçeği", Kutlu Doğum Haftası, Ankara 1990,
s. 108.
114 el-En'âm 6/163; ez-Zümer 39/12..
115 Müslim, Salâtu'l-müsâfirîn, 139.
116 Bazı müfessirlerin bal arısına yapılan ilâhî vahyi (en-Nahl 16/68), iç
güdü olarak tanımlamaları konumuz açısından dikkat çekicidir (bk. Ateş,
Süleyman, Yüce Kur'ân'm Çağdaş Tefsiri, V, 122-123). Vahyin Hz. Peygamberin
kalbine indirildiğini bildiren Şuarâ Sûresinin 194. âyetini açıklarken M.
Hamdi Yazır'ın kullandığı şu ifadeler de vahyin, bir anlamda meleke
oluşturduğu şeklinde değerlendirilebileceğini göstermektedir: "Rûhu'l-emîn,
vahyi sade üzerine indirmedi; kalbine, vicdan ve şuurun menâtı olan
mevcudiyetinin künhüne işletti, tamamen hafızana verdi ve bütün bundaki
ahlâkı ve marifeti sana meleke kıldı" (Hak Dini, V, 3644).
117 Bir şeyin üzerinde olmayı ifade eden "isti'lâ" kavramı, hissî ve manevî
olmak üzere iki kısımda incelenir (bilgi için bk. Seyyid Mürsî İbrahim,
Fethu'l-habîr. 1. 202)
118 Çok düşünmeden fikre doğan, akla gelen şeyler (Develioğlu. Ferit,
Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat. s. 1103).
119 bk. Hak Dini, l, 433-434
120 bk. el-Kâşânî, Isttlâhât, s. 177.
121 Şûra Süresinde (42/52) "İşte sana da böyle emrimizden bir ruh vahyettik"
buyrula-rak vahyin diriltici özelliğine dikkat çekilmiştir. Hakîrn et-Tirmizî'ye
göre ruh kelimesi, Allah Teâlâ'nın kendisiyle mahlukâtı canlandırdığı "nûr"a
verilen bir isimdir (bk. Beyâ-nü'l-fark, s. 96).
122 Buhârî, Enbiyâ, 6: Fezâilu 1-Kur'ân, 36; Müslim, Müsâfirîn, 275.
123 Râğıb. Müfredat, s. 515.
124 Zerkânî, Menâhilü'l- irfan. I, 63.
125 Demirci, Muhsin, age., s. 27.
126 Curcânî, Ta'rifât, s. 40.
127 el-Ahzâb 33/40.
128 Ahmed b. Hanbel, Müsned. l, 391.
129 Buhârî, Fedâilu's- sahabe. 6; Müslim, Fedâilu's- sahabe. 2.3: Tirmizî,
Menâkıb, 17.
130 Bilgi için, bk. Âlûsî, Rûhu'l-me'âni, XV, 319-333.
131 el-Kehf 18/65.
132 bk. Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân (Sûretu'1-Kehf), 2.
133 Şu hadîs-i kudsîye işaret etmektedir: "Allah Teâlâ buyurdu ki: Kim bir
velime düşmanlık ederse ben ona harp ilan ederim. Kulum bana kendisine farz
kıldığım şevlerden daha sevimli bir şeyle yaklaşmış olmaz. Nafilelerle de
bana yaklaşmaya devam eder. Tâ ki ben onu severim. Ben onu sevince de onun
işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey
talep ederse istediğini mutlaka ona veririm. Herhangi bir şeyden korumamı
isterse de onu muhakkak ondan korurum ( Buhârî Rikâk, 38).
134 bk. Alûsî, Ruhu'/- meânî, XXV, 62-63; Elmalılı, age., 4257-4260.
Kanaatimizce bu bilgiler, Şâ'rânî'nin "el-Yevâkît ve'l-cevâhir" isimli
eserinden özetlenmiştir, bk. age., II,
83-88.
135 el-Müzzemmil 73/5.
136 Nitekim vahyin inişi sırasında Hz. Peygamberin, en soğuk günlerde bile
terlediğini vücudunun kaskatı kesildiğini, ağırlaştığını, benzinin
sarardığını ya da kızardığını ve neredeyse kendinden geçtiğini hadislerden
öğrenmekteyiz (bk. Buhârî, Bed'ü'1-vahy, 2; Hacc 17; Müslim, Hacc, 6; Ahmed
b. Hanbel, Müsned, I, 464; VI, 58, 103, 197).
137 el-Kıyâme 75/16.
138 bk. Kuşeyrî, Risale, s. 84.
139 bk Izutsu. age.. s. 126-128
140 el-Bakara 2/164; er-Ra'd 13/3, 4; en-Nahl 16/11, 12, 67, 69; er-Rûm
30/24.
141 el-Mü'minûn 23/80.
142 eş-Şuarâ 26/8, 67, 103, 121.
143 Âl-i İmrân 3/190.
144 Fâtır 35/28.
145 Buharı, Edeb, 72; İ'tisâm, 5: Müslim. Fedâil, 127. 128.
146 el-Cüm'a 62/5.
147 bk. Fütuhat, III. 237.
|