Tarih boyunca ortaya çıkan din, kültür ve düşünce sistemlerinin kalb mefhûmuna
yönelik yaklaşımlarını tümüyle tesbit etmek mümkün olmamakla birlikte bize kadar
ulaşan bilgi ve belgeler ölçüsünde bazı sonuçlara ulaşmak da zor değildir. Ancak
varılan bu neticelerin, kesin bilgiden ziyade zann-ı gâlipten ileri geçmeyeceği
ise açıktır.
Kalb, eski toplumların birçoğunda, cesaret, güç ve hayatın kaynağı olarak
değerlendirilmiştir. Düşmanın gücünü kazanmak için onun kalbini yeme geleneği,
bu anlayışın en belirgin göstergelerinden birisi olarak kabul edildiği gibi
Aztekler'de ve onlardan daha önce Mayalar'da görülen insan kurban etme adeti de
bu düşüncenin bir uzantısı sayılmıştır. Örneğin İnka toplumunda kalb atmaya
devam ederken çıkarılır ve çok kan akması sağlanırdı. Fışkıran kan, kartal
simgesiyle sembolleştirilen "Güneş" için besleyici bir gıda ve "Yer Tanrısı"nı (Tlaltecutli)
dinç tutacak bir içecek kabul edilirdi. Bu anlayışa göre kalb, insanın en önemli
bir uzvuydu ve -anlatıldığı şekilde adanmak suretiyle- tanrıların lütfu olan
hayatın kaynağını oluşturuyordu (164).
Bazı ilkel kavimlerde kalb, ruhun merkezi olarak görülmüştür. Mesela Afrika'da
yaşayan bazı toplulukların, kalbi, idrak, duygu ve ruh mahalli olarak kabul
ettikleri bilinmektedir (165). Eski Meksikalılar’ln ruh için kullandıkları
kelime aynı zamanda kalb anlamına gelmektedir. Onlar, kalbi bir et parçasından
ziyade onda barınan manevî bir varlık olarak tasavvur etmişler ve bu varlığın
ölümden sonra da yaşayacağını ifade etmişlerdir. Çin felsefesinde ise birden
fazla ruhun varlığı kabul edilerek, her bir ruhun vücudun belli bir kısmına
yerleştiği düşünülmüştür. Bu anlayışa göre kalbe nisbet edilen ruh, kırmızı bir
kuş şeklinde tahayyül edilmiştir (166).--- o ---
Kalble ilgili en önemli sembolik temalar, eski Mısırlılar tarafından ileri
sürülmüştür. Onlara göre kalb, fiziksel hayatın temel organı olmakla birlikte
aynı zamanda duygunun, cesaretin ve manevî hayatın da merkezidir. Düşünce, arzu
ve akıl onda barınır. Bu nitelikleriyle o, Tanrılar için ibadet edebilme ve
onları sevebilme kabiliyetine sahip olan insan benliğinin, önemli bir odağı
görünümündedir. İnsana bu dünyada rehberlik eden ve ölümden sonra da amellerin
hesabını soracak olan Tanrı'nın ikâmetgâhı orasıdır. Binâenaleyh insan ister bu
dünya hayatı için olsun, isterse ölümden sonraki hayatı için olsun kalbindeki bu
kutsallıkla irtibat kurabilir. Kalb, aynı zamanda insanın hafızası, yani kişinin
hayatı boyunca işlediği amellerin şâhididir. Bu yüzden ölümden sonra kalbler,
doğruluğun ve adaletin Tanrıçası olan "Maat" ile karşılıklı tartılırlar. Kalbin
yargılandığı bu ilâhî mahkemede kişi haklı çıkarsa. Tanrıyla birleşme şansını
elde edecek demektir (167).
Kalb mefhûmu, Hinduizmin kutsal kitâbelerinde de önemli yer tutar. Mesela
onların meditasyon tekniklerinde bu durum açıkça görülür (168). Nitekim insan
vücudunda belli enerji merkezlerinin varlığına dayanan "chakra öğretisi"ne göre
tüm chakra sisteminin merkezini oluşturan dördüncü chakra, "kalb chakrası"dır.
Bu chakra, üç düşük fiziksel ve duygusal merkezle, üç yüksek zihinsel ve ruhsal
merkezleri birleştirir. Bu ana chakranın hedefi, sevgi yoluyla varlık
bütünlüğüne katılmaktır. Çok güçlü bir enerjiye sahiptir. Açık bir kalb chakrası,
başkaları üzerinde kendiliğinden iyileştirme ve dönüştürme etkisi oluşturabilir
(169).
Hinduizmde kalb, hayatın ve psikolojik melekelerin merkezidir. Varlığın tümüyle
şekillendiği yer kalbdir. İman, metafizik bilgi, ontolojik gerçeklik, konuşma ve
biyolojik hayat gibi hususlar hep kalb merkezlidir. İlâhî bilgileri sezgi
yoluyla telakki eden ve onları ilâhî şeklinde anlatan "Rsi" adı verilen-
kâhinlerin aktivitelerinin odak noktasını kalb oluşturur. Kalbî bilgiye
ulaşmanın yolu riyâzattan geçer. Esasen böyle bir bilgi, insan içinde mevcut
olan ilâhîliği keşfettiği için etkileyici ve dönüştürücüdür. Tanrı'ya kavuşma
arzusu kalbde belirir. İnsan, nefsânî arzularını, saadet zevki ve Brahman'la
birleşme uğruna reddetmelidir. Kalbi, Tanrı'nın yansıyabileceği parlak bir ayna
yapmak için riyâzat ile temizlemek zaruridir. Zira kalb, insandaki ilâhi
meskendir. Brahman orada bulunur. Bu itibarla kalb, ilâhî bir lütufla Tanrının
görüş gücünün yeri olabilir. Nefsânî arzulardan uzak olan insan, tüm acılardan
Tanrının lütfuyla kurtulur, sahibini ve onun haşmetini açıkça müşâhede eder.
Böylece kalb, ikilikten tevhide, gerçek olmayandan yegane hakikate doğru bir
köprü vazifesi görmüş olur (170).
Eski Yunan kültüründe de kalb anlayışı pek farklı değildir. Homeros (M. Ö. IX.
yy.) ve Hesiodos'un (M. Ö. VIII. yy.) yazılarında ve trajedilerde kalb (kardia),
ruhun merkezi, irâde, arzu ve duygunun kaynağı olarak görülmüştür. Sırların ve "intellect"
adı verilen ve metafizik konularla ilgilenen "akl"ın mahalli orasıdır.
Latince'de "göğüs" (sadr) mânasına gelen "stçthos" kelimesi, mecaz olarak,
kalbin idrak yönüne işâret ederken, "göğüsteki nefes" (nefha) mânasına gelen "thumus"
sözcüğü de kalbî duyguları ve orada şekillenen düşünceleri harekete geçiren
"canlandırıcı kuvvet" (kıvılcım) anlamında kullanılmıştır. Eski çağ Yunan
felsefesinde özellikle "thumus" kelimesi, hakiki anlamından ziyade mecaz
mânasında değerlendirilmiştir (171).
Eski Yunan'da din âlimleri ve Empedokles (M.Ö. 492-432) gibi bazı filozoflar,
kalbin düşünce odağı olduğu konusunda hemfikirdirler. Üç parçadan müteşekkil bir
ruh teorisi geliştiren Eflatun (M.Ö. 427-347) kalbi, güzel amellerin kaynağı
olan "thumos"un bulunduğu yer olarak gösterirken, Aristo (M.Ö. 384-322) onu,
aklın (nous, intellect) mahalli değilse de duyguların, yaratıcı düşüncenin,
hafızanın ve sezginin merkezidir, diye açıklar. Epikürler (M.Ö. 341-270) ve
Stoalılar (M.Ö. 314-264) da aklî faaliyetlerin mekanının kalb olduğunu
söylerler. Khrysippos'a (M.Ö 281208) göre ise kalb, dilin (lisanın) kaynağı olan
"dianoia"nın merkezidir (172).
Hellenistik Çağ'da Kitâb-ı Mukaddes Yunanca'ya çevrilerek çoğaltıldığı zaman
İbrânîce'de kalb anlamına gelen lev kelimesi, kardia kavramıyla ifade
edilmiştir. Artık kardia kelimesi, Sâmî dillerin kalbi ifade eden tüm
değerlerini ihtiva ettiği gibi idrak, hafıza, muhayyile ve düşünce gibi
entelektüel kavramların da bileşkesi kabul edildi. Yeni Ahit metinlerinde kalbin
(kardia) kazandığı mâna, Eski Ahit'le Yunan kültürünün bir sentezi sayılabilir.
Bu anlayışa göre kalb, insanın manevî hayatının doğup geliştiği "iç âlem"ini
ifade eden mecâzî bir kavram olmaktadır. Fakat Hellenistik Çağ’ln üçüncü
yüzyılında Hıristiyan inanışından gelen bir açıklama, kalbin "idrak" anlamını
devre dışı bırakmıştır. Ancak bu anlayış, objektif olmayan bir yaklaşım
sayılmalıdır (173).
Orta Çağın başlarında Latince cor (kalb) terimi de İbrânîler’ln lev (kalb)
kelimesinin karşılığı olarak kullanılırken, Hıristiyan öğretisine sistemli bir
birlik kazandıran Augustinus (M.S. 354-430) onu, psikolojik analizleri ile
zenginleştirmiştir. Ona göre kalb, insanın hakikatidir (hakikat-ı insâniyye) ve
dîni hayatın merkezidir. Ancak zamanla Hıristiyan Batı'da kalb kelimesi,
duygusal hayatı ifade eden basit bir mecaz konumuna dönüşmüştür. Buna karşılık
doğuda ise nefsânî arzulardan kurtulmuş ruhun, idrâkin ve Allah sevgisi gibi
ulvî duyguların mahalli olma anlamını korumaya devam etmiştir. XI. yy.’ln
başlarında batı Hıristiyan mistisizminin temel karakteri, beşerî kalble kutsal
kalb arasında karşılıklı sevgi alışverişinin bulunması gerçeğidir. Bu mistik
kalb anlayışı, çarmıha gerildiği kabul edilen Îsâ'nın -aleyhisselâm- kalbini
kendine referans alır. Yani beşerî kalbin kutsal kalble bütünleşmesi için
çarmıha gerilen ve kanları etrafa yayılan Îsâ motifinin esas alınması
gereklidir. Zira bu anlayışa göre Îsâ'nın yaralı kalbiyle bütünleşme arzusu,
sürekli ve canlı bir şekilde gerçekleşmeden, beşerî kalbin kutsîleşmesi mümkün
değildir. Mistik, Îsâ'nın kalbindeki yarayı düşünerek kendini onun içinde
kaybeder ve böylece onunla aynîleşir. Hıristiyan Doğu'da ise bu aynîleşmenin,
"nefes tutma" (haps-i nefes) metoduna bağlı kalınarak, Îsâ'nın adını zikretmek
suretiyle gerçekleştirilebileceği üzerinde durulmuştur (174).
Musevî mistisizminde de kalb, Allah’ı tanıma ve O'na kavuşmanın mahalli olarak
görülmüştür (175).
Mistik düşüncenin hızla geliştiği 17. yy. Fransa'sında Pascal’ln (v. 1662)
kalble ilgili düşünceleri de dikkat çekicidir. Aslında ona göre kalb, ne
duyguların, ne de ruhî melekelerin yeridir; o bireyin kendisiyle tarif edildiği
irade, metânet ve sadâkatin merkezidir (176). Yine Pascal'a göre kalb, önemli
bir bilgi kaynağıdır. Nitekim onun şu sözleri bu görüşünü açıkça ortaya
koymaktadır: "Biz hakikati yalnız akıl yardımıyla değil, kalb sayesinde de
biliyoruz". "Kalbin öyle bilgi edinme yolları vardır ki, akıl bunları
kavramaktan acizdir". "Allah’ı hisseden, akıl değil kalbdir". "Eğer her şey
aklın kontrolüne terkedilirse dinimizde hiçbir şey esrarlı ve hârikulâde
görülmeyecektir. Ancak aklın prensipleri rencide edilirse o zaman da dinimiz
saçma ve gülünç olacaktır" (177).
Ünlü Rus edebiyatçısı Tolstoy da (v. 1910) akılla yetinerek kalbi ihmal etmenin,
özellikle duygu bakımından insanı tanımamak olduğuna şöyle işaret eder: "Akıl
bana hiçbir şey öğretmedi; bütün bildiğim, kalbin gösterdiğinden ibarettir"
(178). Yine ona göre huzurlu bir hayat, ancak gönüldeki sevgi unsuruyla
gerçekleşebilecektir (179).
--- o ---
İslâm dışı kültür ve düşünce sistemlerinin kalble ilgili yaklaşımlarını bu
şekilde özetledikten sonra İslâm düşüncesinde konunun nasıl değerlendirildiğine
geçebiliriz.
İslâm düşüncesinin iki temel kaynağı olan Kur'an ve sünnet, kalbe büyük bir önem
vermiş ve onu âdeta insanın hakikatiyle özdeşleştirmiştir (180). Bunun tabiî bir
sonucu olarak da İslâm âlimleri, konuyla ilgili geniş açıklamalarda
bulunmuşlardır.
İslâm düşünce tarihinde kalble ilgili en geniş değerlendirmeler, hiç şüphesiz
sûfîler tarafından yapılmıştır. Bu bakımdan onların konuyla ilgili görüşlerini
ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Fakat şunu belirtelim ki İslimî ilimlerin
hemen hepsinde kalble ilgili bilgilere rastlamak mümkündür. Meselâ kelam ilmi,
îman ve inkar gibi itikatla ilgili konularda kalble ilgilenirken, fıkıh ilmi de
ibâdetlerin sıhhat şartı ve akitlerin geçerliliği gibi hususlarda kalbe ait
niyet ve irade gibi fonksiyonlara dikkat çekmiştir.
Kindî (v. 252/866), Farâbî (v. 339/95p) ve İbn Sînâ (v. 429/1037) gibi İslâm
filozoflarının ise kalb kelimesinden ziyade ruh, nefs ve akıl kavramlarına
yönelik geniş değerlendirmelerinin olduğu bilinmektedir. Hatta denilebilir ki
"kalb" kelimesi, onlar tarafından felsefî bir mefhum olarak kabul edilmemiştir
(181). Bu itibarla Kur'an ve sünnette kalbe nisbet edilen fonksiyonların büyük
çoğunluğu, söz konusu kavramların içinde değerlendirilmiştir. Nitekim Cürcânî
(v. 816/1413), kalbi "Göğsün sol tarafında yer alan çam kozalağı şeklindeki et
parçasıyla ilişkisi olan ve insanın hakikatini ifade eden Rabbânî bir latîfedir"
diye tarif ettikten sonra bunun felsefedeki karşılığının "nefs-i nâtıka" (182)
olduğunu belirtmiştir (183). Felsefî konuların Kur'an ve sünnet naslarına
dayandırılması, filozoflar tarafından âdeta yadırganmıştır. Nitekim Fahreddin
Râzî, "kalb"in merkezî bir uzuv olduğunu tesbit için aklî delilleri serdettikten
sonra Kur'an ve sünnetten de bazı deliller nakleder ve hemen arkasından da böyle
yapmasının felsefî bakımdan ayıplanmaması gerektiğini; "felsefenin büyük üstadı
Aristo, Homeros'un (M.Ö IX. yy.) şiirlerini delil olarak kullandıktan sonra
benim Kur'an gibi yüce bir kitabı referans göstermem nasıl ayıplanabilir?"
sözleriyle savunur (184).
Fahreddin Râzî (v. 606/1209) "nefs"in mahiyetine yönelik filozoflar tarafından
ileri sürülen farklı yorumları geniş bir şekilde naklettikten sonra Aristo'ya
nisbet ettiği şu görüşü savunur: "Nefs insanın "ben" diye işaret ettiği bir tek
hakikatidir ve cisim değil cevherdir (185). Bu cevherin bedene ilgisi ise bedenî
uzuvların reisi konumunda olan "kalb" aracılığı ile gerçekleşmektedir. Yani nefs
öncelikle kalbe taalluk etmekte ve onun vasıtasıyla da bedenin diğer cüzlerine
tasarruf etmektedir. Kur'an ve sünnette idrak ve duygu merkezi olarak kalbin
gösterilmesi, "nefs"in tasarruflarına ilk mahal olması sebebiyledirl86. Dikkat
edilirse Râzî'nin de katıldığı bu görüşe göre kalb, idrak, bilgi ve duygu gibi
fonksiyonları ihtiva eden bir kavram değil, söz konusu fonksiyonlara sahip
"nefs" cevherinin, bedenle ilgi kurduğu bir et parçasından ibarettir.
Sözlükte "ruh bilimi" anlamına gelen "psikoloji" ilminin, kalbe yönelik ciddi
değerlendirmelerinin olacağı düşünülebilir. Oysa durum zannedildiği gibi
değildir. Çünkü psikoloji ilminin oluşmasında ve gelişmesinde etkin olan bilim
adamlarının büyük bir çoğunluğu, "Aydınlanma Felsefesi"nin (XVIII. yy.) din
üzerinde bıraktığı menfî etkilerin tesirinde kalarak, dine karşı ön yargılı bir
tutum sergilemiş ve insanın materyalist bir bakış açısı ile değerlendirilmesi
gerektiğini iddia etmiştir. Önceleri ahlâk veya felsefe içinde, insanı iyiye ve
güzele yönlendirmek için onun ruhunu anlamayı kendisine gaye olarak seçen bu
bilim dalı, "Aydınlanma" dönemiyle birlikte âdeta ruhun varlığını inkar etmeye
yönelmiştir, denilebilir (187). Hatta bazı araştırmacılara göre modern
psikoloji, "ruhsuz bir bilim dalı" olmayı, kendisine bir metot olarak
benimsemiştir (188).
Modern psikolojinin bu yaklaşımı, insanın davranışlarını yönlendiren duygu ve
idrak gibi fonksiyonların, bedenin maddi yapısı içinde aranması gerektiği
sonucunu doğurmuş ve neticede "beyin", sözkonusu fonksiyonların merkezi kabul
edilmiştir. Binâenaleyh bugün için psikoloji, bir "ruh bilimi" olmaktan çıkmış
ve beynin fonksiyonlarını inceleyen bir bilim dalı haline gelmiştir (189).
Netice olarak kalb, dünden bugüne hemen her din ve kültürde güncelliğini korumuş
önemli bir kavram olmakla birlikte E. F. Schumacher’ln (v. 1398/1977) de
belirttiği gibi modern çağın maddeci bilimciliğine gömülmüş birisi için, hiçbir
anlam ifade etmemektedir. Çünkü böyleleri insanı, sadece gelişmiş bir hayvan
olarak gördükleri için hakikatin kalble değil, beyinle keşfedilebileceğinde
ısrarlıdırlar (190).
DİPNOTLAR
164 bk. Meslin, M.. "Heart (Fransızca’ dan İngilizce’ye Gev. Kristine Arıdersoıı).
Tlıe EncyIopedia of Religion, VI, 234. 165 bk. Macculloch, J. A.. "Hedrt".
Eneyelopedia of Religion and Ethics, VI, 556. 166 bk. Macculloch. J. A.. agm..
VI. 557 167 bk. Mcalin, M., agm., VI, 234; J. A. Macculloch, agm., VI. 557.
168 bk Meslin. M., agm.. Vl, 234. 169 bk. S Sharamon-B J. Baginski, Chakra El
Kitabı (çev. Cumhur Mısırlıoğlu). s. 1591 t;4 170 bk. Meslin, M., agm., VI,
234-235; Macculloch, J A., agm., VI, 557. 171 Meslin, M., agm., VI, 235.
172 bk. Meslin. M.. agm., Vl. 235. 173 bk Meslin, M., agm., VI, 235-236.
174 bk Meslirı. M., agm.. VI. 236. 175 bk Epstem. Perle, Kabala-Museoi
Mistikleriııin Yolu (Çev. Nusret Karayazgan-Şiyma Bakara) S. 26-33 176 bk.
Meslin, M., agm., VI, 237. 177 Pascal, Düşünceler (çev. Fethi Yücel), s.
86-87. 178 Rolland. Romain. Tolstoy'un Hayatı (çev. Tahsin Yücel), s. 54.
179 Rolland, R.. aye., s. 160. 151 el-Bakara
2/281;Âl-i İmrân 3/25; en-Nahl 16/111. 152 eş-Şems 91/7. 153 "İlham" kelime olarak "bir şeyi bir anda yutturmak" anlamına gelmektedir
(bk. Elmalılı, age., VIII, 5857). 154 Fücûr, Hak'dan ayrılıp, Hak yolunu yarıp nizamından çıkarak fısk ve
isyâna düşmektir. Bilhassa zinâ etmek, yalan söylemek, daha Türkçesi
edepsizlik etmek manasına ve öyle şer ve masiyet olan füflere de ıtlâk
olunur. Takud da bunun zıddı olarak, nefsi kurtarmanın, Allah'ın vikâyesinde
fenalıktan korunmanın ismidir (bk. Elmalılı age., V111,5857). 155 eş-Şems 91/8. (Âyetin geniş bir tahlili için bk. Elmalılı, age., VIII,
5858-5860). Başka bir âyette de "Bir ona (insana hayır ve şer yolu olmak
üzere) iki yol gösterdik" (el-Beled 90/10) buyrulmuştur. "Bununla
bazılarının zannettiği gibi insan fıtratının hayırdan ziyâde şerri sevdiği
ve binâenaleyh insanda şer meylinin asl olduğu davası reddedilmiş demektir.
Doğrusu mutlak insan fıtratı ikisine de alesseviye kâbildir. Birisinin
galebesi tâlî sebeplerledir. İnsan hayra da şerre de müsta'id olarak ikisine
de tâlî sebep ve illet ile yürür ve hangisini istihdâf ederse ona gider.
Nefis, emmâre de olur, mutmainne de olur" (Elmalılı, age., VIII, 5839). 156 ez-Zümer 39/42. 157 en-Nür 24/21. 158 Fussilet 41/46. 159 eş-Şems 91/9. 160 eş-Şems 91/10. 161 Kalbin anatomik yapısı hakkında bilgi için bk. Berkmen, Rasim ve
arkadaşları. Kalb Hastalıkları, 3-23: Nurbaki, Halük. Kalb ve Ötesi, 7-29:
Büyük Larousse, X, 62396241: Meydan Larousse, Vl, 816-817: Mayo Clinic (Tıp
Ansiklopedisi), II, 612-614. 162 el-Bakara 2/79: el-Mâide 5/13 163 el-Bakara 2/53. 87: en Nisâ 4/163: el-Mâide 5/46 164 bk. Meslin, M.. "Heart (Fransızca’ dan İngilizce’ye Gev. Kristine
Arıdersoıı). Tlıe EncyIopedia of Religion, VI, 234. 165 bk. Macculloch, J. A.. "Hedrt". Eneyelopedia of Religion and Ethics, VI,
556. 166 bk. Macculloch. J. A.. agm.. VI. 557 167 bk. Mcalin, M., agm., VI, 234; J. A. Macculloch, agm., VI. 557. 168 bk Meslin. M., agm.. Vl, 234. 169 bk. S Sharamon-B J. Baginski, Chakra El Kitabı (çev. Cumhur Mısırlıoğlu).
s. 1591 t;4 170 bk. Meslin, M., agm., VI, 234-235; Macculloch, J A., agm., VI, 557. 171 Meslin, M., agm., VI, 235. 172 bk. Meslin. M.. agm., Vl. 235. 173 bk Meslin, M., agm., VI, 235-236. 174 bk Meslirı. M., agm.. VI. 236. 175 bk Epstem. Perle, Kabala-Museoi Mistikleriııin Yolu (Çev. Nusret
Karayazgan-Şiyma Bakara) S. 26-33 176 bk. Meslin, M., agm., VI, 237. 177 Pascal, Düşünceler (çev. Fethi Yücel), s. 86-87. 178 Rolland. Romain. Tolstoy'un Hayatı (çev. Tahsin Yücel), s. 54. 179 Rolland, R.. aye., s. 160. 190 bk. E. F Schumacher. Aklı Karışıklar İçin Klavuz (çev. Mustafa Özel). s
60-61 |