|
İslâm düşünce tarihinde kalble
ilgili en geniş değerlendirmeler, hiç şüphesiz sûfîler tarafından yapılmıştır.
Zira tasavvufun varlık sebeplerinden birisi ve hatta birincisi, "nefsin
tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi"dir (288). Bu itibarla bütün sûfîler, kalble
ilgilenmiş ve konuyla ilgili görüşlerini sözlü ya da yazılı bir şekilde
belirtmişlerdir. Esasen tasavvuf literatüründe yer alan kalble ilgili
değerlendirmeler, birden çok müstakil çalışmaya yetecek boyuttadır. Binâenaleyh
böyle geniş bir konunun bütün yönleriyle burada incelenmesinin mümkün
olamayacağı açıktır. Ancak kalble ilgili yapılan bir çalışmada sufîlerin
görüşlerine yer vermemek ciddi bir eksiklik olacağından yapılan
değerlendirmeleri genel hatlarıyla da olsa nakletmek faydalı olacaktır.
Öncelikle şunu belirtelim ki,
tasavvufî düşünce geleneği de diğer İslâmî ilimlerde olduğu gibi Kur'an ve
sünnetten yola çıkar. Bu bakımdan sûfîlerin kalb kavramına yaklaşımı, diğer
âlimlerin konuyla ilgili görüşlerinden bütünüyle farklı değildir. Özellikle ilk
dönem sûfîlerinin eserlerinde bu durum açıkça görülür. Ancak kalb mefhûmunun,
zamanla tasavvufun ihtisas alanı içinde mütalâa edilir olması ve bunun tabii bir
sonucu olarak da mutasavvıfların konuya hassasiyetle yönelmeleri neticesinde, bu
ilme ait literatürde kalble ilgili geniş bir bilgi birikimi meydana gelmiştir.
Hemen hemen bütün sûfîlerin kalble
ilgilendiği bir gerçek olmakla birlikte biz bu başlık altında kalble özellikle
ilgilenen ve eserlerinde bu konuya büyük önem veren bazı mutasavvıfların konuyla
ilgili görüş!erini nakletmekle yetineceğiz. Esasen sûfîlerin kalble ilgili
beyanları, genel itibariyle birbirine benzer nitelikte olsa da zaman zaman
farklı yaklaşımlar da göze çarpmaktadır. Konunun tasavvufî yönden bütün
detaylarıyla incelenmesini sahanın uzmanlarına havale ederek, kitabımızın
sınırları içerisinde sûfîlerin kalble ilgili yaklaşımlarını şu şekilde
özetleyebiliriz:
---- o ---
Mutasavvıfların kalble ilgili beyanlarını iki kısımda değerlendirmek mümkündür:
Birincisi, insanın mahiyeti ve değeri bakımından kalbin hakikati ve önemi,
diğeri ise nefs terbiyesi açısından kalbin tasfiyesi ve güzel amellerle müzeyyen
hâle getirilmesidir.
Kalbin mahiyetine yönelik ileri
sürülen görüşler üç kısımda mütalâa edebilir:
1. Kalbin mâhiyeti bilinemez.
2. Kalbin hakikati bazı
kimseler tarafından bilinebilirse de bunu kelimelerle ifade etmek mümkün
değildir.
3. Kalbin mahiyeti bir şekilde
açıklanabilir.
---- o ---
1. Kalbin mahiyetine ilişkin ileri sürülen görüşlerin birbirinden farklı
oluşu, bazı sûfîleri kalbin hakikatinin bilinemeyeceği sonucuna götürmüştür.
Nitekim Ali b. Sehl el-İsfahânî'nin (289) şöyle dediği nakledilir: "Hz. Adem’ln
yaratılışından kıyâmete kadar insanlar, "kalb!, kalb!" der dururlar. Ben ise
kalbin ne olduğunu ve nasıl olduğunu bana vasfedecek bir er görmeyi o kadar çok
arzu ettiğim halde yine de göremedim" (290). Hücvîrî (v. 465/1072) de bu görüşe
şu sözleriyle katılır: "Halk et parçası olan yüreğe kalb adını verir. Oysa bu et
parçası, delilerde, çocuklarda ve mağluplarda (meczuplarda) bile vardır. Ama
yine de bunlar kalbsizdirler. Şu halde kalb nedir? Kalb adına duyduklarımız
ibare ve sözden başka bir şey değildir. Yani eğer akla kalb ismini verecek
olursak. o kalb değildir. "Ruh"a kalb desek o da kalb değildir. "İlme kalb desek
o da kalb değildir. Binâenaleyh Hakk’ın tecelli ve ilhamlarının kalbe nüzul
gerçeğinden başka kalb adına söylenebilecek bir başka söz mevcut değildir"
(291).
2. Gazâlî (v. 505/1111) ve İmâm-ı Rabbânî (v. 1034/1624) gibi bazı
mutasavvıflar, kalbin mahiyetinin bilinebileceğini. ancak bu ilme herkesin vâkıf
olamayacağını belirtmişlerdir. Meselâ İmâm-ı Rabbânî ye göre bu ilme ancak seyrü
sülûkünü gereği gibi tamamlamış ve velâyet makâmına ulaşmış kimseler erişebilir
(292). Yani kalb ilmi, bir anlamda havâs (seçkinler) ilmidir. Binâenaleyh bu
ilmi, ehli olmayan kimselere açıklamak doğru değildir. Hatta sırrı ifşâ sayılır.
Nitekim Gazâlî. kalbi "Cismânî kalble ilgisi bulunan rabbânî bir latîfedir" diye
tarif ettikten sonra bu ilginin keyfiyetini iki sebepten dolayı
açıklayamayacağını belirtir: Birincisi, konu ilm-i mükâşefe ile ilgilidir.
İkincisi de Hz. Peygamber in bile açıklamaktan kaçındığı ruh sırrını ifşâ
sayılma endişesidir (293). Aynı endişeler sebebiyle olacak ki İbrahim Hakkı
Erzurûmî (v. 1195/1780) kalbin mahiyeti ile ilgili olarak "Onu bilen demez,
söyleyen bilmez" demiştir (294).
3. Kalbin mahiyetinin bilinemeyeceği ya da sözle ifadesinin mümkün
olamayacağı iddialarına rağmen birçok sûfînin zaman zaman kalbi açıklama
girişîmleri de olmuştur. Ancak şunu ifade edelim ki kalbin mahiyetine yönelik
ortak bir tarifin varlığından bahsetmek zordur. Yapılan izahların büyük bir
kısmında kalbin rabbânî bir latîfe olduğu üzerinde durulmuş ve bu latîfenin çam
kozalağı (sanavberî) şeklindeki cismâni kalble ilişki içinde olduğu
vurgulanmıştır, denilebilir. Bu anlayışa göre kalb, insanın bilen, idrâk eden,
muhatap alınan v= sorumlu tutulan ye gâne hakikatidir (295).
Sadr, kalb, fuâd ve lüb kavramlarını
ve bunlar arasındaki farkları ayrı ayrı inceleyen Hakîm et-Tirmizî (v. 285/898)
kalbi, insanın "batınî makamları"nı (296) ifade eden câmi' bir mefhûm olarak
tanıtır ve bunu bazı benzetmelerle şöyle açıklar: Arapça'da göz anlamına gelen
`ayn kelimesi, gözün iki kapağı arasında bulunan beyaz tabakayı, siyah yu
uarlağı, göz bebeğini ve göz nurunu (ışığını) ihtivâ eden bir kelime olduğu gibi
kalb kelimesi de sadr, kalb, fuâd ve lüb kavramlarını bütünüyle ihtivâ eden bir
kelimedir. Bu benzetmeye göre sadrın kalbe nisbeti, gözün beyaz kısmının göze
nisbeti gibidir. Yine bunun gibi gözün siyah kısmı kalbe, göz bebeği fuâda, göz
nuru ise lübbe benzer. Tirmizî bu benzetmeleri Arapça harem (Harem-i şerif), dâr
(ev) ve cevz (ceviz) kelimeleriyle de zenginleştirir. Bu sıralamaya göre kalb,
genel anlamından ayrı olarak batınî makamların ikincisinin de adı olmaktadır ki
dışı sadr içi de fuâd ve lübdür. Ona göre, îman, niyet, ilim, yakîn, huşu',
takvâ, muhabbet ve rızâ gibi kavramlarla ifade edilen manevî hallerin kaynağı
kalbdir (297).
Kalb mefhumunu yedi mertebede îzah
edenler de olmuştur.
1. Sadr: İslâm cevherinin
ocağıdır.
2. Kalb: Îman cevherinin
ocağıdır.
3. Şeğaf: Allah’ın
yaratıklarına karşı sevgi ve şefkat gösterme mahallidir.
4. Fuâd: Müşâhede yeridir.
5. Habbetü’l-kalb:
Muhabbetullah mahallidir.
6. Süveydâ: Gaybı mükâşefe
mahallidir.
7. Mühcetü’l-kalb: İlâhî
nurların tecelli ettiği yerdir (298).
İbn Arabî (v. 638/1240) kalbin
hakikatinin gayb âleminden olduğunu söyler (299). İbrahim Hakkı Erzurûmî de der
ki: "Kalbin mahalli çam kozalağı şeklindeki et parçası ise de hakikatte o, mahal
ve mekandan, ayıp ve noksandan berîdir. Kalbin libâsı nâsûtî (beşerî, dünyevî),
hakikati ise lâhûtîdir (Rabbânîdir)" (300). İsmâil Hakkı Bursevî (v. 1137/1725)
bu kapalılığı biraz daha açarak şu îzahı yapar: "Kalbin bâtını, "ruh"tur ki,
gayb-ı izâfîdir. Ve ruhun dahi bâtını "sır"dır ki gayb-i mutlaktır. Kalbin
zâhiri "sadr"dır ki, şehâdet-i izâfiyyedir. Ve sadrın dahi zâhiri ceseddir ki
şahâdet-i mutlakadır. İşte kalb bu iki taraf arasında "a râf" gibi oldu ki,
taraf-ı zâhiri nâr (ateş) gibi zulmânî ve taraf-ı bâtını cennet gibi nürânîdir"
(301).
Mutasavvıflara göre insan, "âlem-i
sağîr" (küçük âlem)dir. İnsanın bu yönünün kalble ilgisini İmam Rabbânî şöyle
açıklar: "İnsan, "nüsha-i câmia" (302) dır. Kâinâttaki tüm varlık, insanda
mevcuttur. İmkân âlemi hakikat tarîkıyle, "mertebe-i vücûb" ise sûret tarîkiyle
mevcuttur. İnsandaki bu câmüyyet, kalbe ait bir keyfiyettir. Zira insanın
bütününde varolan her şey kalbde vardır. Bu sebeple ona "hakikat-i câmia` "
denilmiştir (303). Bazı sûfiler insanın bu câmüyyetini, süveydâ adını verdikleri
kalbde bulunan siyah noktacığa nisbet etmişlerdir. Meselâ İbrâhim Hakkı Erzurûmî
konuyla ilgili şu bilgilere yer verir: "Süveydâ yürekte siyah bir noktadır ki,
insanın tüm varlığının hakikati oradadır. Bu öyle bir özdür ki tafsîli, süflî ve
ulvî âlemin tümünü kuşatır. Nasıl ki bir meyvenin çekirdeğinde kendi ağacı toplu
bir şekilde mevcut ise aynı şekilde bu süveyda adı verilen noktada da bütün
kâinât bir öz şeklinde mevcuttur. Zira ilâhî nâmenin nüshası gönüldür.
Nâmütenâhî sırların taşıyıcısı gönüldür. Bu itibarla her kim ki kendi gönlüne
girmiştir, su ve kil (toprak) zahmetinden kurtulup can ve gönül sohbetini
bulmuştur. Hak cânibine kolayca cezb olunup, üns ve huzur mahfeline girerek her
murâdı hasıl olmuştur" (304).
İsmâil Hakkı Bursevî, kalbi "ruh"
ve "nefs" kavramlarıyla ilişki kurarak şöyle izah eder:
"Ruh, sultânî ve hayvânî olmak üzere
iki kısımdır. Sultânî ruh, emir âlemindendir. Ona bedenden ayrı olması
itibâriyle "el-müfârık" da denir. Bedenle ilgisi, idare ve tasarrufu elinde
bulundurması yönüyledir. Bedenin çürüyüp yok olması, onu etkilemez. Ancak
uzuvlar üzerindeki tasarrufları son bulur. Teayyün yeri, çam kozalağı şeklindeki
kalb dediğimiz et parçasıdır. Kalb de melekût âlemindendir. Hayvânî ruh ise,
halk âlemindendir. Buna kalb, akıl veya nefs de denir. Bedenin tüm uzuvlarına
yayılmıştır. Esas hükümranlığı kan üzerindedir. Tezâhürü daha çok burada ortaya
çıkar. Teayyün yeri dimağdır. Sultânî ruhun cesede taallukundan sonra ortaya
çıkar. Sultânî ruhun bir yansıması (aksi) sayılır. Fiil ve hareketlerin
başlangıç noktasıdır. Canlılığın oluşması ise bize göre gayb sayılır ve ancak
his, hareket, ilim ve irade gibi eserleri ile bilinebilir. Hayvânî ruh olmamış
olsaydı, hiç bir eser ortaya çıkmazdı. Bu ruh, zâta nisbetle sıfat gibidir.
Nitekim ilâhî fiiller de zât ve sıfat birlikteliğinin bir sonucudur. Bunun gibi
insanın fiilleri de sultânî ruh ve hayvânî ruh beraberliğinin bir neticesidir.
İlâhî sıfatlar, eser ve fiil olarak ortaya çıkmadan önce zâtın içinde gizli
olduğu gibi, hayvânî ruh da sultânî ruhun bedene taallukundan önce, onun içinde
kuvve halinde var olmuştur.
İnsânî cevher, ilk yaratılışta
oldukça güçlü bir varlık olarak, bir tek hakikatten ibarettir. Bu hakikate
sûfîler ruh ve kalb, filozoflar "nefs-i nâtıka"demişlerdir. Bu hakikat bedene
taalluk edince, nûru gizlenir, gücü ortaya çıkmaya başlar ve çok çeşitli
mertebeler oluşur. Bedenin, gelişip büyümeye ve değişikliklere maruz kalmaya
başlaması sebebiyle bu nûr perdelenince nefs, bedenden tecerrüd edip de nûru
ortaya çıkınca akıl, Hakk'a yönelip, kuds âlemine dönünce ruh, Hakk’l ve
sıfatlarını bilmesi yönüyle kalb, sadece cüz’lyyâtı idrak etmesi ve melekûtî
vasıflar taşıyıp fiillerin tezâhürüne kaynak olması bakımından da nefs diye
isimlendirilmiştir" (305).
Mutasavvıfların büyük bir çoğunluğu
kalbi fonksiyonları itibariyle tanıtma cihetine gitmiş ve kalbin insan
hayatındaki önemine dikkat çekmiştir. Onların bu konudaki görüşlerini şöyle
özetlemek mümkündür:
Kalb değişken bir yapıya sahiptir.
Yûnus Emre (v. 720/1320) bu gerçeği şöyle dile getirir:
Hak bir gönül virdi bana,
hâ dimedin hayrân olur
Bir dem gelür şâdî (306) olur, bir dem gelür giryân (307) olur
Bir dem sanasın kış gibi, şol zemherî olmuş gibi
Bir dem beşâretten toğar, hoş bâğıla bustân olu (308).
Allah ile insan arasındaki ilişki kalb merkezlidir. Hatta sûfîlere göre Allah
Teâlâ, kalbde aranmalıdır. Hemen hemen bütün sûfîler, kalble ilgili
değerlendirmelerinde bu hususun üzerinde önemle durmuşlardır. Nitekim Yûnus Emre
bu gerçeği şu mısralarla dile getirir:
İstemegil Hakk’l ırak,
gönüldedir Hakk'a durak
Sen senligün elden bırak, tenden içeru candadır (309)
Yûnus sen diler isen, dostu görem dirisen
Ayandur görenlere ol gönüller içinde (310)
Mevlânâ da (v. 672/1273) şöyle der:
"Gönül sevgilinin bulunduğu yere
gitmek için evini barkını bıraktı. Fakat bir de bakıp gördü ki, sevgilisinin evi
barkı meğer gönülmüş” (311).
Niyâzî Mısrî (v. 1105/1693) de şu
beyitlerinde aynı gerçeği vurgular: Yere göğe sığmayan, bir müminin kalbindedir
Katremin içinde
ummanımdır Allah hû diyen (312)
Anladınsa sen seni, bildin ise cânu teni
Gayrı ne var ey gönül, cân u cânân sendedir (313)
İbrahim Hakkı Erzurûmî ise kalbin bu yönüne şöyle işaret eder:
Dildedir dildâr dâim, sanma bir dem dûr olur
Gerçi dil gafletle ondan dembedem mehcür olur
…
İstesen dîdâr-ı dildârı nazar kıl gönlüne
Hazreti Mûsâ gibi can âşık ue dil Tur olur (314)
(Gönül her ne kadar zaman zaman gaflete duçar olup Mevlâ'dan uzaklaşsa da Mevlâ
gönüldedir. Bir an bile olsa O'nun oradan uzak olacağını sanma!... Mevlâ'nın
cemâlini görmek dilersen gönlüne nazar kıl. Zira can, Hazreti Mûsâ gibi bir âşık
ise gönül ona Tûr-i sînâ olur.)
Sûfîler kalbin Hakk'a mahal oluşuyla
ilgili görüşlerini şöyle bir kudsî hadise dayandırırlar:
"Beni yerim ve göğüm kuşatamadı,
fakat mümin kulumun kalbi kuşattı " (315).
Hadis olarak nakledilen bu ifade,
tasavvufî kaynaklarda çeşitli şekillerde değerlendirilmiş ve buradan hareketle
kalbin önemi üzerinde durulmuştur. Meselâ İbn Arabî, bu hadisten hareketle
kalbin, Allah’ın her şeyi kuşatan rahmetinden bile geniş olduğunu söylemiştir
(316). Mevlânâ Celâleddin de kalbin sınırsızlığını şöyle tasvir etmiştir: "Gönül
öyle bir varlıktır ki, şu yedi kat gök gibi yediyüz gök orada kaybolur, görünmez
olur" (317). Bazı sûfîler de kalbin genişliğini ifade için şöyle bir benzetme
yapmışlardır: "Arş ve onun kuşattığı her şey, ârifin kalbine bırakılacak olsa
ârif onu hissetmez bile. Zira kalb, Arş’l, Kürsî'yi, aklı, nefsi, mekanlı ve
mekansız olan her şeyi kuşatacak derecede geniştir" (318).
İmam-ı Rabbânî, mutasavvıfların
kalbin genişliğine yönelik bu nevi sözlerini bir karışıklığın eseri olarak
değerlendirir. Ona göre hakikat şudur: Velâyet ehline göre kalb, "emr âlem"inden
olan ve insanın toplayıcı hakîkatini (el-hakîkatü'l-câmia`) ifade eden bir
cevherdir. Nübüvvet lisânında ise bedenin salâhı ve fesâdı kendisine bağlı olan
bir et parçasından ibarettir. Kalbin genişliği ile ilgili sözler, velâyet
ehlinin arılayışı çerçevesinde değerlendirilebilir. Ancak yine de bir karışıklık
söz konusudur. Zira kalbdeki zuhûr, Arş’taki zuhûra nisbetle bir lem’a
(parıltı)dan ibarettir. Binâenaleyh ilâhî tecelliler bakımından gerçek üstünlük
Arş’a aittir. Cüneyd (v. 297/910) ve benzerlerinin kalbi Arştan büyük
göstermeleri, bir şeyin aslı ile numunesini/maketini karıştırmış olmanın bir
sonucudur. Yani onlar, kalb hakikatinde Arş ve içindekilerin numunesini görünce.
gördüklerinin hakikat olduğuna hükmetmişlerdir. Bu ise açık bir yanılgıdır
(319).
Abdülkerim el-Cîlî (v. 832/142g) de
kalbin genişliğinin üç nev’l olduğunu ifade ederek bunları şöyle sıralar:
1. Vüsat-i ilmiyye: Vüs'at-i
ilmiyye Allah’ı bilmek dernektir. Cenâb-ı Hakk’ın âsârını ve müstehak olduğu
kemâlâtını layık olduğu vechile ancak kalb bilebilir. Çünkü kalbderı başka ne
varsa kendilerinde marifet hasıl olsa da Rablerini bir yönden bilebilirler.
Cenâb-ı Hakk-ı rninkülli'lvücûh (bütün yönlerden) kalbden başka bilen bir şey
yoktur. İşte bu zikrolunan, bir vüs'at-i kalbiyyedir.
2. Vüs'at-ı müşâhede: Bu da,
keşf-i ilâhî ile kalbin cemâl-i ilâhînin güzelliklerine muttali olmasıdır ki,
kalb bu sayede, müşâhede suretiyle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin lezzetini tadar.
Allah'tan gelen feyz-i ilâhîyi Kalbden başka mahlûkattan hiçbir şey tadamaz.
Meselâ kalb Cenab-ı Hakk’ın mevcüdâta karşı olan ilmini idrak edip kavrar ve bu
ilm-i ilâhî sıfatının felekinde seyrederse. o sıfatın lezzetini tadar ve bu
sıfatın azametini bilmiş olur. Diğer sıfatlar için de durum aynıdır. Kalb
genişliğinin bu nev’l, ârif-i billah olanlara mahsustur.
3. Vüs'at-i hilâfet: Kalbin bu
nevi vüs’ati, esmâ ve sıfât-ı ilahiyye ile tahakkuk sûretiyle olur. Bu feyze
mazhar olup halîfe sıfatını alan kimsenin varlık üzerindeki tasarrufu. halife
tayin edenim tasarrufu gibi-dir. İşte muhakkikînde oları vüs'at bundan
ibarettir. Bu çeşit vüs'ate "vüs'at-i istîfâ" da denir (320).
İnsanı "âlem-i asğar' yani "tüm
varlığın hulâsası" olarak gören sûfî düşünce, kalbi Arş'a benzetmiş (321) ve
hatta insân-ı kâmilin kalbini "Arş-ı Ekber" diye tavsif etmiştir (322). Meselâ
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî'nin (v. 283/896) şöyle dediği nakledilir: "Kalb ve
sîne, Arş ve Kürsî'nin bizdeki mukabilleridir" (323). İmam Rabbânî bu benzetmeyi
şöyle açıklar: "İnsan, âlemin küçültülmüş bir hülâsasıdır. Binâenaleyh âlemde
var olan her şeyin bir numunesi de insanda mevcuttur. Meselâ Arş’ln insandaki
karşılığı kalbdir. Arş, nesneler âlemi (âlemü'l-halk) ile "emr âlemi" arasında
berzah olduğu gibi kalb de aynı şekilde "halk âlemi" ile "emr âlemi" arasında
bir berzahtır (324). Bu sebeple Arş ve kalb, nesneler âlemine bakan yönleriyle
"halk âlemi"nden kabul edilseler bile diğer yönleriyle "emr âlemi''nden
sayılırlar. Ancak sûfîlere göre bu nevi cevherlerin mahiyetini idrak etmek,
sülûk mertebelerini gereği gibi tamamlamış kâmil velilere has bir durumdur"
(325).
Kalb-Arş benzetmesinin bir başka
izahı da şudur: Genel olarak Allah'tan başka bütün varlıklara Allah’ın Arşı
(Arşullâh) denildiği gibi özel olarak da Allah isminin mazharı olan insana bu
isim verilir. Sûfîler, hadîs-i kudsî olarak kabul ettikleri "yerlere ve göklere
sığmayan Allah Teâlâ'nın, mümin kulunun kalbine sığdığını" ifade eden rivâyetten
hareketle insân-ı kâmilin kalbinin, Allah’ın istivâ ettiği yer, yani isim ve
sıfatları ile tecelli ettiği mahal olduğunu söylerler. Bu itibarla kalbi,
"Allah’ın Arşı" diye tavsif ederler (326). Nitekim Yûnus Emre bir beytinde bu
hususu şöyle vurgular:
Can gözi anı gördi dil
andan haber virdi
Can içinde oturdı gönlümi Arş eyledi (327)
Yine bu anlayışın tabiî bir uzantısı olarak, hakiki Kâbe’nin (Beytullah) kalb
olduğu yönünde değerlendirmelerde bulunulmuştur. İbn Arabî, kalbin Kâbe oluşunu
irfânî bilginin (mârifetullah) kaynağı oluşuna bağ1ar (328). Hücvîrî konuyu
şöyle izah eder: "Marifet mahalli olan gönül, hizmet kıblesi olan Kâbe'den daha
üstündür. Kâbe sürekli olarak kulun baktığı bir şeydir; kalb ise devamlı olarak
Mevlâ'nın nazar ettiği bir yerdir" (329). Ebû Abdullah Belhî (v. 319/931) de
şöyle der: "Şaşarım o kimseye ki, Peygamberlerin izleri ve hâtıraları var diye
Kâbe'ye ve haremine varmak için sahraları, çölleri ve kırları aşarak oraya gider
de Mevlâ'nın eser ve tecellilerinin bulunduğu yer olan kalbine vâsıl olmak için
nefsinin hevâ ve hevesinden geçip gitmez!" (330). Mevlânâ Celâleddin Rûmî ise
kalbin Kâbe'den üstün oluşunu şu ifadelerle dile getirir:
"Kâbe, Âzer oğlu Hz. Halîl’ln yaptığı
bir binâdır. Gönül ise Celîl ve Ekber olan Allah’ın nazargâhıdır" (331).
"Allah Teâlâ Kâbe'yi kurdu ama, kurdu
kuralı ona hiç gitmedi. Halbuki bu eve, benim gönül evime, O'ndan başkası
giremedi" (332).
Yûnus Emre'nin şu beyti de aynı
hususa dikkat çekmektedir:
Gönül mi yig Kâbe mi yig
ayıt bana aklı iren
Gönül yigdürür zîre kim gönüldedir dost turagı (333)
Gönül Kâbe'ye benzetilince kalb haccı konusu da gündeme getirilmiştir. Nitekim
Hacı Bektâş-ı Velî (v. 670/1271) gönül ziyaretiyle ilgili olarak şunları söyler:
"Müminin gönlü Kâbe'ye benzer. Kâbe'ye varan ayağıyla yürür ama gönül isteyen,
yüzü üzre varması gerek. Onun için âşıklar yüzlerini yere sürerler. Kâbe'ye
gidene kılavuz gerekir ve Kur'an kılavuzdur. Gönle gidene ise bizzat Çalap
(Allah) yoldaştır" (334). Bursevî de şöyle der: "Dünyada hacceden kimseler iki
kısımdır: Bir kısmı Beyti (Kâbeyi) hacceder. Bu kısım, Beytin ayağına
varmalıdır. Ve bir kısmı dahi hacc-ı Rabbi'l-Beyt eyler. Yani o Beyt’ln sahibini
ziyaret eder. Bu kısmın ise Beyt ayağına gelir. Zira Beyt, her ne kadar mazhar-ı
kemâl ise de insân-ı kâmil gibi değildir. Zira insân-ı kâmilin şerefi kalb
iledir. Kalb Beytullâh'dır. Kâbe ise Beytü'l-halk'dır. Yani Kâbe'yi mahlûk binâ
eyledi -ki Hz. Halîl'dir -aleyhisselam- ve onu halk ziyâret eder. Kalbi ise
Hâlık binâ eyledi -ki Rabbü’l-Halîl'dir- onu da feyz ve tecellileri ile yine Hak
ziyâret eder" (335).
Burada şu hususu belirtelim ki Arş ve
Kâbe'ye benzetilen gönül, insân-ı kâmilin gönlüdür. Gönlünü mâsivâdan pâk
etmeyen kimselerde bu gönülden eser yoktur. Nitekim Mevlânâ, ârifin gönlü
yanında sıradan insanların gönüllerini bedenlere benzetir (336). Yine o der ki:
"Sen; "bende de gönül var" diyorsun, diyorsun ama; gönül arşın üzerinde olur,
halbuki sen, aşağılardasın, aşağılıklarda bulunmadasın. Kara balçıkta da su
bulunduğunu herkes bilir. Fakat o su ile abdest alınmaz ki. Balçığın içinde su
vardır, vardır ama, o balçığa yenilmiş, balçıkta kaybolmuştur. Sen de gönlüne;
"Bu da gönüldür" diyemezsin Çünkü senin gönlün kirli emellere, şehvete, hiddete,
mevki hırsına, dünya isteklerine mağlup olmuş, onlar arasında kaybolup
gitmiştir. Göklerden de üstün olan gönül, "abdal"ın yahut peygamberlerin
gönülleridir. Onların gönülleri çamurdan, yani kirli isteklerden, günahlardan
arınmış, temizlenmiş, saf bir hal almıştır. Manevi neşeleri arttıkça artmış,
coşmuştur" (337). Abdülkâdir Geylânî (v. 562/1166) de "Mâsivâdan arınmış bir
gönül, marifetullah tâliplerine Kâbe olur" (338) derken her kalbin Kâbe olma
şerefine nâil olamayacağına işaret eder. Muhammed Es`ad Erbilî ise (v.
1350/1931) bu hakikati şöyle beyan eder: "İnsan, bir mümin-i kâmil yani bir
veliyy-i fâzıl olmadıkça kalbi Arşu'r-Rahmân olamaz" (339).
İnsân-ı kâmilin kalbini, Allah’ın
yeryüzündeki hazineleri. esrâr-ı ilâhînin mahzeni ve mülk âleminin mutasarrıfı
gören sûfîler (340), vâsıl-ı ilallâh olmak isteyen tâliplere bu nevi kalblere
girmeleri tavsiyesinde bulunmuşlardır. Meselâ Bursevî der ki: Kalbe giren kimse
Kâbe'ye giren kimseden daha üstündür. Bu sebepten:!ir ki sâlih kullara ve Allah
dostlarına: "Bizi gönülden çıkarmayınız derler ve böylece istimdâd-ı feyz ve
taleb-i himmet ederler. Zira ârifler ve kâmiller katında bilinen bir husustur ki
insân-ı kâmilin makbûlü ulan kimse, makbûl-i Hak ve merdûdu olan dahi merdüd-i
Hak'dır" (341). Bazı sûfîler, Fecr Sûresinde nefs-i mutmainneye hitâben
zikredilen "kullarımın içine gir"(el-Fecr 89/29) ifadesini, "onların kalblerine
gir ve gönüllerinde yer tut. yani teveccühlerini ve rızalarını kazan" manasında
tevil etmişlerdir (342). Yûnus Emre de bir beytinde velilerin gönüllerine
yönelmek gerektiğini şöyle ifade eder:
Evliyânın gönlünden kesme
şey'en lillâhı
Sana himmet ol eyler; göz ile kaşı değil (343)
İbrahim Hakkı Erzurûmî ise aynı hususa şöyle dikkat çeker:
Âlem’l dilde Hakk’ın
cennet ve bağı vardır
Cân’l uşşâkın o gülşende durağı vardır
Ehl-i dil dilde bulur ol gül ve gülzârı müdâm
Mest olur- hoş kokudan ol ki dimcığı vardır
Var iken dilde bu devlet, feleğe yok minnet
Arifin taşrada yok meyli, ferağı vardır
Kalb ayağı ile bir ân içre cihânı devr et
Başka seyyahtır ol başka ayağı vardır
…
Taşradan havf ve recâ eyleme Hakkı zira
Şah-ı aşkın harem-i dilde otağı vardır" (344)
(Gönül âleminde Hak Teâlâ'nın cenneti vardır. Aşıkların canının işte bu bahçede
durağı vardır. Gönül ehli gülü de gül bahçesini de daima gönülde bulur. Gönülde
bu devlet var iken göklere minnet etmeye değmez. Arif başka şeylere meyletmez,
kaçar. Kalb ayağı ile bir anda bütün cihânı dön dolaş, bu ayağa sahip olan
seyyah, başka bir seyyahtır.... Ey Hakk’l Hak'tan gayrı her şeye ne korku besle
ne de ümit, zira aşkın pâdişahının gönül hareminde otağı vardır).
Gönül bu derece ehemmiyetli olunca bu
gönlü hor görmek ya da kırmak sûfîlerce en büyük günahlardan biri olarak kabul
edilmiştir. İncinmiş bir gönlü yapmak da büyük bir sevaptır. Mevlânâ gönül
incitenleri şöyle uyarır: "Senin bir saman çöpü kadar değer vermediğin yıkık
gönül, Arş'tan da üstündür, Kürsî'den de, Levh'ten de, Kalem'den de. Hor bile
olsa gönlü hor tutma; o, horluğuyla gene de pek üstünler üstünüdür. Yıkık gönül,
Allah’ın baktığı varlıktır. Onu yapan can ne kutludur. Kırılmış iki yüz parça
olmuş gönlü yapmak, Allah indinde hacdan da umreden de daha yeğdir... Sus! Her
kılında iki yüz dil olsa da söylesen, gönül, gene de anlatışa sığmaz" (345).
Yûnus Emre de şöyle der:
Bir kez gönül yıkdunısa
bu kıldugun namaz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil (346)
…
Gönül Çalab’ln tahtı, gönüle Çalab baktı
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkarısa (347)
Sûfîler, "Nazargâh-ı ilâhî ten değil, gönüldür" (348) diyerek kalbin kötü
sıfatlardan arındırılıp (tasfiye) Allah’ın râzı olacağı vasıflarla
bezendirilmesine (tehallî) büyük önem vermişlerdir. Hatta tasavvufî eğitimin,
tümüyle kalb mihveri etrafında gerçekleştiği söylenebilir. Bu uğraş bir anlamda
kalbi Kâbe'leştirme gayretidir. Zira nihâî noktada kalb tasfiyesinden maksat,
gönlü Allah dışında (mâsivâ) her şeyden arındırmak ve onu yalnız Allah'a tahsis
etmektir. Tasavvufî eserlerin ekseriyeti, kalbi masivâ alakasından kurtarıp
Mevlâ'ya raptedecek amel, hal ve vasıfların neler olduğu ve nasıl
gerçekleştirileceği üzerinde durur.
Meselâ, Ebû Nasr es-Serrâc’ln (v.
378/988) "el-Lüma"‘l, Kuşeyrî'nin (v. 465/1072) "er-Risâle'si, Ebû Tâlib
el-Mekkî'nin (v. 388/996) "Kûtü’l-kulûb"u, Gazâlî'nin "İhyâu ulûmi'd-dîn"i, İbn
Kayyim el-Cevziyye'nin (v. 751/1350) "Medâricü's-sâlikîn"i bu nevi eserlerden
bazılarıdır.
Sûfîlerin kalb safâsıyla
hedefledikleri hususları şöyle özetleyebiliriz:
1.
Gönül nazargâh-ı ilâhi olması sebebiyle Hakk’ın gazabını celbedecek her çeşit
vasıftan arındırılmalıdır. İbrâhim Hakkı Erzurûmî, "Kulûb-ı ibâd, nazargâh-ı
Mevlâ'dır, kalbi mâsivâdan pâk etmek her taatten evlâdır" derken bu gerçeğe
işâret etmektedir (349).
2. İnsanın yaratılış maksadı
marifetullahtır. Bu maksadı geçekleştirmek için de selîm bir kalbin zarureti
açıktır. Zira irfânî bilginin kaynağı kalbdir. Mevlânâ şöyle der: "Aslında gönül
gizli bir mâna havuzudur. Bu mâna havuzundan vahdet denizine gizli bir yol
vardır (350). Gönül aynasını, dünya sevgisi tozundan, nefsânî arzulardan
temizler, pâk ve saf bir hale getirirsen orada su ve toprak nakışlardan başka
şeyler de görürsün. Gönül aynasında hem resmi, nakşı görürsün; hem de ressamı ve
nakkaşı. Hem devlet, saadet yaygısını seyredersin; hem de onu yayanı ve
döşeyeni" (351).
Sûfîlerin önem verdiği bilgi, kalble
elde edilen bilgidir. Onlara göre hakiki bilgiye ancak kalble ulaşılabilir.
Bunun usulü; nefs mücâhedesi, kötü sıfatları yok etmek, herşeyden alakayı kesmek
ve bütün varlığı ile Allah'a yönelmektir. Bu gerçekleştiğinde Allah kulunun
kalbine hâkim ve sâhip olur, bilgi nurlarıyla onun kalbini aydınlatmaya kefil
olur. Allah Teâlâ kalbe hâkim olunca oraya rahmetini sağanak halinde akıtır
(feyz) ve nur kalbde parlar (işrak), sadr inşirah bulur, melekût sırrı ona
açılır (inkişaf), rahmet lütfuyla birlikte kalbden perde kalkar, ilâhî esrarın
hakikatleri kalbde parlamaya başlar. Burada kula düşen görev, Allah’ın açacağı
rahmet kapısında kalbi tasfiye etmek, iyi niyetli bir irade ile ona hazırlanmak
ve Allah’ın rahmetini gözetmektir. Nitekim, peygamberler ve velilere ilâhî
sırlar keşfolmuş, göğüslerine nur akmıştır. Fakat bu öğrenme, okuyup yazma ile
değil, zühd, boş söz ve işlerden (mâlâyânî) yüz çevirme, mâsivâdan alakayı kesme
ve Allah'a tam bir teveccühle gerçekleşmiştir (352).
3. Allah'a daha dünyada iken
kalben vâsıl olabilmek için kalb temizliği gereklidir. Niyâzî Mısrî şöyle der:
Hevâ ise yeter gönül, gel
Allah'a dönelim gel
Sivâ ise yeter ey dil, gel Allah'a dönelim gel (353)
(Ey gönül nefsin hevâsıyla bunca meşgale yeter artık, Allah'a dönelim. Mâsivâ
ile vakit geçirmeye bir son verelim ve Mevlâ'ya dönelim.) Aziz Mahmûd Hüdâyî (v.
1038/1628) de Allah'a vuslat arzusuyla yananların kalb temizliğine yönelmelerini
tavsiye eder: Kalbî sarayın pâk eder
Sultâna ermek isteyen (354)
4. İnsanın iç huzuruna
kavuşması, ancak kalbin safâsıyla gerçekleşebilecektir. Nitekim Hücvîrî der ki:
"Bâtın safâsının aslı, gönlü ağyârdan kesip atmaktır" (355). Bursevî de şöyle
der: "Huzûr-ı kalb ancak kalbin her çeşit kötü düşünce ve vesveseden
temizlenerek mâsivâ alakasından kurtulmasıyla meydana gelir" (356).
5. Ameller kalbe göre
değerlendirilir. Sâlih amel, selîm kalbin bir sonucudur. Bu itibarla kalb
tasfiyesi, âdeta amellerin sıhhat şartıdır. Ahmed Yesevî (v. 562/1166-7) bu
hususu şöyle ifade eder:
Gönül gözü ışıldatmadan ibâdet eylese
Dergâhına makbul değil bildim ben işte (357) Yûnus Emre de kalb tasfiyesi
gerçekleşmeden zahiri uzuvlarla yapılan amellerin pek fazla bir değeri
olmadığını "Gönül pisi yumayınca namaz revâ olmayısar" sözleriyle vurgular
(358).
Kalble uzuvlar arasında yakın bir
ilişki vardır. Hatta uzuvlar, kalbin esiridir (359). Binâenaleyh amellerin
keyfiyeti kalble doğrudan ilgilidir. Yûnus Emre bir şiirinde bu ilişkiyi şöyle
belirtir:
İşidün ey yârenler! İşk
bir güneşe benzer
İşkı olmayan gönül misâli taşa benzer
Taş gönülde ne biter dilinde agu tüter
Nice yumşak söylese sözi savaşa benzer (360)
Kalb-amel ilişkisinin bir diğer boyutu da kalbî amellerin üstünlüğüdür (361).
Zira amellerin sıhhat temeli diyebileceğimiz, imân, tasdîk, tevhîd, niyet,
yakîn, sıdk, huşû` ve ihlâs gibi amellerin hemen hepsi kalbî amellerdir (362).
6. Sûfîler sık sık gönlün de
bir gözü olduğundan bahsederler. Ancak bu gözün açılması için de kalbin
tasfiyesi zaruridir. Mevlânâ der ki: "Baş gözü kör olan kişi, görünen pisliklere
bulaşır, kirlenir; fakat gönül gözü kör olan, gizli pisliklere düşer" (363). "Şu
dünyada baş gözü açık, fakat gönül gözü uykuda nice kişiler vardır. Gönlü uyanık
olan kişi, baş gözünü kapasa bile ona yüzlerce basiret gözü açılır. Eğer sen
gönül ehli değilsen uyanık ol, daima uyanık bulun da Allah'tan gönül iste! Bunun
için çalış, çabala!.." (364). "Çünkü gönül gözü açık olan birinin nûru parıl
parıl parıldarken onun kılavuza, sopaya benzeyen delile ihtiyacı kalmaz" (365).
"İnsan, gözden ibarettir. Geri kalan deridir, ceseddir. Göz ise ancak dostu
görmüş olandır. Dostu görmeyen gözü sen göz sayma" (366).
Necmüddin Kübrâ (v. 618/1221) kalb
gözünün açılmasının zikirle mümkün olabileceğini şöyle ifade eder: "Zikir bir
nurdur. Kalbi kapladığı ve hakimiyeti altına aldığı zaman kalbi de kalb
gözlerini de nurlandırır. Böylece insan daha önce görmesine engel olan karanlık
yerlerde bile eşyayı bu kalb gözü ile görebilir" (367).
Yûnus Emre de gönül gözü kapalı
olanın baş gözüyle görmesinin hiç bir anlamı olmadığını şöyle dile getirir:
Yûnus imdi sen Hakk'a ir,
dünü gün gönlün Hakk'a vir
Gönül gözi görmeyince hiç baş gözi görmeyiser (368)
Hücvîrî der ki, "Sûfîler tâifesinin "müşâhede" sözünden murâdı, Allah’ı ve O'nun
tecellilerini kalble görmektir" (369). İmâm-ı Rabbânî, kalble Allah’ın
görülmesine yönelik mutasavvıflardan nakledilen sözlerin, "Allah’ı yakînî olarak
bilmek" anlamında olduğunu söyler ve bu âlemde baş gözüyle ya da kalb gözüyle
Allah’ı görmenin mümkün olamayacağını ifade eder (370).
İbrâhim Hakkı Erzurûmî, kalbin gözü
olduğu gibi kulağı, burnu ve dili de vardır der ve bunların fonksiyonlarını
şöyle belirtir: "Kalbin gözü vardır ki onunla umûr-ı gaybiyyeyi (zâhiren
görünmeyen âlemi) müşâhede eder ve sem`i (kulağı) vardır ki, onunla kelimât-ı
ehl-i gaybı (zâhiren görünmeyen varlıkların sözlerini) istimâ` eder, ve kuvve-i
şâmmesi (burnu) vardır ki, onunla revâyıh-ı gaybiyyeyi istişmâm eder, kuvvet-i
zâikası (dili) vardır ki, onunla halâvet-i îmânı ta`m, irfân ve lezzet-i
muhabbet-i Cinânı zevk ider (tadar)" (371).
7. Mal ve evlâdın fayda
vermeyeceği kıyâmet gününde geçer akçe ancak selîm bir kalbdir (372). Zira Yüce
Allah’ın istediği sadece gönüldür (373). Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de bu hakikat
şöyle beyan edilmiştir:
"O gün ne mal fayda verir ne de
evlat. Ancak Allah'a kalb-i selîm ile gelenler (o günde fayda bulur) (eş-Şuarâ
26/88-89).
Sûfîlere göre selîm kalb, masivâdan
arınmış ve yalnız Hakk'a tahsis edilmiş gönül demektir (374) İbrâhim Hakkı
Erzurûmî bu hususa şöyle işâret eder: "Kalb-i selîmin kıblesi Hudâ'dır ve âdeti,
kazâya rızâdır" (375).
Sûfîlerin kalb eğitimi neticesinde
sâliki getirmek istedikleri nokta, kalbin sürekli Allah ile beraber olma şuuruna
(ihsân) erişmesi ve böylece diri kalb olma vasfını kazanmasıdır, denilebilir
(376). Kalbin bu seviyeye ulaşması için mâsivâ diye adlandırılan Allah dışındaki
her şeyden arınmış olma zarureti, mutasavvıflara göre bedenin âtıl bırakılacağı
anlamına gelmez. Zira insan "El kârda gönül yârda" fehvâsınca bir taraftan
gönlünü Allah'a verirken diğer taraftan da bedeniyle yerine getirmesi gereken
sorumluluklarını icra edebilir (377).
Kalb eğitimini her şeyin önünde tutan
sûfîler, bu eğitimin ancak bir rehber (mürşid) öncülüğünde gerçekleşebileceğini
de sürekli vurgulamışlardır. Yûnus Emre der ki:
Gönül erini önden koma
elden
O kurtarur seni dürlü fiilden (378)
Mevlânâ aynı konuyla ilgili şu tavsiyede bulunur: "Ey kendine güvenip "Kalbim
temizdir" diyen kişi! Senin kalbinin gerçekten temizlenmesi için bir velînin
kalbî havuzundan. yahut hakikat denizinden yardım istemen gerekir. Zira o ilâhî
yardım olmaz ise paranın miktarı harcandıkça azaldığı gibi senin mahdûd olan
temizliğin de kirlenir (379). Sen mürşidle beraber oldukça, çirkinlikten,
kötülükten uzak kalır, gemiye binmiş gibi olur, gece gündüz Hakk'a doğru yol
alırsın. Canlar bağışlayanın rûhânî himayesi altında, gemide yattığın halde
ilerlersin. Zamanın peygamberi demek olan ve peygamberlerin varisleri sayılan
velîlerden ayrılma; kendi hünerine, kendi bilgine pek güvenme. Arslan bile
olsa<n kılavuzsuz yola çıkma; gurura kapılır, kendini görür, yoldan çıkar,
sapıtır, aşağı bir hale düşersin. Aklını başına al, kendine gel de, ancak şeyhin
kanatları ile uç, uç da şeyhin yardımını gör; manevî ordusunu seyret (380).
Bilgisiz, görgüsüz kişiler, nefsin ve bedenin hilesini ne bilsinler? Nefis ancak
mürşidin himmeti ile, gönüle gelen ilahi ilhamla kahrolur" (381).
Bursevî de bu ihtiyacı şöyle dile
getirir: "Kalbin saykalı (cilâsı) zikir ise de bu zikir mürşid eliyle ve
delâletiyle olmalıdır. Bu cihetten her el ve saykal ol âyineye cilâ vermeğe
kâdir olmaz; belki inkisârına (kırılmasına) sebep olur" (382).
Muhammed Es'ad Erbili ise Niyâzî
Mısrî'nin gazeline yaptığı tahmiste mürşidi kâmillerin kalb eğitimindeki önemine
şöyle işaret eder:
Vardıkta pîr-i kâmile taş
olsa dil yumşağ olur
Fir'avn ise nefsin yakın bir mûrdan alçağ olur
Oldunsa vâkıf aczine ednâ amel bir dağ olur
Çürüklerin hep sağ olur zehrin kamû bal yağ olur
Dağlar yemişli bağ olur cümle cihan büstan sana (383)
(Pîr-i kâmile vardığında gönül taş gibi olsa da yumuşar. Nefsin Fir'avn gibi
ululuk iddiasında ise karıncadan alçak olur. Acizliğini, güçsüzlüğünü anladınsa
en küçük bir amelin bir dağ gibi kabul edilir. Çürük, hatalı işlerin doğrulur,
acı hallerin tatlılaşır. Çorak dağlar meyveli bağ, bütün dünya sana bahçe olur.)
Kalbin önemi ve eğitimi üzerinde
detaylı bir şekilde duran sûfîler, onun mülk âlemine yönelik bazı
tasarruflarından da bahsetmişlerdir. Meselâ İbrahim Hakkı Erzurûmî'den özet
olarak nakledeceğimiz şu bilgiler, kalbin bu yönüne ışık tutmaktadır:
"Ey aziz! Allah ehli demişlerdir ki:
İnsan kalbinin melâikenin kudreti cinsinden bir kudreti vardır. Diğer canlılarda
bu nevi kuvvet bulunmaz. Mesela cisimler âlemi, izn-i ilâhî ile meleklere boyun
eğmiştir. Nitekim ilâhî irade neticesinde rüzgar gönderme, yağmur yağdırma,
tohumları topraktan çıkarma, bitki ve ağaçları bitirip büyütme, ana karnındaki
yavruyu geliştirip ıslah etme ve ona şekil verme gibi tasarruflar, melekler
tarafından icra edilmektedir. İşte insan kalbi de melâike cevherinden (âlem-i
melekût) olması itibariyle mülk âlemi içinde murâd-ı ilâhîye muvafık nice nice
tasarruflara kâdirdir. Kalbin kendi hususi âleminde yani beden mülkünde uzuvlar
üzerinde bir çok tasarrufunun varlığı açıktır. Mesela yazma anında el parmakları
kalbin istemesi neticesinde harekete geçer... Esasen her gönül, kendi beden
âleminde tasarrufta bulunmakta mahirdir. Şayet bir gönül, tabiat zindanından
kurtulup âdet ağından âzad olmuş ve hayvânî kötü vasıflardan arı duru hale gelip
melekî ahlakla donanmış ise artık o da melekler gibi diğer cisimler üzerinde
tasarrufta bulunmaya muktedir olur. Mesela böyle bir gönül sahibi, aslan ve
kaplana heybetle baksa, her biri kedi gibi zayıf ve itaat edici olur. Şayet bir
hastaya muhabbetle nazar edecek olsa hasta sıhhat bulur. Sıhhatli ve sağlam bir
adama hışım ve kahır ile baksa, o kişi hemen hastalıklı hale gelir. Bu nevi
tesirlerin şüphe götürmez gerçekliği sayısız tecrübe ve kesin delillerle
sabittir. Bazı habîs nefisler de yırtıcı hayvan tabiatlı olmalarına rağmen diğer
cisimler üzerinde şaşılacak bazı garip tasarruflarda bulunabilmektedirler. Bu
durum, onların özel bir takım esrarengiz işleri neticesinde kalblerinin kuvvet
bulmasından neşet etmektedir. Nitekim sihirle meydana gelen zarar, hasedçinin
şerri, nazar değmesi vb. tasarruflar bu nevi kalbî tesirlerdir. Ancak bilmek
gerekir ki, bu nevi tasarrufların hepsi murâd-ı ilâhîye uygun olarak cereyan
eder. Şu halde başka cisimler üzerinde tasarrufta bulunabilen kimse şayet melek
huylu ve halkı Hakk'a davet etmekle emrolunmuş ise bu kimseye "nebî" derler.
Halkı Hakk'a tefvîz edip, Hak ile meşgul ve mestûr (insanlardan hali gizli) ise
bu kimseye "velî" derler. Eğer hayvan huylu olup, dalâlette mağrur ise ona da
"sihirbaz" ya da "hasedçi" derler. Bu açıklamalardan çıkan netice şudur ki,
mu'cize, kerâmet, sihir, nazar vb. hallerin hepsi, Hakk’ın tesiriyle kalbin
tasarruflarıdır.
Kalbin tasarruflarını üç kısımda
mütalaa etmek mümkündür: Birincisi, rüyadır ki bütün insanlar için -keyfiyet ve
kemmiyet bakımından farklılık arzetse de- bir takım sırların keşfi demektir.
Avam halka rüyada açılan sırlar, enbiyâ ve evliyâya uyanıklık (yakaza) halinde
keşfolur. İkincisi ilimdir ki, genel olarak insanlar buna, öğretme (ta'lim) ve
öğrenme (taallüm) yolu ile ulaşırlar. Enbiyâ, evliyâ ve ezkiyâ (zeki kimseler)
ise Hak tarafından gelen vahiy ve ilham yolu ile erişirler. Nitekim bir çok
kimse nice ilim ve sanatları muallimsiz ve üstadsız elde etmiştir. Bu nevi ilme
ilm-i ledünnî ve ilhâm-ı Rabbânî denir. Kalbin tasarruflarının üçüncüsü ise
kalbin tesir etme fonksiyonudur. Her kalb kendi bulunduğu bedene tasarruf eder
ki bu özellik, bütün insanlarda bulunur. Fakat enbiyâ ve evliyânın kalblerinin
tasarrufu, diğer bedenlerde de etkisini gösterir. Lakin kullukta kemâle,
tahkikte zirveye erip bütün işleri en güzel ve yerinde görebilenler, diğer bir
ifadeyle gönül âlemine girip Mevlâ'nın huzurunda edeple duranlar, tevekkül
makâmında tam bir teslîmiyetle Hak'tan râzı bir halde bulunurlar (384).
Netice olarak şunu ifade etmeliyiz ki
kalb konusu, tasavvufun en önemli meselesidir. Bu bakımdan mutasavvıflar
tarafından kaleme alınan eserlerin büyük bir bölümünü, kalbin mahiyeti, önemi,
işlevi ve eğitimi ile ilgili bilgiler oluşturmaktadır. Binâenaleyh bizim burada
naklettiğimiz bilgiler, konuyla ilgili kısa bir özetten ibarettir. Esasen
tasavvufta kalb meselesi, çeşitli yönlerden ele alınıp incelenecek olursa mevcut
malzeme, çok sayıda müstakil çalışmaya yetecek boyuttadır. Bu itibarla özellikle
tasavvuf araştırmacılarına büyük bir görev düştüğü kanaatindeyiz.
287 bk. Korintoslulara İkinci Mektı.ıp 3/2 3. 288 Saîd Havvâ, Terbiyetünâ
er-rühiyye, s. 52-53. 289 Vefat tarihi bilinmemektedir (hayatı için bk.
Sülemi. Tabakâtü's-süfiyye -th. Nûruddin Şerîbe-, s. 233-236ı Ferîdeddin Attâr,
Tezkiretü'l-evliyâ (haz. Süleyman Uludağ), s.558-559). 290 Hücvîrî, Keşfü'l-mahcüb.
s. 209. 291 Hücvîrî, age., s. 210 292 bk. Mektübât. 1, 48-49
293 İhya, III. 113. 294 İbrahim Hakkı Erzurûmi, Ma'rifetnâme, s
294 295 bk. Gazâli, İhyâ. III, 113 Ali b Hüseyin Reşâhât. I, 44; Süleyman
Zühdi el-Hâlidi, Mesiratü’s-Sâlikin, s. 45; İbrahim Hakkı Erzurûmi, Ma’rifetname,
s. 286; Abdülmün’im el-Hıfni, Mu’cem, s. 218. 296 Batınî makamlardan maksat
kalbin iç ve dışını teşkil eden "lüb". "fuâd", "kalb" ve "sadr`dan müteşekkil
insanın iç dünyasıdır (bk. Hakîm et-Tirmizî. Beyânü'l-fark, s. 33). 297 bk.
Beyânü'l fark, s. 33-36. 298 Bilgi için bk. Necmeddin Dâye. Mirsâdü'l-'ıbâd,
s. 195-197.
299 Fütuhât. III. 303. 300 Mâ'rifetnâme. s. 294. 301 Kitâbü'n-netice,
II, 29. 302 Âlemin küçültülmüş bir nüshasıdır.
303 Mektûbât, I, 100. 304 bk. Mârifetnâme. -kısmen
sâdeleştirilerek s 293. 305 Bursevî. Temâmü'l-feyz (thk Ali Namlı).
Basılmamış master tezi. İstanbul-1994, s. 47. 306 Sevinçli. 307 Ağlayan.
308 Divân (haz- Abdülbiki Gölpınarlı), s- 183. 309 age., s. 77. 310 age.,
s. 143. 311 Divân-ı Kebir (çev Abdülbâki Gölpınarlı), IV. 433, beyit 4175.
312 Seyyid Muhammed Nur. Mısri Niyâzi Dîvân-ı Şerhi (haz. Mahmud Sadettin
Bilginer). s. 165. 313 age.. s. 235. 314 Ma'rifetname s. 294 Farsça da
dil: “gönül anlamındadır. Dildâr ise sevgili demektir. 315 bk. Gazâlî, age.,
III, 127; İbn Arabî, age., I, 216; IV, 6; İmam-ı Rabbânî, Mektûbdî, II, 30.
Gazâli'nin "İhyâ-u ulümiddîn" adlı eserinin hadislerini tahrîc eden İrâkî, bu
hadisle ilgili olarak "kaynağını bulamadım" ifadesini kullanır (İhyâ, III, 127).
Aclûnî, İbn Teymiyye'nin "Bu söz, isrâiliyyât içinde mezkûrdur. Hz. Peygamberden
-sallallahü aleyhi ve sellem- nakledildiğine delâlet eden herhangi bir isnâdı
yoktur" görüşünü nakleder (bk. Keşfü'l-hafd, II, 255). Ahmet Yıldırım,
Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları isimli çalışmasında söz
konusu hadisle ilgili yapılan değerlendirmeleri geniş bir şekilde naklettikten
sonra hadis diye nakledilen bu sözün, hadis olmadığı kanaatine varmıştır (bk.
age. -basıimamış doktora tezi, Ankara-1996 , s. 233-234). Mevcut hadis
kaynaklarında durum bu olmakla birlikte mutasavvıfların hadis rivâyeti ve
tesbiti konusunda -muhaddisler tarafından benimsenmese de- farklı usullerinin
olduğu göz ardı edilmemelidir. 316 bk. Fütühât, IV, 6. 317 Mesnevî (Çev.
Şefik Can), V. 80, beyit: 872: Ayrıca bk. age., I, 223 beyit: 3488. 318 Bilgi
için bk. İmâm Rabbâni. age.. I, 100 Ayrıca bk. Bıırsevî. Kitâbü'n-netice. I,
417. 319 bk. Mektübat, II, 30-31. 320 Müellif, vüsatin üçüncü nev ilişkin
ancak vahdet-i vücud’la izah edilebilecek bır takım bilgiler verdikten sonra
sırrı rubübiyyetin ıfş sebep olmasın diye tafsılattan kaçındığını beyan eder
(bk. İnsan-ı K (çev. Abdulaziz Mecdi Tolun-hazırlayan: Selçuk Eraydın, Ekrem
Demirli, Abdullah Kartal), s. 265-267). 321 bk imam Rabbani, age., I, 48.
322 bk. Telünevi, Keşşüf, III, 981. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen “Arş”
kelimesinin delâleti konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları
şunlardır: 1. Tüm nesneler âlemini kuşatan bir felektir 2. Allah’ın zuhür ve
tecelli edeceği bir tenezzül mahalli”dir. 3. Allah Teâlâ haşr günü fasi ve kaz
(yargılama ve karara bağlama) için tecelli edeceği bir yerdir. 4. Arş hakkında
bilinenler, isimden öte bir şey değildir (bilgi için bk. R Müfredat, s. 329;
Cürcani, Ta’rifat, s. 150; Uludağ, Süleyman, “Arş”, DİŞİ, III, 410). “Kürsî”
kelimesi ise lügatte üzerine oturulan şey anlamına gelmekle birlikte Allah’a
nisbet edildiğinde “ilim”, “mülkiyet”, tüm felelekleri kuşatan cisim” (felekü’l-eflâk
“Arşın bir alt kademesinde bulunan ve yıldızlar feleğini kuşatan nesne” şeklinde
açıklanmıştır (bk. R aga, s. 329, 428). 323 Ebü Talib el-Mekki, Kütü’l-kulüb,
I. 248. 324 Bursev? kalbın berzah oluşunu şöyle açıklar: “Kalb, vücud
kuvvetlerinin odak noktasıdır ve bu güçlerin tam merkezinde bulunur. Yani rüh
kuvvetlerle cism uzuvlar arasın da bir vasıtadır. Bu itibarla feyzi hem alan hem
de veren konumundadır” (bk Kitübü’n netice, I, 341). 325 bk. Mektübât. I,
48-49. 326 Uludağ Süleyman, “Arş”, DİA. III, 410. 327 Yûnus Emre, Divân
(haz. Abdülbâki Gölpınarlı), s. 160. 328 bk. Futûhât, Iv, 7. 329 Keşfü'l-mahcûb,
s. 204. 330 Hücvîrî, age., s. 204. 331 Tâhirul-Mevlevî'nin Mesnevi
şerhinde bu beyit Mevlânâ ya nisbet edilirken (Şerh-i Mesnevi, vII, 700, beyit:
6196). Şefik Can'ın Mesnevî Tercümesinde Molla Câmi'ye izâfe edilmiştir (bk.
Mesnevi Tercümesi, II. 430, dp. 523). 332 Mesnevi. II, 430, beyit: 2246
333 Divân s. 162. 334 Makâlât (haz. Esad Coşan: sadeleştiren, Hüseyin Özbay),
s. 40.
335 bk. Kitâbü'n-netice, I, 379. 336 bk. Mesnevî, II, 323, beyit:
839. 337 Mesnevi, III, s. 194, beyit. 2245-2249. 338 el-Fethu'r-Rabbâni,
s. 101. 339 Mektûbât (haz. H. Kâmil Yılmaz-İrfan Gündüz). s. 198. 55- Mektup
340 bk. Abdulkadir Geylanî. age, s. 101 Ahmed er-Rifaî. Hâletü ehli'l-hakikati
ma'allâh, s. 217 341 bk. Kitâbü'n-netice, I. 379 342 Tahiru'l Metvlevi.
Şerh-i Mesnevi, IV, 1265
343 Divân, , 204 344 Marifetname s 294 296 345 bk. Divân-ı
Kebir. VII. s. 609, beyit: 8077-8088 346 Divân. s. 205. 347 age., s. 139.
Çalap. Farsça da Yaratıcı yani Allah anlamındadır
348 bk. Mevlânâ. Mesnevi. II. 323. beyıt 838 349 Mâ'rifetnâme, s.
286. Sözü şöyle sadeleştirebiliriz: Kulların kalbleri Mevlâ'nın nazar ettiği
mahallerdir. Bu itibarla gönülleri Allah dışında her şeyden arındırmak öncelikli
olarak yapılması gereken bir taattir. 350 Mesnevi, II, 366, beyit: 1361.
351 age., Il, 264, beyit 72-73. 352 Kalbi bilginin mahiyeti ve
keyfiyeti hakkında bilgi için bk. Gazâli, age., III, s. 129-!42: Taylan, Necip,
Gazâli'nin Düşünce Sisteminin Temelleri, s. 91-132. 353 Seyyid Muhammed Nûr,
age., s. 134. 354 Diuân (hz. Ziver Tezeren), s. 147.
355 Keşfü’l-mahcûb, s. 41. 356 bk. Netîce, II. 327. 357 D?uân-ı
Hikmet (haz. Hayati Bice). s 32 Beytirı açıklarrıası: Kir kııl gönül âleınini
iman ve mârifet nuruyla aydınlatmadan ibâdet eylese bu ameli ihhi hunırda gerçek
bir kabııl görrneyecektir. 358 Divân, s. 55. 359 bk. Mevlânâ. Mesneui. I,
229, beyit: 3563-3580. 360 Divan, s. 186-187. 361 bk. Hücviri, age., s.
153; İbn Arabi, age.. III. 303. 362 bk. Ebiı Nasr es-Serrâc, el-Lüma', s.
43-44. 363 Mesnevî, III, 184, beyit: 2091
364 age., III. 89. beyit: 1222-1224. 365 age., I, 109. beyit:
1505. 366 age.. I, 107, beyit: 1406 367 Bk. Necmüddin Kübrâ, Tasavvufi
Hayat (haz. Mustafa Kara), s. 79. 368 Dîvân, s. 55. 369 Hücviri, age., s.
477. 370 bk. Mektû6ât, III, 119. 371 Ma`rifetnâme, s. 287. 372 "Kalb-i
selim° hakkında bilgi için bk. bıı 373 Mevlânâ, Diuân-ı Ke6ir. Vfl. 608,
beyit 8072 8076 374 Ebü Tâlib el-Mekki. age.. I. 248 375 Mâ'rifetnâme, s
256 376 bk. Hücviri. age., s. 21. 377 bk. Abdülkadir Geylâni. age., s. 254.
İbrahim Hakkı Erzurîınıî, age.. s 286. 378 Divân. s. 35. 379 Mesrıeui. II.
366. beyit 136.5 380 Mesnevî . IV, s. 418, beyit. 540-544.
381 Mesneui. III, s. 202. beyit, 2560. 382 Kitâbü'n-netece. l.
399. 383 Divân ı Es'ad, s. 188. Açıklaması 384 bk. Mcirifetncime, s.
295-296.
|