Ana Sayfa
Kur'an ve Sünnet'te

Geri
Kalbin Sesi - Kalbî Hayat
Nefs

        Kur'ân-ı Kerim'de üçyüze yakın yerde geçen nefs kelimesi, cahiliyye dönemi Arap şiirinde daha çok "bir şeyin zâtı" ve "kan" mânasında kullanılmıştır. Bu kelimeye zamanla ruh, can, kalb, ceset, benlik, bir şeyin hakikati, özü ve bütünü gibi yirmiyi aşkın anlam yüklenmiştir (113).
        Istılah olarak da şu tariflerin yapıldığını görmekteyiz:
     
Cürcânî (v. 816/1413) nefs kavramını, "Hayat, his ve irâde gücünün taşıyıcısı olan latîf cevherdir" şeklinde tanımlar ve "Bu cevher, bedenin aydınlatıcısıdır. Işığı bedenin iç ve dışını (zâhir ve bâtınını) aydınlatırsa uyanıklık; yalnız içini aydınlatırsa uyku; her ikisini de aydınlatmayacak olursa ölüm meydana gelmiş olur" (114) tesbitinde bulunur.
        Gazâlî (v. 505/1111) nefs kelimesinin bir çok anlamının olduğunu ifade ettikten sonra özellikle ikisi üzerinde durur. Ona göre İnsanda bulunan gazap ve şehvet gücüne topluca nefs denildiği gibi -ki genellikle sûfîlerin benimsediği nefs anlayışı budur- "insanın hakikati", "zâtı" diyebileceğimiz manevî latîfeye de nefs adı verilmiştir (115).
        Râzî'ye (v. 606/1209) göre nefs, bir cevherdir ki bütün idrâkler, fiiller ona aittir. Nefsin bedene ilgisi kalb vasıtası iledir. Nefs, kalb aracılığı ile bedenin diğer uzuvlarına etki eder. Bedenin her bir uzvu nefsin âleti konumundadır. Meselâ göz görme, kulak işitme ve dil konuşma aracıdır (116)
        Elmalılı (v. 1361/1942) da nefsi, "Ruh ile bedenden mürekkep olan zât veya bedeni müdebbir olan ruhtur" (117) şeklinde tarif ettikten sonra, bunun kalb ve ruh mânasına da geldiğini ayrıca şer'î örfte, şehvet ve gazabın temeli olan nefsâni kuvvetin de nefs diye isimlendirildiğini ifade eder (118)
        Süleyman Ateş ise söz konusu kavramla ilgili olarak şu izahı yapar: "Aslında nefs, nefes alan canlı anlamına gelir. Her canlı şeyde ruh vardır. Organizma içinde bulunan can (ruh), nefistir. Çünkü onun hayatı nefes (solunum) iledir. Esasen esinti, rüzgar anlamına gelen ruh da hayat soluğu demektir. Bu soluk maddeye girince nefs adını alıyor. Ruh denince, maddeden soyutlanmış can anlaşılır. Ne bedene, ne de bedenli bir canlıya ruh denmez. Ruh, canlının bedensiz varlığıdır. Bedene hayat veren ruhtur" (119).
        Kavramın "nefs", "enfüs" ve "nüfûs'' şekilleri, Kur'an'da daha çok, çeşitli varlıkların kendilerine (zatlarına) delâlet eden dönüşlü zamir olarak kullanılmıştırl2o. "İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir" (el-Bakara 2/284) âyetinde olduğu gibi nefs kavramının, bazen kalb (iç âlem) (121) ve bazen de can (122) anlamında kullanıldığı ifade edilmiştir (123). Kelime Kur'an'da mutlak olarak kullanıldığında ise genelde insana delâlet eden ve dilimize "kişi" ya da "kimse" diye tercüme edebileceğimiz bir mânaya gelmektedir (124). Kur'ân-ı Kerim'de nefs, zaman zaman günaha temâyülün ve dünyaya ait isteklerin odak noktası olarak gösterilir (125): Günaha düşüren (126), bâtıla teşvik eden (127) odur. Hevâ ve hevese tabi olmak (128) ve cimrilik (129) gibi kötü huyların temelinde onun fonksiyonu büyüktür. Bu sebeple nefsi kontrol altında tutmak gerekmektedir (130).
        Nefs kelimesinin Kur'an'daki kullanımları ile ilgili makalesinde Regis Blachere (v. 1973) de şu sonuca ulaşır: "Kur'ânî dilin, nefsin; "hayatî soluk" (souffle vital), "fânî bedenle ilgili yaşatıcı rûh" (ame vegetative) anlamını da tanıdığı izlenimi ortaya çıkıyorsa da en azından bu anlam daha az ve uzaktan sunulmuştur. Çok daha sıkça görülen şey, nefs teriminin "dünya zevklerine mâil ve hüküm gününde sorumlu rûh" ve bir de "beşerî varlık", "beşerî şahsiyet" anlamıyla beraber sunulmuş olmasıdır" (131).
        Nefs hakkında daha başka değerlendirmeler de yapılmıştır. Konunun geniş bir şekilde tartışılmasının en önemli sebeplerinden birisi, nefs ile ruhun hakikatte aynı şeyler olduğunun ileri sürülmesidir (132). Nefs kavramına dayanılarak âdeta ruh felsefesi yapılmıştır. Kur'an, bilgisi sınırlı olan insanın, ruhun hakikatine erişemeyeceğini bildirince, İslâm mütefekkirleri, ruhla ilgili düşüncelerini "nefs" başlığı altında yoğunlaştırmışlardır. Böylece nefs, bir kamuflaj terimi görevini üstlenmiştir (133).
        İslâm literatüründe nefs, genelde tasavvufî bir kavram olarak düşünülür. Hatta bütün tasavvuf, "Nefsini bilen Rabbini bilir" düstûruyla onun üzerinde temerküz eder. Bu sebeple konunun bu boyutuna da kısaca temas etmek faydalı olacaktır.
        Tasavvufta nefs için, "can, benlik, ruh, aşağı duygular" (134), "kişinin kötü huyları ve çirkin vasıfları, kötü his ve huyların mahalli olan latîfe" (135), "insanda gazap ve şehvet kuvvetini toplayan şey" (136), "kalble beden arasında vasıta olan ve canlılık, sevgi ve irade mahalli olan latîf bir cevher" (137), "beden kaynaklı özelliklerin genel adı" (138) gibi tariflere yer verilmiştir.
        Sûfîler başta olmak üzere bazı âlimler, Kur'ân'da nefse nisbet edilen vasıflardan hareketle insan nefsinin altı mertebesinin olduğunu ileri sürmüşler ve buna "nefs-i kâmile" diye bir mertebe daha ilave ederek bunu yedi mertebeye çıkarmışlardır. Biz burada bu mertebelerden en çok bahsi geçen ilk dördünü kısaca ele alacağız.
        Nefs-i emmâre: Emir ve yasaklara aldırmayan, bedenî hazlara meyyal, lezzet ve şehvet emreden, kalbi süflî yöne çeken kuvvet anlamındadır (139).
        "Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, dâima kötülüğü emredicidir" (Yûsuf Sûresi 12/53). âyetinde zikredilen emmâre vasfı bu mertebeyi ifade eder.
        Nefs-i levvâme: Allah’ın emirlerine bazen uyan, bazen uymayan, işlediği günahlardan dolayı üzülen, kendini kınayan ve azarlayan nefistir (140). Bu nefis, adını Kur'an'daki,
        "Kendini dâima kınayan (levvâme) nefse yemin ederim" (elKıyâme 75/2) meâlindeki âyetten almaktadır.
        Nefs-i mülheme: İlham ve keşfe mazhar olmaya başlayan, hayır ve şerri idrâk edebilme melekesine sâhip olan ve şehevî isteklere karşı direnen nefistir (141).
        "Nefse ve onu biçimlendirene, ona bozukluğunu (fücûr) ve korunmasını (takvâ) ilhâm edene andolsun ki; nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu alçaltan (kötülüklere gömen) de ziyan etmiştir"(eş-Şems 91/7-10) âyetleri bu mertebeye işâret eder.
        Nefs-i mutmainne: İman nûruyla tamamen aydınlanmış, kötü sıfatlardan kurtulup yüce ahlâk ile bezenmiş olan nefistir (142). Bu nefs, Cenâb-ı Hakk’ın tevfîk ve inâyetiyle sekîne/itmi'nân ve yakîne mazhar olmuş ve ızdıraplardan kurtulmuştur.
        "Ey itmi'nâna eren nefis! Sen O'ndan râzı O da senden râzı olarak Rabb'ıne dön!" (el-Fecr 89/27-28) âyetiyle bu nefse işâret edilmiştir.
        Bunlara ilâve olarak, tasavvufî eserlerde "nefs-i râdıye", "nefs-i merdıyye" ve "nefs-i kâmile" mertebelerinden de geniş bir şekilde bahsedilmiştir (143).
        Burada ruh ile nefsin aynı şeyler olduğunu kabul edenlerin görüşü dikkate alınarak ruhun kalb ile olan ilişkisinden de söz edilebilirdi. Ne var ki ruh hakkında çok uzun tartışmaların bulunması ve özellikle Kur'ân-ı Kerim'de ruh kavramının kalb anlamında kullanılmaması bizi bu meseleyi değerlendirmekten alıkoymuştur.
Bazı âlimlere göre bu kavramlar (ruh, nefs, kalb, akıl), aynı hakikatin farklı durumlarını ifade eden isimlerden ibarettir. Nitekim Gazâlî, nefs, ruh, kalb ve akıl kelimelerinin ayrı ayrı açıklamalarını yaptıktan sonra, bunların her birinin ayrı delâletleri olsa da istisnasız hepsinin insanın, "bilen, idrak eden latifesi"ne işâret eden lafızlar olduğunu söylemiştir (144).
        Hülasa nefs kavramı, kelime olarak değişik mânalara geliyorsa da "insan nefsi" söz konusu olunca -mecâzen beden ve kalb anlamına kullanıldığı yerler bir yana- "ruh" ve "beden"den mürekkep olan insanın hakikatini (zâtını, özünü, benliğini) oluşturan cevherin adıdır. Bilimsel çalışmalar da insanda maddi bedenden ayrı "biyo plazma" denilen bir "enerji beden"in varlığını desteklemektedir. Saffet Senih'ın, "Ruhlar ve Ötesi" isimli eserinden konuyla ilgili bazı bilgi(eri burada nakletmek faydalı olacaktır:
        “Fizik bedenin ikizi olarak ruh, bir duble veya bir astral vücud veya bir enerji bedendir ve ispat edilmiştir. Bir bacağı veya kolu kesilen kimseler, uzun zaman onu yerindeymiş gibi hissederler. Bunu hallüsinasyon meydana getiren arzu diye geçiştirmek mümkün değildir. Çünkü üstün kabiliyet sahibi klerveyonlar, kesik uzuvlu birinin, fantom bacağını veya kolunu görmektedirler. Bu fantom, akıcı bir şekildir ve bedenle ilgilidir. İslâmî kaynaklar, ruhtan hiç ayrılmayan bir "beden-i misâlî" den, bir "latîfe-i seyyâle" den bahsederler ki görülen ve fotoğrafı çekilen de budur. Klervoyanlar, duble (astral) bedenin fizik bedenden daha büyük olduğunu söylemektedirler. Aura (avra) dediğimiz ve bulutumsu ışık olarak görülen kısım, astral bedenin fizik bedenden taşan kısımlarıdır. Güvenilir medyumlardan olan New York Parapsikoloji Derneği başkanı Eileen Garret, "Warness" adlı kitabında şöyle diyor: "Hayatım boyunca herkesin bir ikinci bedeni olduğunu bizzat gördüm". Tanınmış İngiliz medyumu Geraldine Cummins'ın 1930'daki raporuna göre, zihin doğrudan doğruya beyne tesir etmiyor. Arada elektrik beden vardır. Her hayvanın değişik tertipte esirden (enerji gibi görünmeyen bir güç) yapılmış, birleştirici, gözle görülmeyen bir bedeni vardır. Kirliyan fotoğrafçılığı ile yani yüksek frekans altında çekilen resimlerle enerji bedenler ortaya konmaktadır. Aslında resimde görülen el ve kollar, ruhun üzerine giydirilen misâlî bedenin görüntüsüdür. Misali beden çok ince bir maddedendir ki, esir veya onun gibi başka bir şeydir. Ruh bölünmez ve parçalanmaz bir bütündür. Atom bile terkiptir. Halbuki ruhta böyle bir terkip olma durumu yoktur.
        "Rusya'da Tanrıya Dönüş" kitabının yazarları Sheila Ostrander ile Lynn Schroeder diyorlar ki: "Müşahedelerimizden, Sovyetlerin canlılarda bir matrix (kalıp) enerjinin varlığını yani ruhun varlığını ispat ettiklerini anladık. Fizik bedenimiz içinde hareket eden bir çeşit birleştirici, gözle görülmez bir beden. Fakat bu enerji bedenin fonksiyonu nedir? Özelliği nedir? Nereden geliyor?"
        Bu sorulara Kazakistan'ın başşehri Alma Ata Kirov Üniversitesi’nde cevap aranıyor. Kirliyan cihazı bir elektron mikroskobuna bağlanarak bir zamanlar sadece klorvoyanların görebildikleri enerji beden, âlimler tarafından da görülmüştür. Canlı bir organizmanın yaşayan hareketli dublesini açıkça görmüşlerdir.
        1938 yılında U. Şuiski, N. Fedorova ve F. Gibaolulin'den meydana gelen doktorlar grubu keşiflerini şöyle açıkladılar: "Bütün canlıların sadece atom ve moleküllerden yapılmış fizikî bedenlerinin yanında, bir de bunun kopyası enerji bedenleri vardır." Onlar, bu ikinci bedene "Byolojik Plazma Beden" adını vermişlerdir.
        Kazakistan Üniversitesinin enerji-beden mevzuundaki çalışmalarını konu alan "Kirliyan Metodunun Biyolojik Esasları" (Alma Ata 1968) isimli eserde de şu bilgiler verilmektedir: "Kirliyan fotoğraflarında görülen ışımanın sebebi elektrikî durum değil, biyoplazmadır. Bütün canlılarda bulunan, titreşim yapan renkli enerji bedenin en belirgin hususiyeti onun, belirli bir uzay organizasyonuna sahip olmasıdır. Enerji bedenin içinde fizik bedenin enerji kalıbından tamamen ayrı bir hareket tarzı devam edip gider. Byoplâzmik bedenin de polarizasyonu vardır".
        Bir Amerikan nörologu, bir salamandranın kesilmiş ayağının elektrikî alanının boşluktaki izlerini ölçebilmiştir.
        Bize Sovyet ilim adamlarının gösterdikleri fotoğraflarda, canlı organizmaların, kesilmiş kısımlarının evvelce kapladıkları alanda, fizikî kısmı gittiği halde byoplâzmik bedenin kalmakta olduğu açıkça belli oluyordu" (145).
        Safvet Senih söz konusu eserinde konuyla ilgili deneylerden ve yaşanmış olaylardan bahseder ve mevzuyu şöyle bitirir: "Ölümle birlikte fizik bedenle enerji beden alakasının sona erdiği söylenir. Medyumların raporlarına göre enerji beden fizik bedenimizin içindedir ve tam duble durumundadır. Ölümle et kılıfından çıkar ve biz yaşayışımıza enerji beden (ruh) olarak devam edip gideriz" (146).
        Anlatılan şekliyle bir enerji beden söz konusu ise bu bedene, yazarın dediği gibi ruh adını vermek yerine "nefs" demek daha doğru olacaktır. Böyle bir durumda manevî kalb de bu cevherin ana merkezini oluşturmuş olacaktır. Şu âyet de böyle bir anlayışa uygun görünmektedir:
        "Allah ölmekte olanların ölüm anında, ölümü gelmemiş olanların da uyku hallerinde canlarını (nefslerini) alır. Sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler uardır"(ez-zümer 39/42). Bu âyet, bedende nefs adı verilen ayrı bir varlığın mevcûdiyetini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
        Netice olarak, ruh, nefs ve akıl gibi mücerred kavramların delâletleri konusunda kesin bir sonuca ulaşmak pek de mümkün değildir. Bununla beraber konuyla ilgili değerlendirmemizi şöyle özetleyebiliriz: İnsana nefhedilen (üfürülen) (147) ve Rabb'ın emrinden ya da Rabb'ın emri cinsinden ibaret bir cevher olan "ruh" (148), bedene taalluk edince "nefs" adını almaktadır. Nitekim Kur'an'da insan oluşumu ile ilgili olarak "ruh' kavramının geçtiği yerlere bakılırsa ruhun, ancak yaratılış başlangıcında devreye giren ve maddî yapıyı tamamlayıp insan varlığını ortaya çıkaran manevî bir cevher olduğunu görürüz (149). Bu oluşum devresinden sonra hiç bir safhada "ruh"tan söz edilmez. Bunun yerine "nefs" mefhûmu devreye girer. Ölüm anında bedeni terkeden "nefs" (150) olduğu gibi âhiret âleminde de muhatap kabul edilen yine "nefs"tir (151). Bu "nefs", ilâhî bir düzenlemeyle (tesviye) (152) belli bir şekil aldıktan sonra, ilham (153) yolu ile fücûr ve takvâ (154) adı verilen bozulma ve korunma melekeleri diyebileceğimiz kâbiliyet tohumlarıyla mücehhez kılınmıştır (155). İnsan hakikatini oluşturan bu manevî cevher, bedenle iç içe olmakla birlikte, uyku ya da ölüm hallerinde kısmen veya tamamen bedenden ayrılabilmektedir (156). Bu cevherin çekirdeğini (merkezini, lübbünü) de "kalb"/"fuâd" latîfesi oluşturmaktadır. Söz konusu latîfenin fizîkî bedende ilişki içinde bulunduğu mahal ise "sadr" bölgesinde yer alan çam kozalağı şeklindeki "cismânî kalb"tir. Maddi kalbin damarlar vasıtasıyla tüm vücudu sarması gibi manevî kalb de nefs cevherinin bütününde tasarruf edicidir, denilebilir. Bedenin canlılığında ve fonksiyonlarını yerine getirmesinde "nefs" hakikatinin fonksiyonu göz önünde bulundurulursa esasen manevî kalbin insanda yegane otorite olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Buna bağlı olarak da kalb latîfesinin sıhhati ya da hastalığı "nefs"i ve fonksiyonlarını (akletme, görme, işitme vb.) etkileyecek demektir. İnsan Allah’ın fazlı ve rahmeti sayesinde (157) yaptığı amellerle (158) nefsine (mayasına) içirilmiş (ilhâm) olan fücûru temizler ya da etkisiz hale getirir ve takvâyı geliştirirse kurtulmuş olacak (felah) (159), aksi halde husrânda kalacaktır (160). Bu temizlenme ameliyesi (tezkiye) sürerken "nefs" çeşitli merhalelerden geçer ki bunlar; "emmâre", "levvâme", "mülheme", "mutmainne", "râziye" ve "merziyye" halleridir.


DİPNOTLAR
113 Râğıb, Müfredât, s. 501; İbn Manzûr, age., VI, 233- 236; Firûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-muhit, s. 745; Âsım Efendi, Kâmûs, Il, 1031; Aynî, Mehmed Ali, "Nefs Kelimesinin Mânaları”, Dârulfunûn İlâhiyat Fakültesi Mecmuası, İstanbul-1930, sy. 14, s. 46-52.
114 bk. Cürcânî, Ta'rıfât, s. 243.
115 Gazâli, İhyâ, III, 114.
116 bk. Kitâbüu'n- nefs ve'r-rûh, s. 5, 78.
117 Elmalılı, Hak Dîni, VIII. 5856.
118 bk. Elmalılı, age.. I, 223: VIII. 5813-5815.
119 Ateş, Süleyman, İnsan ve İnsanüstü, s. 170.
120 Meselâ bk. Âl-i İmrân 3/61; Yûsuf 13/54; ez-Zâriyât S1/21. 121 el-A'râf 7/205; el-Fecr 89/27.
122 el-En'âm 6/93.
123 bk. Kurtubî, el-Cnmi', III, 272. Nefs kelimesi bir yerde ise Allah hakkında kullanılmıştır (el-Mâide 5/116).
124 el-Bakara 2/48, 123, 233: Al-i İmrân 3/25, 30; en-Nisâ 4/1.
125 R. Blachere, "Nefs Kelimesinin Kur'an'da Kullanılışı Hakkında Bazı Notlar ( çev. Sadık Kılıç), Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, Erzurum-1982, sy 5, s. 192.
126 Kâf 50/16; Yusuf 12/53.
127 Tâhâ 20/96.
128 en-Necm 53/23; en-Nâzi'ât 40,41.
129 et-Teğâbün 64/16.
130 el-Kehf 18/28.
131 R. Blachere, agm., s. 196.
132 Konuyla ilgili tartışmalar için bk. Gazâli, age., III, 113-115; E. E. Calverley, "Nefs" , MEBİA, IX, 179-183: Elmalılı, age., VIII, 5813-5815; Ateş, Süleyman, İslâm Tasavvufu, s. 520-522; Ateş, Süleyman, İnsan ve İnsanüstü, s. 168-175; Öztürk, Yaşar Nûri, Kur'ân-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, s. 122-159.
133 bk.Aydın, Hüseyin, Muhâsihi'nin Tasavvuf Felsefesi, s. 80. 134 Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 368.
135 Kuşeyri, Risâle, s. 86, 87. 136 Gazâlî, age., III, 114.
137 Kâşârıi, Istılâhât, s. 114.
138 Oztürk, YaSar Nûri, age., s. 123.
139 Kâşâni, age., s. 115, Cürcâni, Ta'rîjât, s. 243; Abdülmün'im el-Hıfni, age., s. 257. 140 Kâşânî, age., s. 115; Cürcânî, age., 243; Abdülmün'im el-Hıfnî, age., s. 257.
141 Abdülmün'im el-Hıfni, age., s. 257:
142 Kâşânî, age., s. 116; Cürcânî, age., s. 243; Abdülmün`im el-Hıfnî, age., 257.
143 Nefs mertebelerinin izahı için bk. Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü'!-kulûb, 1, 183; Cürcânî, age., s. 243; Kâşâni, age., s. 115, 116; Tehânevi, Keş;âj-ü istılâhâti'! fünûn, ftl, 1402; Abdülmün`im el-Hıfnî, age.,s. 257; Ateş, Süleyman, İslâm Tasavvufu, s. 521522; Uludağ, Süleyman, age., s. 368-369; Oztürk, Yaşar Nüri, age., s. 144-159; Yılmaz, H.Kâmil, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatler, s. 234-236.
144 Gazâlî, age., Ift, 115.
145 Senih, Safvet, Ruhlar ve Ötesi, s. 26-30
146 Senih, Safvet, age. s. 34.
147 el-Hicr 15/29; Sâd 38/72.
148 el-İsrâ 17/85. Konuyla ilgili bilgi için bk. Elmalılı, age., V, 3198-3202.
149 en-Nisâ 4/171; el-Hicr 15/29; es-Secde 32/9; Sâd 38/72.
150 ez-Zümer 39/42
151 el-Bakara 2/281;Âl-i İmrân 3/25; en-Nahl 16/111.
152 eş-Şems 91/7.
153 "İlham" kelime olarak "bir şeyi bir anda yutturmak" anlamına gelmektedir (bk. Elmalılı, age., VIII, 5857).
154 Fücûr, Hak'dan ayrılıp, Hak yolunu yarıp nizamından çıkarak fısk ve isyâna düşmektir. Bilhassa zinâ etmek, yalan söylemek, daha Türkçesi edepsizlik etmek manasına ve öyle şer ve masiyet olan füflere de ıtlâk olunur. Takud da bunun zıddı olarak, nefsi kurtarmanın, Allah'ın vikâyesinde fenalıktan korunmanın ismidir (bk. Elmalılı age., V111,5857).
155 eş-Şems 91/8. (Âyetin geniş bir tahlili için bk. Elmalılı, age., VIII, 5858-5860). Başka bir âyette de "Bir ona (insana hayır ve şer yolu olmak üzere) iki yol gösterdik" (el-Beled 90/10) buyrulmuştur. "Bununla bazılarının zannettiği gibi insan fıtratının hayırdan ziyâde şerri sevdiği ve binâenaleyh insanda şer meylinin asl olduğu davası reddedilmiş demektir. Doğrusu mutlak insan fıtratı ikisine de alesseviye kâbildir. Birisinin galebesi tâlî sebeplerledir. İnsan hayra da şerre de müsta'id olarak ikisine de tâlî sebep ve illet ile yürür ve hangisini istihdâf ederse ona gider. Nefis, emmâre de olur, mutmainne de olur" (Elmalılı, age., VIII, 5839).
156 ez-Zümer 39/42.
157 en-Nür 24/21.
158 Fussilet 41/46.
159 eş-Şems 91/9.
160 eş-Şems 91/10.
161 Kalbin anatomik yapısı hakkında bilgi için bk. Berkmen, Rasim ve arkadaşları. Kalb Hastalıkları, 3-23: Nurbaki, Halük. Kalb ve Ötesi, 7-29: Büyük Larousse, X, 62396241: Meydan Larousse, Vl, 816-817: Mayo Clinic (Tıp Ansiklopedisi), II, 612-614.
162 el-Bakara 2/79: el-Mâide 5/13
163 el-Bakara 2/53. 87: en Nisâ 4/163: el-Mâide 5/46
164 bk. Meslin, M.. "Heart (Fransızca’ dan İngilizce’ye Gev. Kristine Arıdersoıı). Tlıe EncyIopedia of Religion, VI, 234.
165 bk. Macculloch, J. A.. "Hedrt". Eneyelopedia of Religion and Ethics, VI, 556.
166 bk. Macculloch. J. A.. agm.. VI. 557
167 bk. Mcalin, M., agm., VI, 234; J. A. Macculloch, agm., VI. 557.
168 bk Meslin. M., agm.. Vl, 234.
169 bk. S Sharamon-B J. Baginski, Chakra El Kitabı (çev. Cumhur Mısırlıoğlu). s. 1591 t;4
170 bk. Meslin, M., agm., VI, 234-235; Macculloch, J A., agm., VI, 557.
171 Meslin, M., agm., VI, 235.
172 bk. Meslin. M.. agm., Vl. 235.
173 bk Meslin, M., agm., VI, 235-236.
174 bk Meslirı. M., agm.. VI. 236.
175 bk Epstem. Perle, Kabala-Museoi Mistikleriııin Yolu (Çev. Nusret Karayazgan-Şiyma Bakara) S. 26-33
176 bk. Meslin, M., agm., VI, 237.
177 Pascal, Düşünceler (çev. Fethi Yücel), s. 86-87.
178 Rolland. Romain. Tolstoy'un Hayatı (çev. Tahsin Yücel), s. 54.
179 Rolland, R.. aye., s. 160.
151 el-Bakara 2/281;Âl-i İmrân 3/25; en-Nahl 16/111.
152 eş-Şems 91/7.
153 "İlham" kelime olarak "bir şeyi bir anda yutturmak" anlamına gelmektedir (bk. Elmalılı, age., VIII, 5857).
154 Fücûr, Hak'dan ayrılıp, Hak yolunu yarıp nizamından çıkarak fısk ve isyâna düşmektir. Bilhassa zinâ etmek, yalan söylemek, daha Türkçesi edepsizlik etmek manasına ve öyle şer ve masiyet olan füflere de ıtlâk olunur. Takud da bunun zıddı olarak, nefsi kurtarmanın, Allah'ın vikâyesinde fenalıktan korunmanın ismidir (bk. Elmalılı age., V111,5857).
155 eş-Şems 91/8. (Âyetin geniş bir tahlili için bk. Elmalılı, age., VIII, 5858-5860). Başka bir âyette de "Bir ona (insana hayır ve şer yolu olmak üzere) iki yol gösterdik" (el-Beled 90/10) buyrulmuştur. "Bununla bazılarının zannettiği gibi insan fıtratının hayırdan ziyâde şerri sevdiği ve binâenaleyh insanda şer meylinin asl olduğu davası reddedilmiş demektir. Doğrusu mutlak insan fıtratı ikisine de alesseviye kâbildir. Birisinin galebesi tâlî sebeplerledir. İnsan hayra da şerre de müsta'id olarak ikisine de tâlî sebep ve illet ile yürür ve hangisini istihdâf ederse ona gider. Nefis, emmâre de olur, mutmainne de olur" (Elmalılı, age., VIII, 5839).
156 ez-Zümer 39/42.
157 en-Nür 24/21.
158 Fussilet 41/46.
159 eş-Şems 91/9.
160 eş-Şems 91/10.
 

 

Dr. Âdem Ergül

 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın