|
Arapça bir kelime olan kalb, kalebe fiilinin mastarıdır. Çoğulu kulûb, eklâb,
kılebe ya da eklub olup (1), bir şeyi bulunduğu halden bir başka hale çevirmek
demektir (2). Lügatlerde kalb kelimesinin zaman zaman "fuâd", "akıl", "bir şeyin
özü" , "ortası" ve "hakikati" gibi anlamlarda kullanıldığına da işâret
edilmiştir (3).
Kalbe kalb denilmesi, çeşitli etkiler sebebiyle sürekli bir değişim içinde
bulunmasından ya da insanın maddî ve manevî varlığının özünü oluşturmasındandır,
şeklinde değerlendirilmiştir (4). Vücutta kan deveranını gerçekleştirmesi ve
irade, idrak, duygu ve bilgi gibi manevî dinamikleri, aksiyon haline çevirmesi
sebebiyle de bu ismi aldığı söylenebilir. Mânevî dinamiklerin müşahhas bir
şekilde tezâhürüne sebep olması. müşahhas tezâhürlerden manevî sonuçlar
çıkarabilmesi de kalbin bu çevirici özelliğini teyid etmektedir.
Kalb ıstılahta iki anlamda kullanılmıştır:
Birincisi, göğsün sol tarafında, sol memenin altında çam kozalağına benzeyen ve
yapısı, dokusu ve bizâtihî müteharrik olma gibi özellikleri itibariyle bedendeki
diğer uzuvlardan farklı olan ve vücutta kan deveranını gerçekleştirmek suretiyle
insan hayatının devamını sağlayan özel bir et parçasıdır. Dilimizde yürek diye
meşhur olan bu et parçası, tip ilminin meşgul olduğu cismânî kalbdir (5).
İkincisi ise birincisinin melekûti boyutu ve aynı zamanda şuur, vicdan, idrak,
duygu, akıl ve irâde gücünün merkezi olan ruhanî bir varlıktır. Tasavvuf ehli
buna "hakîkat-ı insâniye", filozoflar da "nefs-i nâtıka" demişlerdir. İnsanın
asıl hakikati (benliği) de işte bu kalbdir. Bu yönü itibariyle insana "âlim",
"ârif" ve "müdrik" denilmiştir. Allâh'a muhatap olan, sorumlu tutulan, cezâ
gören, mükâfat alan hep bu nûrânî cevherdir (6)
Umûmiyetle gönül derken kastettiğimiz bu kalb, âdeta ruhumuzun bir gözüdür.
Basiret, bunun nazarı; akıl, ruhu; irâde, bir kuvvetidir. Bunu ruhumuzun kendisi
telakki edenler de çoktur. Kur'an'da, Kur'an ilimlerinde, din ilminde, ahlâk
ilminde ve edebiyatta kalb denilince bu ikinci mâna kastedilir (7). Kalbin diğer
anlamları daha çok mecâzen verilmiş mânalardır (8)
Kalb için "kabiliyetlerin toplamı" (9), "ruh ve nefis arasında insaniyeti
tahakkuk ettiren nurânî bir vasıta" (10), "insanın iç dünyası" (11) gibi
tarifler de yapılmıştır. Râğıb ela-İsfehânî (v. 502/1108) can/ruh (12), ilim
(13), anlayış (14), şecaat (15) ve korku (16) gibi kalbe ait mânaların, Kur'ân-ı
Kerim'de zaman zaman kalb kelimesiyle ifade edildiğini söyler (17).
Kalb, sadr, fuâd ve lüb, kavramlarını ve bunların birbiriyle olan ilişkilerini
inceleyen Hakîm et-Tirmizî (v. 320/932), kalb kelimesinin, söz konusu diğer
kavramları da ihtivâ eden ve kişinin bâtinî âlemi anlamına kullanılan bir kelime
olduğunu belirterek bunu Arapça ayn (=göz), dâr (=ev) ve ceviz (=ceviz)
kelimelerine benzetir. Bu benzetmeye göre meselâ ceviz kelimesi cevizin "yeşil
kabuğu"nu, peşinden gelen "sert tabaka"yı, "cevizin içi"ni ve "yağı"nı ihtiva
eder. Kalb kelimesi de bunun gibi hem sadrı, hem yürek diye isimlendirdiğimiz
kalbin kendisini, hem kalb gözü olan fuâdı hem de kalbe ait ince mânaları
keşfeden lübb'ü ifade eder (18).
Bazı âlimler de kalbin yedi tabakasının olduğunu söyler: Bunlardan birincisi,
vesvese ve İslâm’ln mahalli olan sadr; ikincisi, imanın mahalli olan kalb;
üçüncüsü, yaratıklara yönelik sevginin bulunduğu şeğaf
dördüncüsü, Hakkı müşâhede yeri olan fuâd; beşincisi Hak Teâlâ'nın muhabbetinin
yer aldığı habbetü'l-kalb; altıncısı, dinî ilimlerin mahalli olan süveydâ;
yedincisi ise ilâhî sıfatların tecellî mekânı olan mühcetü’l-kalbdir (19).
Kalbi, cismânî ve rûhânî olmak üzere iki şekilde tarif eden âlimler, bir et
parçası olan yürekle "Rabbânî bir latîfe" diye tavsif ettikleri gönül arasında
herhangi bir ilişkinin olup olmadığı, şayet varsa bunun keyfiyetinin ne olduğu
konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Elmalılı (v. 1361/1942) bu
meseleyi şöyle hulâsa eder:
"Hiç şüphesiz, mekansız olan ruhânî kalbin, bütün beden ve yürek dediğimiz
cismânî kalble bir ilişkisi vardır. Fakat âlimler ve filozoflar, bu ilginin
şeklini, nasıllığını evvelen ve bizzat bedenin hangi noktasına olduğunu tayin ve
tesbitte hayrete düşmüşlerdir. Bu ilgi, önce cismânî kalbe midir? Akla mıdır?
Yalnız sinirlere midir? Bütün sinir ve kaslara mıdır? Yoksa kalb ve şuur,
damarlar, sinirler, kaslar ve uzuvlarıyla bedenin tek suretine midir? Sonra bu
ilgi, arazların cisimlere, vasıfların vasıf sahiplerine ilgisi gibi midir? Bir
âleti kullananın, âlete ilgisi gibi midir? Bir yerde oturanın, o yere ilgisi
gibi midir? Yoksa her ikisini içine alarak bir kaptanın gemiyle ilgisi, bir
devlet başkanının memleketiyle ilgisi gibi midir? Özetle madde ile kuvvetin
ilgisi nedir? Ve sonra maddî kuvvetle manevî kuvvetin ilgisi nedir? Bunlar,
filozofları, psikologları yoran, hayretler içinde boğan noktalardır. Ancak ister
başlangıçta isterse nihayette olsun, ister evvel ve doğrudan olsun, isterse
ikinci ve dolaylı olsun, failiyyet veya kâbiliyyet cihetinden olsun, bütün bu
hallerde, bu ruhânî kalbin, cismânî kalble de bir ilgisi olduğu açıktır. Hissî
etkenlerde hareketin önemi büyük olduğuna ve bütün tabiî etkenlerin harekete
dönmesi, çağımız fenninin en büyük eğilimi bulunduğuna göre bedenimizde, dışa
ait hareketlerin izlenimlerinden etkilenen ve onları alan aletlerimiz, açık
duygularımız, sinirlerimiz, beynimiz olmakla beraber, bunların cereyanının
bedendeki kendi hareketimizin kıymetine borçlu olduğu ve bu şahsî hareketin
bizzat hareket eden, bedene ait kalbde bulunup ondan başladığı ve bu kalbin
hastalığı durumunda, hissî üzüntülerin, gizli kederlerin ilgisinin de açıkça
görüldüğü cihetle, hareketin başlangıç noktasıyla, şuurun kaynağını birleştirmek
için, ruhânî kalbin ilk ilgisini de, cismânî kalbe bağlamak, hem tabiî, hem de
hemen her dilde, ikisinin de aynı isimle anılagelmiş bulunmasından anlaşılan,
genel bir fikir birliğine uygun olduğunda şüphe yoktur. Bu durumu kabul
etmemekte ısrar edenler olursa onlar da her iki ismin biri diğerinden teşbih ve
istiâre yoluyla alınmış bulunduğunu, yani bedende cismânî kalbin yeri ne ise,
ruhta da ruhânî kalbin o olduğunu düşünebilirler" (20).
Gazâlî (v. 505/1111) bu ilişkinin keyfiyeti hakkında yukarıda söylenenleri
benzer şekilde naklettikten sonra, biri, konunun ilm-i mükâşefe ile ilgili
olması, diğeri de, Hz. Peygamber’ln -sallallâhü aleyhi ve sellem bile
açıklamaktan kaçındığı ruh sırrını ifşa sayılacağı endişesiyle bu konunun
şerhine giremeyeceğini ifade etmiştir (21).
Bütün bu tarif ve açıklamalardan hareketle Kur'an-ı Kerim'de zikredilen kalb
mefhûmunun, bizim gönül diye ifade ettiğimiz manevî kalb olduğunu söylemek
mümkündür. Bedenin orta bölgesinde yer alması ve maddî varlığımızın hayatiyetini
sürdürmesinde çok önemli bir öz olması itibariyle, bir et parçası olan yüreğe
kalb denildiği gibi, manevî varlığımızın özü ve insanî hakikatin merkezi olması
yönüyle de nûrânî ve Rabbânî latîfeye kalb ismi verilmiştir. Çam kozalağı
şeklindeki et parçası zâhirî kalble, insanın bütün duygularının hayat kaynağı
olan manevî kalb, bir hakikatin iki yüzü denebilecek şekilde iç içe olduğunda
şüphe yoktur. "Göğüslerde bulunan kalblerin kör olabileceğini" (el-Hac 22/46)
beyân eden âyet-i kerîmeden ve "takvâ işte buradadır" (22) buyurarak sadra
(kalbin bulunduğu yere) işâret eden Hz. Peygamber’ln -sallallâhü aleyhi ve
sellem- ifadelerinden de açıkça anlaşılacağı gibi manevî kalble yüreği
birbirinden ayrı düşünmek, hemen hemen imkansız gibidir. "Dikkat ediniz bedende
bir et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün beden iyi olur; bozuk olursa bütün
beden de bozulur. İşte o kalbdir" (23) hadis-i şerîfi de maddî kalble mânevî
kalbin bir şekilde birlikteliğine işâret etmektedir, denilebilir. Ne var ki bu
alâka ve irtibatın keyfiyeti hakkında tatmin edici bir sonuca ulaşmak oldukça
zordur.
DİPNOT:
1 bk. Ezherî,
Tehzib, IX, 174; İbn Manzûr, Lisân, I, 687: Fîrûzâbâdi, el- Kâmüsu'l-muhit,
s. 163: Zebîdî, Tâcü'l-'arûs, IV. 68
2 Râğıb, müfredât, s. 411: İbn Manzûr, age., I. 687: Fîrûzâbâdî. age.. s 163
3 Firûzâbâdi age., I. 163: Âsım Efendi. age.. I, 446
4 Râğıb, age.. s.411; Ezherî, age., IX. 173. Zebîdî, age. IV. 70: Kurtubî.
el-Câmi`. 1. 131
5 Elmalılı, Hak Dini, I. 209-210.
6 Cürcânî, Tâ'rîfât, s. 178: Asım Eferıdi, age.. I. 445: Elmalılı, age.. I,
209 211: Gazâlî. İhyâ. III, 113: Kâşânî, lstılâhât (thk. Abdulâl Şâhin). s
162.
7 bk. Elmalılı. age.. I, 210-211.
8 Tehânevî, Keşşâf-a istılâhâti'l-fünân, III, 1170
9 Aydın Hüseyin, Muhâsibî'nin Tasavvuf Felsefesi S. 47.
10 Kâşânî, age., s. 162; Muhammed Şeyhânî, et-Terbiyetü'r-rûhiyye, s. 71.
11 Hakîm et-Tirmizî, Beydnü'l-jark, s. 33; Muhammed Ali el-Cûzû, Mefhûmü'l-akl
ve'lkalb, s. 255.
12 el-Ahzâb 33/10. 13 Kâf 50/37.
14 el-En`âm 6/25; et-Tevbe 9/87.
15 Al-i İmran 3/126.
16. el-Ahzâb 33/26.
17 Müfredât, s. 411.
18 Yine bu benzetmeye göre meselâ ayn kelimesi iki göz kapağı arasında
bulunan; beyazlık, siyah daire, göz bebeği ve görme ışığının hepsini içine
alan bir isimdir. Kalb de böyledir. O da sadr, fuâd, kalb ve lübb'ün hepsini
birden ifade eden bir isimdir (Beyânü'l-fark, s. 33, 34).
19 Necmüddin Dâye, Mirsâdü'l-'ıbâd, s. 195-197: Asım Efendi, age.. I, 446.
20 bk Hak Dini, I, 211
21 İhyâ, III, 113.
|