|
Kalbin Sesi - Teknur
İslâm'da Kadere İman 
İslâm, kader
kavramını ilâhi kudretin ışığı altında tahlil etmiş ve sonuçlara o noktadan
yaklaşmıştır.
Kâinat nizamını basit kanunlardan ibaret sayanların kaderi
kavraması imkânsızdır. Allah'a iman bahsinde açıkladığım gibi, Cenab-ı Hak,
azamet ve kudreti, ilmi iradesiyle kâinata o derece hakimdir ki; her olay O'nun
her an tasarrufunda seyreder. Karıncanın inciyen ayağı, dev yıldızlardan çıkan
sonsuz ışınların dalga boyu, O'nun sonsuz kompitür sisteminin; Tanrı
tasarrufunda (yönetimi altında) dır. Önceden halkettiği kanunlar da, ayrıca bir
kez daha ledünnî bir kanunlar sistematiği içinde tekrar tanzim edilmiştir.
Ayrıca, Allah, her olaya o olaydan daha yakındır. Ve her olay ceryan ederken
mutlaka bir ilâhi izne ayrıca tabi olur.
İnsan iradesi de bu genel kuralın dışında değildir. Bir
anlamda ilâhi sistemin belli bir noktada takdirinin tezahürüne vesile olmak,
aracı olmak durumundadır.
Allah'ın hatasız ve arızasız çalışan nizam sistemi;
milyarlarca elektronik kompitürlerin bir merkezidir. Burada ilâhi irade Allah'ın
sıfatlarındaki hikmetlerin ayrı ayrı sırrı ile bağdaştırılarak hüküm haline
gelir. Zaman ötesi bir süratle tecelli eder.
Yani Allah tüm fizik ve biyolojik yasalarını adalet, rahmet,
güzellik, kudret gibi esması ile ayrıca bir kez daha birleştirir ve irade, kader
ortaya çıkar.
Allah tüm maddesel ve madde ötesi varlıkları bu harikulade
nizam içinde kısmen determinist (yasaların zorunlu sonucu) ve tamamen fatalist
(cebri) tasarrufuna mahkum etmiştir.
İnsandaki ayrıcalık; insandaki yapısal özellikten doğar.
İnsan ruhu bir ceryan-ı ilâhi vasfında olduğundan; ilâhi takdir, bir ruh ceryanı
nedeniyle insana yansıyınca, insanda zahiri bir güç ve irade görünümü arz eder.
Allah'tan başka kudret olmadığı aşikârdır. İnsandaki istek ve arzu ile bunu
kuvveden fiile çıkarması tamamen ruh olayıdır. Bu ceryan ise, ilâhî kompitüre
bağlıdır. Ancak insan kendini fiilinin yaratıcısı sanır (nefs yanılgısı).
Allah insanda irade sırrını inanç açısından bağımsız
kılmıştır. Bundan sonra da, hayır ve şer karaktere yönelmek, yine Allah'ın
Ledün'daki kaderleri seçmek açısından kısmen bağımsız olmaktadır. Ancak bir
insan bu basit bağımsızlığı ile ne toplumların, ne de kendi kaderinin
çizgilerini çizemez. Bunu iddia. Allah dışındaki bir güç ve irade varlığı gibi
gülünç bir yanılgı olur.
Şu halde bir insanın belli ölçüde bir olay doğurması ya da
bir olayda payı olması; taşıdığı ruhun, yani ilâhi ceryanın sırrıdır.
ilâhi irade insana ruh yolu ile yansır. Ve olay doğar. Yoksa
ilâhi irade dışında kimse olay yaratamaz.
Kur'an İslâm'ın bu ana ilkelerinin ışığı altında irade ve
kader konusunu şu esaslar içinde kurallaştırmıştir:
a. Kul talepde muhtardır. Ve isteği
istikametinde ilâhi irade tecelli eder. Zaten İslâm hukukunda mesuliyet bu
noktadan gelişir (Ali İmrân Suresi).
İnsan kötü bir olay yapmışsa; sorumluluğu, olayı yaptığı için
değil; onu talep ettiğindendir. Çünkü hiç bir olay yukarıda özetlediğim ilâhi
takdir kompitürlerinin dışında cereyan edemez.
b. Talepde; insan istidat açısından
eşit şartta yaratılmıştır. Hem kötüye ve hem iyiye eğilim bakımından aynı
yetenektedir. Bu yüzden insan suçu ve iyiliği seçme açısından tamamen
sorumludur. Yeteneklerin eşitliği Sûre-i Beled'de emredilmiştir.
c. Ağır olmayan bir yanılgı
sonu şerri talep etmek halinde ortaya çıkacak kötü kaderi; dua ve sadaka
aracılığı ile önlemek mümkündür (çeşitli hadis ve âyetler), İmam-ı Gazzali;
kaderin reddi (dua vasıtası ile) de yine kader cümlesindendir der.
Zaten tövbe, dua ve sadaka, bir anlamda ilâhi iradenin büyük
deryasında olumlu ceryana bağ kurmak demektir. Zaten rahmet-i ilâhi; afv etmek,
en güzel kaderi vermek için günde milyonlarca kez bahane aramaktadır.
d. AHah kulun talep ettiğinin
ötesinde insan için daima en hayırlı kaderi lütfeder. Ancak Cenab-ı Hakk'ın Rab
esması gereği bazı imtihan tecellilerini şer telakki etmemek gerekir.
e. İnsanın hukuki mesuliyeti
ile inanç konusundaki sorumluluğu; bir yandan, ilâhi kudretin bir hadiseyi
kavrayan değişmezliği; bir yandan, küllî irade ve cüz'î irade kavramlarını
getirmiş ve sonu gelmez tartışmalara yol açmıştır. Bütün bu tartışmaların
gereksizliğini şimdiye kadar söylediklerimizle cevaplamış oluyoruz. Ancak
konuyu, tüm bu bahsi, en açık noktaya kavuşturacak bir hadisle bağlamak
istiyorum :
(Nakleden Hz. Ali: Mahalli bir cenazede Baki Gargat
mezarlığı, Medine) Efendimiz cenazeden sonra etrafında toplanan Ashaba :
«İçinizden hiç kimse, Nüfusu mahluktan hiç kimse yoktur
ki, onun kaderi önceden tesbit edilmemiş olsun.» (Said ve şakilik yeri).
Hz. Ali'nin sorusu : O halde bizim çabamız?
Efendimiz:
«Saadet mukadder kişiyi, kader hayır amele; şer ehlini
kader şer amele sevkeder.»
Ve Sûre-i Leyl'den şu âyeti okudu :
«Kim ki Allah'tan korkar O'nun hakkını verir, güzel
kelimeyi tasdik ederse; muhakkak biz ona hayra kolaylık verir, haslet müyesser
kılarız. O kimse ki hakka buhl edip Allah'ın inayetinden istina eder. Güzel
kelimeyi (Kelime-i Tevhid'i) tekzib ederse ona da hayra karşı şiddeti mucip bir
haslet müyesser kılarız.»
Bu hadisten ve hadis içindeki âyetten anlıyoruz ki, kaderin
kazaya karşı derin bir muhabbeti vardır. İnsan kendi kaderini sever ve ona
koşar.
Dr. Halûk NURBAKİ
|