Ana Sayfa
Kur'an ve Sünnet'te

Geri
Kalbin Sesi - Kalbî Hayat
Akl/Akıl

 

        Kur'ân-ı Kerim'de isim olarak geçmeyen, fakat fiil olarak kırk dokuz yerde zikredilen el-akl, sözlükte, ahmaklığın zıddı, ilim ve idrak mânasına geldiği gibi, mani olmak, engellemek, alıkoymak ve bağlamak anlamına da gelir. Akla bu ismin verilmesinde, sahibini kötülüklerden men edip tehlikelerden alıkoyması etkili olmuştur denilmiştir (53).
        Aklın, isim, ile müşemma asında bağ kurmak kavramlar arası irtibatları tesis etmek gibi fonksiyonlarının da bu ismi almasına sebep olduğu söylenebilir.
        Kur'an'da akl muhatap alan âyetlerin sayısını yedi yüze çıkaranlar olmuştur (54). Bir çok durumda müşrikler, düşünmemek ve akıllarını çalıştırmamakla vasıflandırılmışlardır (55). Pek çok âyet, sapıtan kimselerin. akıllarını kullanamayan kimseler olduğunu ifade eder (56). "Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledemezler" (el-Bakara 2/171) diyerek adetâ onları görme, işitme ve anlayıp idrâk etme gibi nimetlerden mahrum varlıklarmış gibi gösterir ve aklın fonksiyonunu icra edebilmesi için kişinin "gerçeği işitmesi" (57), "hâdiseleri ve Allah’ın âyetlerini görüp ibret alması" (58) ve "hakkı tasdik ile ikrar etmesi" (58), gerektiğini vurgular. Aksi halde "kötü bir azabın " (60) ulaşacağı haber verilir. Yine Kur'an'da "ancak bilenlerin akledebileceği"ne (el-Ankebut 29/43) ve "aklını kullanamayanların Allah katında canlıların en kötüsü olduğu"na işâret edilir (el-Enfâl 8/22).
        Kur'ân-ı Kerim'de akıl kelimesinin kullanıldığı mâna çerçevesine baktığımızda onun genellikle şu iki anlamda kullanıldığını görürüz: Birincisi: Bir manayı anlamak, idrak etmek, tefekkür ve bilgi olarak ihtiyaç hissedildiğinde onu hatırlamak için hıfzetmek, hak ve batılı, hayır ve şerri tefrik edebilmek (61).
        İkincisi ise birincisinin neticelerinden hareketle nefsi kendi zararına ve helakine sebep olabilecek olan süflî arzularından (hevâ) alıkoymak (62). Birincisine "ilmî akıl" , ikincisine de "irâdî akıl" denilmiştir (63)
Bir çok ilim dalının ilgisi dolayısıyla aklın muhtelif tarifleri yapılmıştır.
        Hâris el-Muhâsibî (v. 243/857) aklı, "organlar ve kalbdeki yansıması ile bilinebilen bir kabiliyet" olarak tanımlar (64).
        Râğıb el-İsfehânî (v. 502/1108) de şöyle der: "İlmi elde etmeye yarayan güce akıl denir. Yine insanın bu kuvve ile elde ettiği ilme de akıl adı verilir. Bunun için Hz. Ali (v. 40/660), aklın "matbû"' (doğuştan sahip olunan) ve "mesmû"' (matbû akılla elde edilen) olmak üzere iki kısım olduğuna işâret etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de -gereği gibi kullanılmadığı için yerilen akıl, mesmû` akıldır. Akılsızlık sebebiyle kuldan sorumluluğun kalktığı bildirilen yerlerde ise akıldan maksat, matbû` akıldır" (65).
        Gazâlî (v. 505/1111) aklın birçok anlamda kullanıldığını ifade ettikten sonra şu iki mâna üzerinde durur:
Birincisi; eşyânın hakikatini bilmektir. Bu anlamda akıl, kalbde bulunan ilim sıfatına verilen isimdir.
        İkincisi ise ilimleri idrak eden cevher anlamındadır. Bu durumda ise akıl, kalb mânasına gelir (66).
Seyyid Şerif el-Cürcânî (v. 816/1413) ise akılla ilgili bir çok tarife yer verir. Bazıları şunlardır:
        -Akıl, hakikatte maddeden mücerret ise de, maddî fonksiyonların icrâsında onunla beraber bulunan bir cevher olup kişilerin "ben" diye ifade ettikleri "nefs-i nâtıka"dır.
        - Kalbde bulunan ve kendisiyle doğru ile yanlışın, hak ile bâtılın bilindiği bir nurdur.
        -Esasen akıl, zihin ve nefs aynı hakikattir. Bu bir tek hakikate, idrak edici olması yönüyle akıl, bedene etkisi sebebiyle nefs, idrâke kabiliyetli olması itibâriyle de zihin denilmiştir (67).
        Muhammed Hamdi Yazır (v. 1361/1942) da aklı, madeni kalb ve ruhta, şuası dimağda bulunan ve duyu organları ile elde edilemeyen şeyleri idrak eden manevî bir nur olarak tarif eder (68).
        Akıl kelimesinin etimolojik yapısı hakkında Izutsu şu izahâtı verir: İslâm öncesi dönemde akıl kelimesi, insanın değişen durumlarda gösterdiği "pratik zekâ"yı ifade ederdi. Akıllı adam, en beklenmedik olaylar karşısında dahi bir çözüm yolu bulup kendisini tehlikeden kurtaran adam demekti. Kur'an'daki kullanımında ise insanı Allah’ın âyetlerini anlamaya muktedir kılan yeteneği anlamına geliyordu. Zamanla İslâm felsefesine bir anahtar terim olarak geçen bu kelime, farklı bir mânada kullanılmaya başlandı. Çünkü geleneksel Arap düşüncesine tamamen yabancı bir sistemde, ayrı bir dünya görüşü düzeninde yer almıştı. Bu kelimeyi İslâm felsefesinde teknik bir terim olarak kullandığımız zaman artık onu câhiliyye devrinde yahut Kur'an'da ifade ettiği mânası ile anlamayacağız; fakat Yunan düşüncesinde, Aristo ve Yeni Eflâtun sistemindeki nous mânasında anlayacağız. Bu mâna değişikliği, Arapça akıl kelimesinin doğal evrimi neticesi meydana gelmiş değildir, biraz sun'î olarak hiç değilse başlangıçta sun'î olarak meydana gelmiştir. Eski akıl kelimesi, hiç değişmemiş gibi kullanılır. Oysa içten içe büyük değişiklik olmuştur. Kelime öyle yarı şeffaf yapılmıştır ki ona bakınca arkasında Yunan kelimesi nousu okuruz. Artık akıl kelimesinden, Helenistik felsefede kullanılan nous mânası anlaşılmalıdır. Şimdi akıl bütün emanation (sudûr) aşamalarını kaplayan kâinat üstü çok özel bir zekâyı ifade eder. Allah'tan ilk südûr eden küllî akıldan insana gelen bir parçayı gösterir. Fakat unutmamak gerekir ki bu kelime gerçek bir Arapça kelime olduğundan, uzun bir tarihi geçmişe sahiptir. Bu sebeple felsefede de kullanılsa yine bu geçmiş, kendisini hissettirmekten geri durmaz. Bu durum, onun tam şeffaflığına (bütünüyle nous anlamını yansıtmasına) engel olur (69).
        Akıl konusu, tarih boyunca filozofları. kelâm âlimlerini ve mutasavvıfları önemli ölçüde meşgul eden bir mesele olmuştur. Kitabımızın sınırlarını aşacağı için, filozofların akıl hakkındaki görüşlerine geniş bir şekilde yer veremeyeceğiz. Ancak şu kadarını ifade edelim ki felsefe ve mantık ıstılahı olarak akıl, "Varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan, fakat maddeye tesir eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapabilen güç" demektir (70).
        Kelâm ilminde akıl, mahiyeti ve nakil ile ilişkisi bakımından inceleme konusu olmuştur. Mutezile, Ehl-i Sünnet, Şia ve diğer mezhep mensuplarından birçok tarifler nakledilmiştir. Netice olarak bu mezhep sâliklerinin büyük bir çoğunluğu aklı, duyu organlarının ve beynin çalışmasından doğan maddi bir sonuç kabul eden natüralist, materyalist ve sansualist (71) filozofların aksine, onu insanda doğuştan mevcut olan ruhî bir güç olarak kabul etmişlerdir. Bu ruhî güç, İslâm filozoflarının öne sürdüğü gibi varlığı meçhul bir faal aklın tesiriyle değil, Allah’ın müdâhalesiyle çalışır (72).
        Kelamcıların aklın taksimi konusunda genellikle birleştiklerini söylemek mümkündür. Mutezile, Şîa ve Ehl-i Sünnet'ın çoğunluğuna göre akıl ikiye ayrılır:
        Birincisi, garîzî akıl (mevhûb, matbû, kuvve-i kudsiyye): Her insanda doğuştan var olan ve insanın diğer canlılardan ayrılmasını sağlayan asıl akıldır.
        İkincisi ise müktesep akıldır (mesmû, müstefâd, tecrübî) ki garîzî aklın kullanılmasıyla elde edilen akıldır (73).
        İlk dönem zâhid ve sûfileri akla, hadis ve fıkıh âlimlerinden farklı bir mâna vermemişlerdir. Onlar, aklın mahiyetini tahlil ve tarifle fazla meşgul olmayıp sadece din ve ahlak alanında pratik yönden sağladığı veya sağlaması gereken faydalar üzerinde durmuşlardır (74).
        İslâm filozoflarıyla kelâmcıların, gerçeği bilme aracı olarak akla büyük değer vermeleri ve nasla akıl arasındaki münâsebeti tesbit etmeye girişmeleri sûfileri de aynı konuya çekmiştir. Baştan beri aklın, ilâhî hakikatleri, gayb âlemi ve âhiret halleriyle ilgili hususları bilme konusunda yetersiz olduğunu savunan sûfîler, filozoflarla kelâmcıların Allah’ın varlığını ispatlamak için ilmî ve aklî deliller aradıkları bir dönemde, bu yolda harcanan emeklerin sonuç vermeyeceğini ifade ederek, nazarî aklın âciz olduğunu söylemişlerdir. Sûfîlere göre aklın alanı madde (kevn) âlemidir. Şayet o Yaratana yönelecek olursa erir gider. Akıl kendisinin ne olduğunu bile bilemezken yaratıcısını nasıl bilebilir? Onlara göre Allah’ı bilmek konusunda aklın ulaşabileceği en son nokta hayret ve dehşet içinde kalmaktır. Bu konuda aklın âciz olduğunu bilmek, en yüksek idraktir. Mevlânâ Celâleddin (v. 672/1273) aklın gayb âlemi hakkında verdiği bilgilerin körün renkler, sağırın sesler hakkında verdiği bilgilere benzetir. Aklın söz ve davranışlarımızda rehber olabileceğini, fakat derûnî hayat alanında "çamura batmış merkep" gibi âciz kalacağını söyler ve "Mustafa'nın huzurunda aklı kurban edin tavsiyesinde bulunur (75).
        Aklın kalble ilgisi hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür.
        Bir kısım âlimler, kalb ve aklın lügatte değişik delâletleri olsa da rabbânî bir cevher olup insanın hakikatini ifade etmesi bakımından aynı şey olduğunu söylerken (76), diğer bir grup ise kalb kelimesinin zaman zaman akıl anlamında kullanıldığını, fakat kalb ve aklın delâletlerinin aynı olmadığını savunmuştur.
        Şâh Veliyyullah ed-Dihlevî (v.1176/1762) aklı, "İnsanın duyular vasıtasıyla algılayamadıklarını idrak etmesini sağlayan a(et" şeklinde tanımlarken, kalbi "insanın sevmesini, buğz etmesini, seçimde bulunmasını (ihtiyâr) ve azmetmesini gerçekleştiren cevher'' olarak tarif etmiştir (77).
        Elmalılı da aklı "Mâdeni, kalb ve ruhta, şuası ise dimağda bulunan manevî bir nur" olarak tarif eder ve aklın kalb ahvalinde hâkim olmadığını söyleyerek kalb ve aklın farklı şeyler olduğunu belirtir (78).
        "Akıl ve kalbin uzlaşması"na yönelik makalesinde Sadık Kılıç da bu iki cevherin aynı şeyler olmadığını şöyle ifade eder: "Kalbin eşyaya yönelik gözü olan akıl, hakikati algılaması ve doğru görebilmesi için ışığa, din ışığının aydınlatmasına muhtaçtır. Bu itibarla akıl, sınırlı bir bilgi boyutuna ulaşabiliyorken, bilinenlerin hakikatini kabûle yaratılış gereği hazır olan kalb, "bağımlı" değildir. Aklın, îmânî konularda dahi sürekli sorgulamaları karşısında kalbin en üstün vasfı, uysallığı ve derinden bağlılığıdır. İman da bir uysallık ve teslîmiyettir. Allah’ı bilen O'na yakınlık duyan, Allah için çalışan, Allah'a koşan kalbdir. Yine odur Allah nezrindeki gerçekleri sezen ve keşfeden" (79).
        "Kalb bir yönden bakılınca akıldır, diğer bir yönden ise vicdandır" (80) diyen Muhammed Ali el-Cûzû ise netice itibariyle, "kalble aklın aynı olduğunu söylemenin mümkün olmadığını" belirtir (81).
        Aklın yeri konusunda da farklı yaklaşımlar sergilenmiştir.
        Ebû Hanîfe'nin (v. 150/767) de aralarında bulunduğu bazı âlimler, insanın başına bir şey vurulduğunda aklının gittiğini ve kaybolduğunu ileri sürerek aklın mahallinin beyin olduğunu söylemiştir. Bunlara göre aklın eseri kalbde ortaya çıkar ve böylece gözün güneş ışığı sayesinde nesneleri görmesi gibi kalb de akıl ışığıyla bilgileri alır (82).
        İmâm Şâfiî' ve bir grup ilim ehline göre ise aklın yeri kalbdir. Kur'an'da ve tasavvufta zihnî fonksiyonların yeri kalb olarak kabul edilmiştir (83).
        Kur'ân-ı Kerim'de aklın isim olarak (el-akl) zikredilmemesi ve düşünüp bir sonuca varma, anlama ve ibret alma anlamındaki "akletme" fiilinin ise kalbe nisbet edilmesi (84) aklın, kalb kelimesinin müterâdifi olmaktan çok, -fonksiyonlarının hepsini ifade etmese de kalbin en önemli işlevi olan idrak melekesinin adı olduğu sonucuna götürmektedir. Bununla beraber, esas kaynağı itibariyle akla mahal olması, ya da bir şeyi bir bölümü ile adlandırma (zikrü'l-cüz irâdetü'l-küll) yoluyla "kalb e "akıl" denilebileceği gibi, zaman zaman kalb zikredilip de aklın kastedilmesi (zikrü'l-küll irâdetü'l-cüz) her zaman mümkündür. Nitekim dilimizde de "gönlümden geçti, kalbimden geçti, zihnimden geçti, aklımdan geçti dediğimiz zaman hepsinde aynı mânayı kastederiz" (85).
        Kur'ân’l Kerim, esrarlı bir üslüp güzelliğiyle, kalble akıl arasında ilişki kurmuş, iş göremez hale gelen bir kalbin, akletme fonksiyonunun da olamayacağına işâret etmiştir (86). Vücudun en ücrâ köşelerine kadar uzanan damarlar vasıtasıyla, bedeni tümüyle saran ve onu kan deverânıyla canlı tutan maddî kalb, fonksiyonları itibariyle bedenin tamamına hâkim bir idareci konumunda olduğu gibi Rabbânî latîfe diye adlandırdığımız manevî kalb de insandaki tüm manevî güçlerle bağlantılı olması ve onları kumanda etmesi bakımından bir yönetici durumundadır. Yönetimde bir prensip olarak personelin başarısı ya da başarısızlığı yöneticiye nisbet edildiği gibi, insanın maddi-manevî tüm fonksiyonlarından da kalb sorumludur. Nitekim görüp ibret almayan gözden (87) ve doğruyu işitmeyen kulaktan kalb sorumlu tutulmuştur (88).
        İnsanın maddi yapısıyla manevî yapısı arasında sıkı bir ilişkinin varlığı açıktır. Binâenaleyh dünyevî şartlar altında, insanın manevî veçhesinin fonksiyonlarını yerine getirebilmesi, ancak maddî varlığının sıhhatiyle gerçekleşebilecektir. Bu bakımdan manevî kalble cismânî kalbi iç içe düşünmek ve manevî kalbin akletme melekesiyle, cismânî kalble beslenen beynin bir şekilde irtibatlı olduğunu söylemek mümkündür.
        Kur'an’ın insana ilişkin beyanlarından anlaşıldığına göre maddi bedenle onun canlılığını sağlayan manevî cevher (nefs) arasındaki sıkı ilişki, uyku ve ölüm gibi hallerde belli ölçüde kesilse bile uyanıklık ve tekrar diriltilme durumunda yeniden hayatiyet kazanmaktadır (89).
        Netice olarak, tüm insanî fonksiyonların kalb tarafından iyi bir iş bölümü ile yönetildiklerini söyleyebiliriz. Bu iş bölümünde göze görme, kulağa işitme görevi verildiği gibi, beyne de akletme görevi verilmiş olabilir. Böyle bir yaklaşım, insanda kalb ve akıl olarak çift başlı (düalizm) bir yönetimden çok, tevhîdî bir yönetimin varlığını ortaya koyması bakımından da önemlidir.
        Aralarında bazı farklar olsa da Kur'an'da akıl anlamına gelen daha başka kelimelerin de kullanıldığını görmekteyiz. Bu kelimeleri de kısaca açıklamak yerinde olacaktır.

        3a. Hilm
        Akılları (el-ahlâm mı bunu kendilerine emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?"(et-Tûr 52/32) âyetinde çoğul olarak geçen hilm kelimesi, yumuşaklık ve akıl anlamındadır (90). Bu kelimeyi "akıl" olarak yorumlayanları tenkit eden Râğıb el-İsfehânî, kelimenin esasen akıl anlamına değil, "Gazap ve heyecana karşı nefsi tutup zaptetmek" mânasına geldiğini ifade etmiştir (91).
        Fahreddin er-Râzî (ö.606/1209) de hilm ve akl kelimelerinin müterâdif olduğunu ve "nefsi kontrol altında tutmak" anlamına geldiğini ifade ederek kişinin yumuşak huylu olmasını onun vakar ve istikrârına bağlar. Hilm ile akl arasında ince bir ilişkinin varlığına da şöyle işâret eder: Hilm kelimesi lügatte "ihtilam olmak" anlamına da gelir. Kişi bu ihtilâm sayesinde bulûğa erer ve mükellef olur. Binâenaleyh Allah Teâlâ, aklı şehvetle irtibatlı kılmış ve şehvetin zuhûrunu, aklın kemâline alem yapmıştır (92).
        Hilm kelimesinin İslâm öncesi dönemde kullanıldığı anlam hakkında Izutsu şu bilgileri verir: Câhiliyye döneminde hilm kelimesi, cehl kavramının zıddı olarak kullanılmıştır. Cehl en ufak bir kızgınlık anında irâdesini kaybedip parlayan, kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine kapılıp sonucu düşünmeden hemen körü körüne atılan delikanlı, ateşli. sabırsız kişinin sorumsuz davranışıdır. Böyle bir insan, doğruyu yanlışı düşünme ölçüsünü yitirip kendisini öfkenin pençesine düşürür. İşte hılm bu anlamda cehl kavramının tam karşıtıdır. Binâenaleyh hilm , cehl patlamasını dizginleyebilen insanın ahlâkıdır (93)

        3b. Hıcr
        Akıl mânasında sadece Fecr süresinde (89/5) zî hıcr şeklinde geçen hıcr kelimesi lügatte, "engel olmak" anlamına gelir (94). Nefsin lüzumsuz isteklerine engel olması sebebiyle akla bu isim verilmiştir (95). Binâenaleyh "zî hıcr", "tam akıllı" demektir (96).

        3c. Nühâ
        Tekili "en-nühye" olan "en-nühâ" kelimesi, "bir şeyin sonu", "çakılan kazığın başı" ve "bir nesnenin kirlenmesine engel olmak" anlamına geldiği gibi "akıl" mânasına da kullanılır (97). Nitekim, "Yeyin, hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda, akıl sâhipleri için ibretler vardır" (Tâhâ 20/54) âyetinde akıl anlamında kullanılmıştır. Akla bu ismin verilmesine sebep, sahibini fenalıklardan korumasıdır (98).

        3d. Lüb
        Kur'ân-ı Kerim'de onaltı yerde geçen lüb kavramı, lügatte, akıl manasına gelir (99). Bir şeye izâfe edildiğinde ise o şeyin özü, seçilen bölgesi, zâtı ve hakikati gibi anlamlara gelir. Kelime, -çoğu zaman- içi yenip dışı atılan ceviz gibi kabuklu meyve ve sebzelerin içini (özünü) ifade için kullanılır (100).
        Bazı âlimler "lübb"ün, her türlü şâibeden uzak "parlak akıl" diye ifade edebileceğimiz bir mânaya delâlet ettiğini söyleyerek, akl ile lüb arasında fark bulunduğunu, bu sebeple her "lüb sahibi"ne akıllı denildiği halde, her akıllıya "lüb sahibi" denilemeyeceğini ifade ederler (l01). Lüb kavramı, Kur'ân-ı Kerim'de de her türlü şâibeden uzak, saf, temiz ve tam akıl anlamında kullanılmıştır (102). "Ülü'l elbâb" şeklinde terkip olarak kullanıldığında ise içi çürük veya kof olmayan, sağlam özlü, temiz akıllı kimseler anlamına gelir (103).
        Hakîm et-Tirmizî, lüb kavramı hakkında şu bilgileri verir:
        "Lüb, kalbde dördüncü makamdır. Cevize nisbetle ceviz özünün yağı gibidir. Tevhid ve tefrid nurlarının mekânıdır. Allâh'a taate koşan, nefis ve dünyadan yüz çeviren Rahmân'ın seçkin kulları olan müminlerde bulunur. Mevlâ onlara takvâ elbisesini giydirmiş ve günahın her çeşidinden korumuştur. Lüb akıldır. Fakat bu ikisi arasında fark vardır. Nitekim kandil ve güneşin ikisi de ışık verir. Ancak iki ışık arasında büyük bir fark vardır. Bunun gibi akıllar da aynı ismi taşımasına rağmen derece derecedir. Aklın ilk derecesi, fıtrî akıldır. Böyle bir aklın sahibine deli denilemez. Bu kimse söyleneni anlar. Kendisinden bir şeyi yapması ya da yapmaması istenebilir. Böyle bir aklın sahibi, iyiyi kötüden, değerliyi değersizden, zararı kârdan, dostu düşmandan ayırabilir. Bu durumda olan kimse, ilâhî hitaba muhatap olabilir. İnsan buluğa erince akıl nûru biraz daha kuvvetlenir ve mükellef olur. Bu çeşit akıl, îman etmeyenlerde de bulunur. Bir akıl daha vardır ki, Allâh'ın hidâyetiyle aydınlanmıştır. İşte ona da lüb denilir. Mecazen ilme akıl da denilmiştir. Fakat Allâh’l bilenler "ülü'l-elbâb" olarak adlandırılmışlardır. Binâenaleyh Allâh’l bilen herkes akıllıdır, ancak her akıllı Allâh’l bilemeyebilir" (104) .
        Abdürrezzâk el-Kâşânî (v. 730/1329) de "lübb"ü, hayal ve vehim kışrından kurtulup, ilâhî nûrla aydınlanmış akıl diye tarif eder (105).
        Netice olarak lüb kavramı, normal akıldan ziyâde, hidâyet nuruyla aydınlanmış akıldır. Nitekim Kur'an'da ilâhî hükümlerin inceliklerini (106), takvânın en önemli azık olduğunu (107), hikmetin önemini (108), ilâhî öğütlerin kıymetini (109), yerlerin ve göklerin yaratılış hikmetlerini (110) görüp anlayan ve ibret alanların ancak ülü’l-elbâb olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca böyle bir aklın kafirlerde değil ancak müminlerde bulunabileceğine de şöyle işâret edilmiştir:
        "O kullarım ki sözü dinlerler, sonra onun en güzeline tabi olurlar. İşte onlar Allah’ın kendilerine hidayet verdiği kimseler dir. Onlar gerçek akıl sahipleridir (ülü’l-elbâb)"(ez-Zümer 39/18).
        İdrak ve duyguların merkezi ve insanın maddî-manevî varlığının özünü oluşturması sebebiyle kalbin, lüb kavramının müterâdifi olduğu söylenebilirse de esasen "lüb", kalbin en önemli fonksiyonu olan idrak, anlayış ve ibret alma melekesinin (akıl) îmanla aydınlanmış halinin adıdır.
        Kur'ân-ı Kerim'de, "idraksiz ve anlayışsız" bir kalbe sahip kimselerin, hayvanlardan bile aşağı seviyede (111) olduklarını bildiren âyet-i kerîmeye göre insanı insan yapan hususiyetin bu vasıf olduğu düşünülürse, içinde lüb (imanla aydınlanmış akıl) taşımayan bir varlığın, Hak katında içi çürümüş kof bir cevizden farkının olmadığı ortaya çıkacaktır. Nitekim, âhiret âleminde de geçer akçenin, sağlam ve tertemiz bir öz (selîm kalb)den başkası olmadığı açıkça bildirilmiştir (112).


DİPNOTLAR
53 İbn Manzûr, age.. XI. 458: Fîrûzâbâdi, age.. s 1336; Asım Efendi, age., III, 1446-1447.
54 bk. Babanzâde Ahmed Nâim.. İslcim Ahlakının Esasları (sadeleştiren: Recep Kılıç), s. 55.
55 Yıldırım. Suad, Kur'an'da Ulûhiyyet, s. 287.
56 el-Mülk 67/10.
57 el-En'âm 6/151; Yûnus 10/42.
58 el-Bakara 2/73, 164, 242: Âl-i imrân 3/118.YunuS 10/16; el-Enbiya 21/10: el-Mû’minûn 23/80.
59 el-Bakara 2/44, Al-i imrân 3/65: el-En’âm 6/32.
60 Yûnus10/100.
61 bk. el Bakara 2175; eş-Şuarâ 26/28: el-Ankebîıt 29/43.
62 bk. Yûnus 10/100: el-Hucurât 49/4.
63 bk, Abdurrahman Hasan el-Habenneke, el-Ahlâku'l-İslamiyye, I. 327-332
64 Hâris el-Muhâsibî, el-Akl ve fehmü'l-Kur'an (Thk. Hüseyin Kuvvetli). s. 204.
65 Râğıb, age., s. 341-342.
66 İhya, III, 114.
67 Ta`rîfât, s. 151-152.
68 Hak Dini, I, 566
69 bk. Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş), s. 61-62.
70 Bolay, Süleyman Hayri, "Akıl", DİA, II, 238.
71 Natüralizm: Tabiatçılık, her şeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia eden ve ilâhî bir düzenleyiciyi kabul etmeyen felsefi düşünce. Materyalizm: Maddeden başka varlık ve kuvvet tanımayan felsefî meslek, maddecilik. Sansualizm: Bütün fikirlerin, intibalardan, duyumlardan meydana geldiğini ileri süren felsefî akım, his felsefesi, duyumculuk (Doğan, Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, ilgili maddeler).
72 Yavuz, Yusuf Şevki. "Akıl", DİA, II, 244.
73 bk. Yavuz, Yusuf Şevki,"Akıl", DİA, II, 244.
74 bk.Uludağ. Süleyman, “Akıl". DİA. II. 246
75 bk.Uludağ. Süleyman. "Akıl", DİA, 11. 246. 247.
76 Gazâlî, age.. III, 114, 115: Mustafa Sabri Efendi. Mevkıfü'l-akl. I, 437, 440
77 bk. Huccetullâhi'l-bâliğa. II. 88
78 bk. Hak Dîni. I, 87. 566.
79 bk. Kılıç, Sâdık, İslâm'da Sembolik Dil, s. 106-107.
80 Mefhûmü'l-'akl ve'l-kalb, s. 188.
81 bk. age., s. 275.
82 bk.Yavuz, Yusuf Şevki,"Akıl", DİA, II, 244; Şahin, Nâim, Kur'ân-ı Kerim'de Akıl ve Aklın Değeri Meselesi (basılmamış mastır tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya-1989), s. 8.
83 Muhâsibî, el-'Akl ve fehmü'l-Kur'ân, s. 140; Mâverdî, Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn (thk. Mustafâ es-Sekâ), s. 22; Râzî, age., XXIII, 40; Elmalılı, age., I, 225; Aydın, Hüseyin. age., s. 42. 47: Uludağ, Süleyman, Akıl", DİA, II, 247. Aklın mahallinin neresi olabileceği konusunu "Kitâbü'n-nefs ve'r-rûh" adlı eserinde geniş bir şekilde tartışan Fahruddin Râzi, aklın yerinin kalb olduğu sonucuna varmaktadır (bk. age., s. 60-74). Farabi de aklın, beyni bir alet olarak kullanan kalbde bulunduğunu ileri sürer (bk. el-Medinetü'l-fâzıla - çev. Nafiz. Danışman-, s 58-60).
84 et-Tevbe 9/87; el-Hacc 22/46.
85 Elmalılı, age., I. 210.
86 el-Hacc 22/46.
87 el-Hacc 22/46.
88 el-A'râf 7/100.
89 ez-Zümer 39/42; en-Nisâ 4/56.
90 İbn Manzûr, Lisân, XII, 146; Fîrûzâbâdi, el-Kâmûsu'l-muhît, s.1416; Asım Efendi, Kâmûs, IV, 246.
91 Müfredât, s. 129
92 Râzî, Mefâtuh, XXVIII, 221.
93 bk. Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan (çev Süleyman Ateş), s. 192-199)
94 Râğıb, Müfredât, s.109: İbn Manzûr, Lisân. IV. 170: Fîrûzâbâdî. el-Kâmûsu'1-muhit. s. 475; Asım Efendi, Kâmûs. II. 241
95 Râğıb. age., s 109.
96 Râzi. age., XXXI. 150. Elmalılı, Hak Dini. V. 3324
97 Râğıb, Müfredât 507: İbn Manzûr, Lisân. IV. 346: Fîrûzâbâdi. el-Kâmûsu'l-muhit. 1728: Asım Efendi, Kâmüs. IV. 1209
98 Râğıb. Müfredât s. 507: İbn Manzûr. Lisân, IV. 346: Firüzâbâdi. el-Kâmûsu'l-muhit. s. 1728: Asım Efendi. Kâmûs. IV. 1209: Elmalılı, Hak Dini. VIII. 5799
99 İbn Manzür. age.. I. 730: Asım Efendi. age. I. 482
100 İbn Manzür. age.. I. 729_ 730: Asım Efendi age.. I. 482. Râğıb. age.. s 446.
101 Râğıb, age.. s 446: Asım Efendi. age., I. 482
102 Râğıb. age., s. 446: Elmalılı. age., II, 1255
103 bk. Elmalılı. age.. Iv. 2939
104 Beyânü'l-fark..72-76.
105 Istılâhât, s 90
106 el-Bakara 2/179; Sâd 38/9, 29, 38.
107 el-Bakara 2/197. 108 el-Bakara 2/269.
109 Âl-i İmrân 3/7; er-Râ'd 13/19; Gâfir 40/54; ez-Zümer sûresi 21/39.
110 Al-i İmrân 3/190; Yûsuf 12/111.
111 el-A'raf 7/179
112 eş-Şuarâ 26/89.
 

Dr. Âdem Ergül

 
Sayfa hakkındaki görüş ve düşüncelerinizi
e-mail ile yollayın