|
Kur'an'ın beş ayetinde söz
konusu edilen "şerh-ı sadr" ve altı âyetinde zikredilen "dıyk-ı sadr" hâdisesi,
Allah Teâlâ'nın insanın iç âlemine yönelik tasarruflarından birisidir. Bu mesele
hakkında İslâm âlimlerinin açıklamalarına geçmeden önce. konumuzun anahtar
kelimesi durumunda olan şerh ve dıyk kelimelerinin anlamlarına yer vermek
istiyoruz.
Lügatte, eti açmak, yarmak, genişletmek ve kapalı bir ifadeyi açıklamak gibi
mânalara gelen şerh kelimesi(51), sadra (göğüs) izafe edildiğinde Râğıb'ın (v.
502/1108) ifadesiyle, "ilâhî bir nur ve sekînetle göğsün açılması ve
genişlemesi" anlamına gelir(52). Fakirlik, cimrilik ve iç sıkıntısını ifade
etmek için kullanılan dıyk kelimesi ise daralmak, sıkışmak ve bunalmak anlamında
kullanılır. Kelime sadra izafe edildiğinde de iç sıkıntısı, stres, hüzünlenme,
gam ve kederle dolma gibi mânalara delâlet eder(53). Şerh ve dıyk kelimelerinin
Kur'an'da, kalbe değil de kalbe mahal olan sadra(54) izafe edilmesi, dikkat
çekicidir. Müfessirlerin konuyla ilgili açıklamaları kısaca şöyledir:
Sadr kelimesi, kalbe mahal olması (mahalliyet) veya sadrdan bir cüz (cüz'iyyet)
olması sebebiyle kalbden kinaye olabilir. Çünkü hakikatte genişleyen kalbdir.
Ancak mübalağa ifade etmesi için şerh, sadra nisbet edilmiştir. Bir şeyin
genişlemesi zarfının da genişlemesini gerektirir. Zira âdeten bir evin etrafını
genişletmek, o evin genişliği ile mütenâsib olur(55).
Kur'ân, sadrın sadece imana doğru değil, aynı zamanda inkâra doğru da
şerhedildiğine (açılıp genişlediğine) işaret eder(56). Hakîm et-Tirmizî'ye (v.
320/932) göre "sadr, Hakk'a doğru açılırsa, batıla karşı daralmış olur. Aynı
şekilde Hakk'a karşı daralırsa batıla doğru genişlemiş olur"(57). Burada dikkati
çeken bir husus da şudur ki hidâyete yönelik olan "şerh-i sadr" doğrudan Allah'a
izafe edilirken, göğsün küfre doğru açılması kula nisbet edilmiştir:
"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun sadrını İslâm'a
açar"(el-En'âm 6/125).
"...Fakat kim göğsünü inkâra açarsa(58), işte Allah'ın gazabı bunlaradır" (en-Nahl
16/106)59.
"Şerh-i sadr"ın mahiyeti ve keyfiyeti üzerinde farklı değerlendirmeler
yapılmıştır. Biz burada Muhammed Hamdi Yazır'ın değerlendirmelerine yer vermek
istiyoruz:
"Dıştan göğüs darlığı, zayıflık alâmeti sayıldığı ve içten göğüs darlığı (dıyk-ı
sadr), nefes darlığı, kalb sıkıntısı, elem, ızdırap ve tahammülsüzlük demek
olduğu gibi dışından göğüs genişliği (vüs'at-i sadr), kuvvet alâmeti; göğüs
açılması da şevkin artması demektir. İçten göğüs açılması (inşirâh-ı sadr),
nefes genişliği ve için rahatlaması anlamında kullanıldığı gibi "inşirâh-ı kalb"
de ruhen sürür ve şevk, fikir ve bilgi anlamının yanı sıra tahammül gücü
mânasına da gelir. Bu suretle "şerh-i sadr", esasen göğsünü bağrını açıp
genişletmek demek olduğu halde bununla kalbe ferahlık vermek ve nefsi herhangi
bir fiil ve söze açıp, neşe ve sürür ile onu kabul etmesi için genişletmek
mânasında kinaye olarak kul-lanılagelmiştir (müteâref). Öyle ki "şerh-i sadr"
denildiği zaman maddî olarak göğsü veya kalbi açmaktan ziyâde manevî olan bu
neşe ve ferahlık mânası anlaşılır. Nitekim Arapça'da "kalbini sununla şerh etti"
demek, onunla mesrur etti anlamındadır. Şerh kelimesi kalb veya sadra izafe
edildiğinde bazen bilginin çokluğu kastedilir. Sanki bilgiler geniş bir boşluğa
muhtaçmış ve kalb de onun mahalli imiş gibi düşünülerek, bilgi çoğaldıkça kalbin
de genişleyeceği mülâhaza edilir. Yine "şerh-i sadr" tabiri ile nefsin kudsî bir
güç ve ilâhî nurlarla te'yîdi murâd edilir"(60). Göğsün İslâm'a açılması ise
nefsi, hakkı severek kabul edebilecek bir hâle getirmek ve her türlü engel ve
olumsuzluklardan koruyarak ona arı duru bir kabiliyet bahşetmekten
kinayedir(61).
"Şerh-i sadr" hâdisesini, gönle yapılan bir tek ameliye olarak görmek yerine,
muhtelif sebeplerle değişik şekillerde icrası mümkün olan ilâhî bir tecellî
olarak değerlendirmek mümkündür.
"Şerh-i sadr" ve "dıyk-ı sadr" meselesi, öncelikle iman ya da inkâr açısından
kalb yolunun açılması veya daralması olarak değerlendirilebilir. Diğer bir
ifadeyle kalbi örten "inkâr" perdesinin açılıp iman nurunun kalbe girmesi
"şerh-i sadr", kalbin "inkâr" günahıyla örtülü kalması "dıyk-ı sadr"dır.
Nitekim;
"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar; kimi de
saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi sadrını iyice daraltır" (el-En'âm 6/125)
âyeti bu mânaya açıkça delâlet etmektedir,
Dış etkiler sebebiyle daralan gönlü ferahlatıp rahatlatmak da "şerh-i sadr "in
bir çeşidi olarak mütalâa edilebilir. Nitekim inkarcıların dedikoduları ve
davranışları sebebiyle Hz. Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- sadrının
daraldığını bildiren Yüce Allah(62), nebisinin gönlüne ferahlık vermek için şu
tavsiyede bulunur: "Sabret! Senin sabrın da ancak Allah(ın yardımı) iledir.
Onlara üzülme, kurdukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme" (en-Nahl
16/127). Binâenaleyh, Hz. Peygamberin gönlününün sıkıntı ve hüzünlerden
arındırılıp ferah ve huzura eriştirilmesi, bir nevi "şerh-i sadr"dır. Bu sebeple
olmalıdır ki,
"(Ey Peygamber!) Biz senin için göğsünü açıp genişletmedik
mi?"(el-İnşirâh 94/1) âyeti, "sıkıntı ve hüzünlerden kurtarıp rahatlatmadık mı?"
şeklinde de yorumlanmıştır(63), İmanlı bir gönülde meydana gelen bu çeşit
sıkıntı ve ferahlıkları, kabz ve bast terimleriyle ifade etmek de mümkündür.
Daha çok tasavvufî bir kavram olarak bilinen kabz (inkıbaz) ve bast (inbisât)
terimleri, Kur'an'ın şu âyetinde birlikte zikredilmiştir:
"Darlık veren de (kabz), bolluk veren de Allah'tır" (el Bakara 2/245). Muhammed
Hamdi Yazır, kabz ve bastın insan hayatındaki etki-sini şöyle ifade eder:
"Cismânî kalbin inkıbaz (daralıp yumulması) ve in-bisâtı (genişleyip yayılması)
akciğerlerin havadan nefes alıp vermesinden zahiren nasıl bir imdâd alıyorsa,
bâtınen ruhanî kalb de inkıbaz ve inbisâtında ruh-i emrî ile enfâsı Rahmâniyenin
(Rahmanı nefeslerin) imdadından feyz alır. Enfâsı Rahmâniyenin çekilmesi bir
inkıbaz, akışı da bir inbisât ifade eder. İnkıbazın inbisâta intikal ettiği
anlar, nefiste bir lezzet, inbisâtın inkıbaza dönüştüğü zamanlar ise bir elem
olur. İnkıbaz, kalbin kendine dönüşü, elem de bu dönüş içinde yokluğu az da olsa
bir tadışıdır. İnbisât, kalbin nefes-i Rahmân'a ulaşması, lezzet de bu vusul
içinde varlığı bir tadışıdır. İlâhî kabz, insan nefsine bir önceki imdadı
yutturup, asıl hasleti olan yokluğu tattırmak üzere kalbi kendine döndüren bir
terk ve yönlendirmedir. İlâhî bast ise bunun aksine kalbi kendinden alıp varlığı
tattıran bir imdattır. Bunun içindir ki insan, kendi kendine bırakılıverdiği
zaman pek ziyâde içine kapanır, darlanır ve acı duyar da kendisini her şey
zanneden o azgın insan o anda Hak'dan azıcık bir imdâd almak için kıvrıldıkça
kıvrılır. Hasılı hayat gerek dışta gerekse içte Hak ile böyle sürekli bir
alış-veriş içindedir. İnkıbaz hâlinin uzun sürmesi bir hastalık demek olduğu
gibi inbisâtın sürüp gitmesi de bir hastalıktır. İnkıbâz-ı küllî de ölümdür,
inbisât-ı küllî de. Biri boğar biri çatlatır. Sağlıklı hayat, kalbdeki inkıbaz
ve inbisâtın nöbetleşe olarak sürüp gitmesinde; kâh elem, kâh haz şeklinde
durmadan değişmesindedir"64.
"Şerh-i sadr" olarak değerlendirilebilecek bir diğer konu da endişelerin
giderilmesi, telaş ve heyecanın kaybolup istikrar ve huzurun gönülde yerleşmesi
hadisesidir. Hz. Musa'nın -aleyhisselâm- "Rabbim göğsüme genişlik ver, işimi
kolaylaştır ve dilimdeki düğümü çöz"
(Tâhâ 20/25-27) duası, bu mânada bir "şerh-i sadr"dır. Nitekim o, bir defasında
da "Rabbim! Onların beni yalanlamalarından korkuyorum. Göğsüm daralıyor, dilim
açılmıyor (tutukluk yapıyor), onun için Harun'a da elçilik ver" (eş-Şuarâ 26/13)
talebinde bulunmuştur. Bu anlamda "şerh-i sadr", kişinin gönlünün tatmin
edilmesiyle, tahammül gücünün artırılması, şeklinde açıklanabilecektir.
"Şerh-i sadr" konusunda değerlendirilmesi gereken bir diğer mesele de Hz.
Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- sadrının ne şekilde ge-nişletildiğidir.
Diğer bir ifadeyle"Biz senin için göğsünü açıp genişletmedik mi?" (el-İnşirâh
94/1) âyetinde zikredilen Hz. Peygambere ait "şerh-i sadr"dan kastedilenin ne
olduğudur. Zira burada Allah Resulüne tahsis edilen "şerh-i sadr" nimetinin, her
bir mümine lütfedilen "şerh-i sadr" olmadığı açıktır. Siyer ve hadis
kitaplarında olduğu gibi tefsirlerde de bu konu tartışılmış ve özetle şu
açıklamalara yer verilmiştir:
1. Hz. Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- göğsü, cismânî olarak
yarılmıştır. Alimler bu ameliyenin iki ya da üç kez gerçekleştiğini ileri
sürmüşlerdir(65). Konuyla ilgili rivayetleri değerlendiren İbn Hacer (v.
852/1448), Hz. Peygamberin ilki çocuk yaşta diğeri de mî'rac öncesinde olmak
üzere sadrının iki kez yarıldığı sonucuna ulaşmıştır(66). Enes b. Mâlik'ten
rivayet edildiğine göre Allah Resulü (küçüklüğünde) çocuklarla oynarken Cebrail
gelerek onu tutmuş ve yere yatırarak kalb bölgesini yarmış ve kalbini çıkarmış.
Kalbden çıkardığı bir kan pıhtısını Hz. Peygambere göstererek: "İşte şeytanın
sendeki nasibi budur" demiş ve kalbini altın bir tas içinde zemzem suyu ile
yıkayıp kapatmış. Sonra da onu yerine yerleştirmiş. (Olayı müşahede eden)
çocuklar, koşarak Muhammed'in (süt) annesine varmışlar ve: "Muhammed öldürüldü"
diye haber vermişler. Süt annnesi ve çocuklar olay yerine geldiklerinde onu
rengi uçuk bir şekilde görmüşler. Bu hadisin râvisi olan Enes (r.a.): "Ben
Resûlullah'in göğsünde dikiş izini görmüştüm" demiştir(67). İsrâ gecesi
öncesinde meydana geldiği bildirilen "şerh-i sadr" olayı ise Hz. Peygamberin
dilinden şöyle anlatılır: "Mekke'de bulunduğum bir sırada evimin tavanı
aralanarak Cibril iniverdi. Göğsümü yardı ve kalbimi zemzem suyu ile yıkadı.
Sonra içinde hikmet ve iman dolu altından bir tas getirerek onu kalbime
boşalttı. Sonra göğsümü kapattı. Daha sonra da elimden tutarak beni semâya
çıkardı"(68). Bir diğer rivayete göre bu hâdise, Hz. Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- Kabe'nin yanında uyku ile uyanıklık arasında bulunduğu bir
sırada gerçekleşmiştir(69).
"Şerh-i sadr"ın maddî olarak bu şekilde meydana gelip gelmediği meselesi âlimler
arasında tartışma konusu olmuştur. Maddî kalbin yıkanmasının iman, ilim, hikmet
ve şefkat gibi manevî şeylerle ilişkisini kabul etmeyenler, konuyla ilgili
rivayetleri akılla bağdaştıramadıkları için reddetmişlerdir. Bu ameliyenin esas
itibariyle mümkün ve maddî temizliğin manevî temizlik ile ilgi ve münâsebetini
kabul edenler de hadiseyi inkar etmemekle birlikte, burada kastedilenin maddî
bir "şerh-i sadr" olduğunda ısrarlı olmamışlardır. Bunlara göre hadistep açık
olarak anlaşılan mâna: "Uyku ile uyanıklık arasında misâlî bir inkişâf ve
müşahede olması ve kalb-i nebîye iman ve hikmet dolarak mîracın vuku bulasıdır"(70).
2. Allah Resulünün gönlüne bilgi ve hikmet doldurularak eziyet ve sıkıntılara
karşı sebatı artırılmış ve tâatleri zorlanmadan şevkle yapar hâle getirilmiştir.
Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, insanlara ve cinlere elçi olarak
gönderilince, başlangıçta onlardan gelen ezalardan göğsü daralmıştı. Ancak Allah
Teâlâ ona gönderdiği ve gösterdiği âyetler sebebiyle onun gönlünü açmış ve bu
sayede gözünde her meşakkat küçülmüş, zorluklar ve tâatler kolaylaşmıştır. Yani
dünyanın değersizliği ve ahiretin önemi hakkında gönlüne bilgi dolunca "şerh-i sadr" gerçekleşmiştir(71),
3. Hz. Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem-, -içinde yaşadığı toplumun
sapıklıkları sebebiyle- göğsünü daraltan sıkıntı ve huzursuzluklardan
kurtarılması, ilâhi vahiylerle gönlünün huzur ve sükûna kavuşturulmasıdır(72).
4. Hz. Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem-, sinesinin, bütün önemli
konulara karşı açılmış olmasıdır(73).
5. Melekî nurların galebesiyle, Allah Resulünün -sallallahu aleyhi ve sellem-
tabiat ateşinin söndürülmesi ve üzerine inecek kudsî feyizlere fıtratının hazır
hale getirilmesidir(74).
6. Nebiyy-i Ekrem'in -sallallahu aleyhi ve sellem- gönlünün hikmetle
genişletilerek vahiy almasının kolaylaştırılmış olmasıdır(75).
Hz. Peygamberin göğsünün şerhedildiğini ifade eden âyet, esasen beyan edilen tüm
mânalara delâlet etmektedir. Her şeyden önce peygamberler, müslümanların ilk
öncüleridir ve bu sebeple imanla ilgili "şerh-i sadr" nimetine öncelikle onlar
nail olmuşlardır. İkinci olarak, gönderilen vahiy ve elçilerle gönülleri
metanetli kılınmış, gam ve kederleri sürekli dağıtılmış ve gönülleri
rahatlatılmıştır. Hatta gönülleri günah karanlığından bile mahfuz
tutulmuştur(76). Bunların da ötesinde beşer aklının kavrayamayacağı göğüs
genişliklerinin olması da mümkündür. Binâenaleyh Habîb-i Hûda -aleyhi ekmelü't-tehâyâ-
efendimizin fem-i saadetlerinden kendisi hakkında nakledilen "şerh-i sadr" ile
ilgili rivayetleri inkâr etmek yerine, onu O Şâh-ı rusüle ait bir hususiyet
olarak kabul etmek, daha yerinde bir davranış olacaktır. Zira kendisine az bir
ilim verilen insan, sınırlı bilgisiyle her şeyi kuşatamayacağından meleklerin
söylediği gibi "Seni teşbih ederiz (Rabbimiz!) Senin bize bildirdiğinden başka
bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin"(el-Bakara 2/32)
diyerek, Rabbine karşı edebini muhafaza etmesi, daha tutarlı bir davranış
olacaktır.
Netice olarak Kur'an'da "nur" diye isimlendirilen iman hakikatlerinin(77) kalbe
girmesine mani olan küfr, şirk ve şüphe gibi büyük günah karanlıklarının (zulümât)78
açılıp yarılması "şerh-i sadr" olduğu gibi, musibet, vesvese, dedikodu ve
benzeri dış etkiler sebebiyle kalbi çepeçevre kuşatan gam, keder ve üzüntü
bulutlarını(79) yarmak ve âdeta kalbi hürriyetine kavuşturmak da bir "şerh-i
sadr"dır. Hatta her bir günahın kalbi karartıp âdeta perdelediği gerçeği göz
önünde bulundurulursa, kalbi örten günah perdelerinin açılması ve kalbin
rahatının sağlanması ameliyesi de "şerh-i sadr" olarak nitelenebilecektir.
Binâenaleyh "şerh" ameliyesi kalbden ziyâde, kalbin etrafını (sadrı) açma,
genişletme hadisesidir. Etrafı açılmış ve rahat çalışma hürriyetine kavuşmuş bir
kalbe ibâdet zor gelmeyecek ve yalnız Allah ile tatmin olabilecektir. Yine böyle
bir gönül, hakikatleri gereği gibi idrak edebileceğinden her şeye gereği kadar
iltifat edecek, boş şeylerden yüz çevirecektir. Nitekim ashâb-ı kiram (r.a.):
"Ey Allah'ın Resulü sadr genişler mi?" diye sorunca Hz. Peygamber: "Evet"
cevâbını vermiş ve devamla: "Nur (iman) kalbe girince sadr açılır" buyurmuştur.
Bunun üzerine: "Ey Allah'ın elçisi! Bunun herhangi bir alâmeti var mıdır?" diye
sorulunca da Hâce-i Kâinat şu karşılığı vermiştir: "Aldatıcı diyardan geri durup
ebedî âleme yönelmek ve ölüm başa gelmeden ona hazırlanmaktır"(80).
İsmail Hakkı Bursevî de buradan hareketle "şerh-i sadr"ın alâmetlerini şöyle
açıklar: "İbâdet ve tâat için vücutta tembellik kalmaz, kalbe tam bir sevinç ve
coşku dolar ve Allah'a yakınlığa sebep olan şeylere sarılmak kolay gelir"(81).
"Şerh-i sadr"ın kul için büyük bir nimet olduğu açıktır. Her nimet, Allah'tan
kuluna bir ikram olduğu gibi(82) bu nimet de Allah'ın kuluna bir ihsanıdır. Her
şeyin hazinesi O'nun karındadır ve O, hazinesinde dilediği gibi tasarruf
edebilir(83). Binâenaleyh dilediğine dilediği ölçüde bu nimetini artırabilir ya
da kısabilir(84). İlâhî irâdenin bu anlamda sınırsızlığı, bazılarının iddia
ettiği gibi(85) kulun haksız yere göğsünün daraltılıp inkâra zorlanacağı
anlamına gelmemelidir(86). Göğsünü inkâra açanın varacağı yer elbette Allah'ın
gazabı olacaktır(87). Allah'a yönelene ise hidâyet yolu her zaman için açık
bırakılmıştır(88).
51 bk Râğıb. Müfredat, s. 258: Asım Efendi, Kamus,
52 Râğıb, age, s, 258.
53 bk. Râğıb, age., s. 300; Âsim Efendi, age., III, 924.
54 Her şeyin ön ve baş tarafı anlamına gelen sadr kelimesi, aynı zamanda
insanın gövdesinin belinden başına doğru ön ve içinden kalb ve ciğerleri de
içine alan üst kısmı, yani sîne. göğüs veya bağır dediğimiz bölgenin adıdır
(bilgi için bk. bu Kitap, s. 100).
55 bk Rûhu'l-me'âni, XXX, 166: Elmalılı. Hak Dîni, VIII, 5916.
56 en-Nahl 16/106.
57 bk Beyânü'l-fark. s 42-43.
58 Ayet "Kim göğsünü inkarla genişletirse... diye de tercüme edilebilir.
59 "Göğsün küfre açılması" ile kastedilen mâna, herhangi bir zorlama
olmadığı halde kişinin küfürden hoşlanarak onunla tatmin olması (bk.
Elmalılı, age., V, 3131; Muhammed Ali el-Cûzû. Mefhûmü'l-'akl ve'l-kalb, s.
245). ya da inkar duygulan ile dolup ta şan sadrın âdeta genişlemesidir
60 bk Elmalıh. age., VIII. 5912-5913
61 bk Elmalılı, age.. III. 2050.
62 "Andolsıın onların söyledikleri şeyler yüzünden sadrının daraldığını biz
elbet biliyoruz" (el-Hicr 15/97). Konuyla ilgili daha başka âyetler de
vardır (bk. Hûd 11/12; en-Nahl 16/127; eş-Şuarâ 20/24-25; en Neml 27/70).
63 bk. Elmalılı, age., VIII. 5911.
64 Bk. Hak Dini -kısmen sadeleştirilerek-. II. 927-928. Tasavvufî bir
kavran) olarak kabz ve bas( terimlerinin daha geniş açıklaması için bk
Kuseyrî. Risale 58 60: İbn Kayyinı. Medâric III. 307-317
65 bk. Davudoğlu, Ahmed, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, II, 112.
66 bk. Fethu'l-bârî, l, 460.
67 bk. Müslim, İman, 261.
68 Buharı, Salât, l, Hacc, 76, Enbiyâ, 5; Müslim, İman, 263, Tirmizî,
Tefsîr, 94; Nesâî, Salât, 1.
69 Müslim, İman, 264.
70 bk. Âlûsî, age., XXX, 166-167; Elmalılı, age., VI11, 5915. Süleyman Ateş,
hadislerle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapar: "Hadislerde bu olay uyku
ile uyanıklık arasında manevî bir hâdise, ruhanî bir keşif olarak
anlâtıldığı için, göğsün yarılması, cismânî bir ameliye değil, ruhanî bir
ameliye, manevî bir temizleme demektir ki bunun uzak görülecek bir yanı
yoktur. İlim de Hz. Peygambere, kalbine doldurulan bir cisim gibi temessül
ettirilmiştir. İnsan rüyada manevî şeyleri, birtakım şekillere bürünmüş
olarak görür. Manevî şeyler, şu dünyada yaşayan insana, alışageldiği
cisimlere büründürülerek gösterilir" (Yüce Kur'ân'm Çağdaş Tefsiri. X, 526).
71 bk. Âlûsî, age., XXX, 166; Elmalılı, age., VIII, 5915.
72 bk. Ateş, Süleyman, age., X, 524.
73 bk. Elmalılı, age., VIII, 5916.
74 Şâh Veliyyullâh ed-Dihlevî, Huccetullâhi'l-bâliğa, II, 206. Dihlevî, Hz.
Peygamberin Mescid-i Aksâ'ya götürülmesi ve oradan da Sidretü'l-müntehâ'ya
çıkarılması hâdisesi gibi "şakk-ı sadr" (göğsün yarılması) olayının da Hz.
Peygamber uyanık bir halde iken cesediyle ilgili bir operasyonla
gerçekleştirildiğini kabul eder. Ancak bu hâdiselerin misâl âlemi ile
şehâdet âlemi arasında bir yerde cereyan ettiğini ve bu sebeple her iki
âlemin hükümlerinin de geçerli olduğunu belirtir. Binâenaleyh rûha ait
hususiyetler cesed üzerinde zahir olmuş, ruh ve ruha ait mânalar cesed
şeklinde temessül etmiştir (bk. age., II, 206).
75 bk. Âlûsî. age., XXX, 166.
76 Hz. Peygamberin geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlandığı kendisine
bildirilmiştir (el-Feth 48/2).
77 bk. el-Bakara 2/257;el-A'râf /157; ez-Zümer 39/22; Beyzâvî, Envâru't-tenzil
l, 134; Bursevî, Rûhu'l-beyân, VIII, 96.
78 bk. Râzî, Mefâtih, XIV, 14-15; Beyzâvî, Envâru't-tenzil, I, 134.
79 bk. Hakîm et-Tirmizî, age., 42. Hakîm et-Tirmizî, nebilerin göğüslerinin
daralmasının vesvese ve benzeri şeylerden değil, inkarcıların şirk ve
yalanlamaları sebebiyle olduğunu söyler (bk. age., 41-42).
80 Bu hadis ve değişik tarîkleri için bk. Taberî, Câmiu'l-beyân, VIII, s.
36-37.
81 Kenz-i mahfî, s. 84.
82 en-Nahl 16/53.
83 el-Hicr 15/21.
84 Hakîm et-Tirmizî'nin de ifade ettiği gibi gönül genişliğinin ve
darlığının sınırı yoktur (bk. Beyânü'l-fark, s. 42).
85 bk. Râzî, age., XIII, 145-146.
86 Taberî, böyle bir anlayışın, Allah'a karşı en büyük bir "küfr"
olabileceğini vurgular (bk. age., VIII, s. 41).
87 en-Nahl 16/106.
88 er-Ra'd 13/27.
|