|
Kalbin Sesi - Teknur
Mana
Gözüyle Meleklere İman Ve Şeytan

Melekler
ruhlar gibi kadîm varlıklardır. Allah'ın «fcün» emriyle ilk yaratılan ve
süresiz ve devamlı yaratılışın mahlukatıdır.
Onlar ilâhi iradenin bilinmek emri içinde, mekan mekan
yayılarak Allah'ı zikretmektedirler.
Bütün varlıklarda olduğu gibi, kesrette var olmanın yanılgısı
onlarda da görülebilmektedir. Melek sınıfından yalnız şeytan bu yanılgıya, gurur
ve benliğe düşmüştür.
Cinler, meleklerden daha farklıdır. Onlarda da inkar ve
isyan, insanlarda olduğu gibi yaygındır.
Melekler Adem Efendimiz'in sırrına secde ettiklerinden, bu
sevgi ve zevk onlarda, inananlara karşı ilgi yarışı doğurmuştur. İşte bu yüzden
daralan gönüllere yansıyarak kasvet ve sıkıntıyı alırlar. Ancak onların
özellikle manayı bazan isyan, küfür, şirk ve kötü ahlâka tahammülleri yoktur. Bu
yüzden meleklerin bu sırrı ancak güzel ameller içinde olanlara erişir.
İnsan manada arınıp yücelince, sonsuz boyutlarda gönül seyri
içindeyken, evren yüzeylerinde; binbir meleğin raksını seyreder. Biz de onları
melek sıfat olarak sezinleriz.
Allah'ın tüm sıfatlarında ve kulluğun sırrında, her türlü
zikri otomatiktir. Bir kimse ayna karşısına geçince nasıl hayali zorunlu
doğarsa; evrende ilâhi tecelli böyle yansır ve melekler hayranlık içinde zikre
daim olurlar. Allah her an ayrı Şeende tecelli eder ve yeni melekler ve zikirler
doğar. Ne var ki zikrin Rahman sıfatına yakını, hamd ve Muhammedlik makamında
tecelli eder. Ve tüm melekler o merkezin etrafında binbir pırıltı gibi
ışıklaşır. Bu namütenahi güzellik, mananın dayanılmaz güzelliğini sergiler.
İşte Kalb-i Muhammedi bu seyre açılan penceredir. Ve bu
güzellik tümüyle o merkezden sonsuzluklara dağılan, açılan sonsuz alemlerin,
melekut'un ihtişamını sembolize eder.
Sûre-i İnşirah, bu hikmeti tüm incelikleriyle bildirmiştir.
Bu fonda çirkinliklerin mekan tutması imkânsızdır. Nitekim Efendimiz'in şeytanı
ıslah olmuştur.
Ve meleklere iman tümüyle bu hikmetleri kapsadığından
Amentü'ye meleklere imanla başlıyoruz.
Şeytana gelince; insan hayatı için çok önemli bir meseledir.
Kesretteki nefsin benlik yanılgısı, madde ötesi bir iletişimle şeytanla bağ
kurar. Onun mantık yanılgısı ile beslenir. Etrafındaki kesret değişimlerini
gönül pencere- . sinden seyredeceği yerde, mantık dürbününden tersine seyreder.
İsyan ve hüsrana sürüklenir.
Şeytanın madde ötesi kudret varlığı elbette ki bir istiklâl
hali değildir. Sonsuz buutta akseden Kudret-i İlâhinin, kesret halinden doğar.
Bir zan halidir. Yani şeytan kendi kudretini var sanmış, yanılgı kaynağı olan
mantık düzeninde bir ters kutup terbine girmiştir. İlâhi irade de buna bir süre
izin vermiştir, İlâhî san'attaki incelik, hamdin merkezinde güzelteşen mananın
yenilmezliğini bu tablo içinde ilân etmiş ve kesretteki zanlara hiçliklerini
böylece bir kez daha göstermiştir.
İnsanın manasındaki Muhammedi kudret, şeytanı parmağında
oynatıp hiçliğini ona gösteren ilâhî bir san'attır.
Ancak unutmamak gerekir ki, nefs tüm yanılgılarında şeytanın
etkislndedlr. Onunla birliği hannas doğurur ve de bu açıdan onunla mücadele;
manevî haremine onu sokmama insanın çok şerefli bir görevidir. Hannasın
belirtisi gönüllere düşen vesvese ve kuşkulardır.
Meleklerle şeytanın yaratılışlarında nüanslar vardır. Fakat
biz kevni; yani Allah'ın yaratış sistemindeki incelikleri lâyıkı ile
bilmediğimizden bu ayrımları net olarak kavrayamıyoruz.
Melekler Rahman tecellisinden doğan, alem-i lâtifde serpilmiş
nursal güzelliklerdir. Şeytan, kudretin daha sert bir çizgisinden değişik bir
kudretle (ateşten) yaratılmıştır. Allah, ahadiyetten vahdaniyete, oradan sıfat
tecellileri ile zatından zatına yansıdıkça; sonsuz kudretler, kesretteki tüm
canlıları yarattı. Sonsuz mekanlarda sonsuz varlıklar bir yandan merkezden dışa;
bir yandan da dıştan enfüse, iç içe dağılan dalgalar gibi gizlendiler. Dıştaki
rakslar enfüse döndükçe kesretten kurtulup emniyetli çizgide sonsuzlaştı (Sûre-i
Tîn). Kendi özünden uzaklaşıp kesrette zanna düşünce dağıldı, Ademe (yokluğa)
yakın oldu.
İşte meleklere imanın, Amentü'nün başlangıcında
zikredilmesinin hikmeti budur. Allah'a inanırken; O'nun yaratış hikmeti içinde
gizlediği görülmezliği yanında, varlıklar kalpten sezilir. Meleklerin varlığına
iman, yolun başında kesrette takılma tehlikesinden bizi kutarmaktadır. Yine
Sûre-i Tîn bu sırrı başka yanlarıyla açıklar (Belde-i Emin):
«İncir, zeytin, turu sinin, beldeki emin hakkı için biz
insanı kevnin en güzelinden yarattık.
Sonra aşağının aşağısına ittik.»
Kesret ve vahdet; kalb-i sanuberide fahr-l kâinat sırrı ile
ağızlasır.
(O nefsi, kesretteki zanna dönünce) aşağının en aşağısına
ittik emriyle insandaki tezadı açıklıyor.
Şimdi Amentü'de meleklere imanın en başta zikredilmesinin
hikmetine bir kez daha değinmek istiyorum.
Çoklukta tekliğin, sonsuz evrenlerde sıralanışında; melekler
çoklu yansımalarının tekliğe en yakın çizgilerinde (Lâtif mekanlarda)
yerleşmiştir. O noktadan, bir anlamda uzaklar kesretin (çokluk) gölgeleştiği
noktalarda şeytan vardır. Ve bizdeki nefs ise en yakından en uzaklara kadar
sonsuz boyutlarda sergilenmiştir. Sure-i Tîn'deki en güzelden en aşağıya tanım
bu sırra işarettir.
İşte nefs, kesretin gölgelerinden şeytanla birlikte
yoğunlaştıkça aşağılasın Ondan uzaklaşıp gölgelerden arınınca Ahsen-i takvim
sırrından, melekler katında ve vahdetin sırrında yücelir.
Şeytanın etkisi ve tanınması bu mana yasası ile bilinir.
Eğer benliğe doğru çekiliyor, kendimizin özel bir gücü
olduğunu vehmediyorsak şeytanla el ele kaydırak oynuyoruz demektir.
Asıl dikkat edilecek konu; bu iki nokta arasında; yani
vahdete yakın güzelliklerle kesretin fırtınalı ayrılıkları arasında, şeytanın
bizde her an nefs tablosunda zayıf bir nokta bulup oradan bizi çokluğa çekeceği
gerçeğidir.
İslâm, bu hikmeti bilen, nefsinde şeytana açık nokta
bırakmayan bilinçli ve arınmış kişidir. Ve ömür boyu bu gerçeği hatırdan
çıkarmayacak kişidir.
Ve sonra nefsde, şeytan tüm imkanlarını kullanarak onu çalmak
isteyecek, İslâm ise sonsuz evrenlerin dünyasını seçecek ona uymayacaktır. Hayat
boyu insanın bu son andaki imtihana eğitim görmesi gerekmektedir. Ölüm anında
insanın dünyada kalmak zaafını, şeytan istismar edecektir, bunu hiç
unutmayalım...
Dr. Halûk NURBAKİ
|