|
Kalbin Sesi - Teknur
Elest Ve Efendimiz

Elest meçlisi, ya da kalû
belâdan beri deyimini çok kimse bilir. Zamandan eski bir anın öyküsüdür Elest...
Allah kendi güzelliğini seyretmek istedi ve bilinmeyi muradetti. Alemleri ve
varlıkları yarattı. Bu anda zaman yoktu. Ezel denir, bu yaratılış anına. İşte o,
zaman dışı bir anda Allah tüm varlıklara ve alemlere emretti:
«Elestü Birabbiküm» ben sizin rabbiniz değil miyim? Böyle bir emrin elbette
cevabı evet olmalıydı. Ne var ki öykünün bu yanı sanıldığı gibi kolay değildi.
Çünkü Tanrı'nın" hitabı, evrende bir noktadan hoparlörden çıkan bir ses gibi
değildi. Evrendeki her noktadan, varlıkların her zerresinden ve özünden gelen
bir seslenişti. Çünkü Tanrı; tek bir mekanın, noktanın, temsilcisi değildi.
Mekanlardan ötede, fakat mekanların ve varlıkların her noktasında, özünde gizli
bir mekansız mana sırrıdır. İşte varlıklar ve alemler kendi özlerinde mekansız
bir seslenişi duyunca; önce zevkle irkildiler, sonra paniğe kapılıp ne
diyeceklerini şaşırdılar.
Nasıl şaşırmasınlar ki. evet deseler; peki siz kimsiniz? dense nereden mecal
(güç) bulup kendi varlıklarını tayin edebileceklerdi. Özlerinde, mekanlarının
ötesinde Tanrı seslendiğine göre kendi mekanlarını nasıl bulacaklardı?
Bu panik öyle yaygınlaştı, evrenleri öyle sardı ki; tüm varlıklar kendi
özlerinde yok olmaya, mekanlar durulup bitmeye başladı.
Fakat evrende o ilâhi emir canlı ve ihtişamlı namesiyle çınlıyordu.
Ruhlar bile, çokluktaki noktalarında, varlıklarını yitirmiş, tekliğe doğru
yönelmişti.
Evrenler solmak, bitmek üzereydi.
İşte bu sırada evrenlere can veren bir ses duyuldu :
Evet (belâ) şüphesiz rabbimizsin.
Bu ses. Efendimizin Tanrı emrine cevabıydı. Tüm evrenler, varlıklar yeniden can
buldu bu sesten.
Bu niyaz, Tanrı'nın öyle hoşuna gitti ki; tüm varlıklara yeniden can ve mecal
verdi.
Ve sonra ruhlar, bu evet sırrına katılıp Tanrı'ya niyaz ettiler.
İşte Allah'a iman ve yaklaşımın ancak efendimiz sırrı ile olabileceği kuralı bu
gerçeğe dayanmaktadır.
Çokluktaki varlıklar Tanrı'nın mekan ötesindeki sırrına ancak Efendimizin
Tanrı'yı bilen, bulan, anlayan, idrak penceresinden bakabilir. Aksi halde ya
kendini kendi mekanında bağımsız bir varlık sanır, ya kendi özündeki Tanrı'nın
mekansız varlığına dayanamaz yok olur.
Halbuki Tanrı, varlıkların mekanlarının iç yüzünde bu gerçeği bilmeleri, sonra
niyaz etmeleri için evrenleri, özellikle insanı yarattı.
Varlıklar arasında bu ince hilkat sırrını idrak eden tek varlık Hz. Muhammed
(S.A.V.) efendimizdir. Allah onun sırrından; insandan insana bir intikal
(iletişim) sağladı. Bu iletişimin mekanı kalpdir, gönüldür. Ve sonra da bu sırrı
taşıyan, gönülden efendimize iletişim sırrını koruyan insanı, evrenin seçkin
varlığı ilan etmiştir. Adem'e secde edilmesi emri bu hikmetle doğmuştur.
Bu gerçekler Fatiha'nın iç yorumudur ve mana ilimlerinin temelidir.
Allah bir emrinde:
LEVLÂKE LEVLÂK, LEMMÂ HALAKTÜ'L-EFLÂK (Kudsi Hadis)
«Sen olmasaydın, sen olmasaydın alemleri yaratmazdım» buyurmuştur. Bunun sırrı
açıktır. Eğer, efendimiz elest andında; «evet şüphesiz rabbimizsin» demeseydi,
alemlere yeniden can verilmeyecekti.
Bu gerçekler yaratılışın ve var oluşumuzun temel yasalarıdır. Bu yaklaşım
sağlanmadıkça sonsuzluğa varılmaz.
Dr. Halûk NURBAKİ
|